İyi niyetle yazdığım ‘’İstanbullu ve Deniz’’ yazımın ‘’eski İstanbullu–yeni İstanbullu–taşralı’’ üçlemesine konu olacağını, konunun bazı yorumlarla dipsiz, mesnetsiz, gereksiz ve yararsız bir mecraya döküleceğini bilemezdim. Aslında yorum atan, atmayan tüm okurlarım, benim için saygıdeğerdir. Bazı yorumlarından faydalandığım ‘’corrector’’a da saygı duyarım. Ne var ki onun ikidir dile getirdiği, nereden geldiğini bilemediğim ‘’Eski İstanbullu’’ düşmanlığını, eski İstanbulluları, sanki ‘’Batının çirkin yüzü sömürgeci emperyalistler’’ gibi, Anadolu’yu sömüren ve aşağılayan olarak görmesini ciddiye almasam da diğer okurları aydınlatma bâbında bir iki lâf etmem gerektiği kanısına vardım. Meğerse biz eski İstanbulluların, kırsal kesimden gelen göçmenlere demir, çimento satarak onları gecekondu yapmaya teşvik etmek, Hazinenin en güzel arsa ve arazilerini onlara peşkeş çekmek, Karadenizli inşaatçıları taşeron tutarak çarpık kentleşmeye ön ayak olmak gibi marifetlerimiz de varmış. Kentleri de, denizleri de kirletenler bizlermişiz. Osmanlı’yı mahvetmemiz yetmiyormuş gibi, şimdi de başbakanı iktidara taşımışız; desenize suçumuz çok büyük. Biz neymişiz be abi…
Madem ki konu bu mecraya döküldü, şimdi soruyorum: Acaba İstanbul ile taşranın, İstanbullu ile taşralının farkı var mıdır? El cevab: Elbette ki vardır. Her şeyden evvel İstanbul, Dünya çapında bir ‘’marka şehir’’dir. İstanbul, sadece Anadolu’nun değil, komşularımızın da, Haleplinin de, Kahirelinin de, Tahranlının da, Atinalının da, Filibelinin de, Saraybosnalının da, Üsküplünün de, hatta ve hatta Belgradlının da ve de başka coğrafyaların da ‘’hayal şehri’’dir. Bu itibarını nasıl kazanmıştır? Acaba sadece eşsiz coğrafi konumu ile mi? Hayır. Roma, Bizans kültürü ve sanatı üzerine bina edilmiş Osmanlı kültür ve sanatı ve de çelebi halkı ile.
Büyük devletlere siyasi başkentlik yapmış kentler, diğer kentlere nazaran her açıdan farklılık gösterirler. Bu farklılık, bilim, sanat, edebiyat, mimarlık, fen bilimleri ile beraber, kent halklarının edep-terbiye, gelenek-göreneklerinin sentezinden oluşmuş bir farklılıktır. Burada bahsettiğim, sadece İstanbul değildir. Konya, Anadolu Selçuklu devletinin başkentidir ve Mevlâna’dan gelen farklı bir kültüre maliktir. Diğer belli başlı Anadolu kentlerinde de kendi çaplarında farklı kültürler vardır. Bu kentler de farklılıklarını bazı Anadolu beyliklerinin merkezi olmalarına borçludur. Ankara, Türkiye Cumhuriyetinin 89 yıllık başkentidir. Bu çok kısa sayılabilecek başkentlik geçmişine rağmen, farklı bir ‘’Ankaralılık kültürü’’ oluşmaya başlamıştır. Ne var ki bu kültürler 8 bin yıllık birikimi olan İstanbul’la mukayese dahi edilemezler.
Türk dili, akıcılığını, ahengini İstanbul’da kazanmıştır. Devlet de bunu takdir etmiş, İstanbul şivesini esas Türkçe kabul etmiştir. Anadili Türkçe olan Anadolu halkının konuşma dilinde bazı harf ve vurgularda az da olsa farklılık gösteren şiveleri, son yıllarda modern yaşamın vazgeçilmezleri arasına giren TV yayınlarıyla düzelme yoluna girdi. Artık birçok Anadolu kökenli arkadaşımızın konuşmalarını, neredeyse İstanbulluların konuşmalarından ayırt edemez olduk. Eski İstanbul’da karagöz, ortaoyunu, tulûat tiyatrolarında, anadilleri farklı Rum, Ermeni, Musevi, Lâz, Kürt, Arap, Acem kardeşlerimizin değişik şivelerinin taklitleri yapılırdı. Bugün, bu gibi kardeşlerimizden pek çoğunun, az çok da olsa İstanbul Türkçesi ile konuşabildiklerini görüyorum. Hem de bir zamanların milliyetçi geçinen gençlerinin zırvaladığı ‘’Vatandaş, Türkçe konuş’’ kampanyaları olmadığı halde.
İlk zamanlarda taşradan göç edenler, iki kuşak sonra İstanbul halkının kültürünü benimser, İstanbullu olurlardı. Kitle göçlerinin başlamasıyla kendi içine kapalı ikamet bölgeleri oluştu, mahalleler ayrıldı; sonuçta kırsal kültür kentte de devam eder oldu. İstanbullular, biraz hoyratçasına da olsa, onların etik dışı, abes hareketlerine ‘’kaba-saba’’, konuşmalarına ‘’dangıl-dungul’’, kendilerine ‘’dışarlıklı’’ sıfatlarını yakıştırdılar. Biraz zeki ve açıkgöz olanlarına ‘’çarıklı erkânıharp’’ dediler. Bir hanım başbakanımız, sinirlendiği Anadolulu milletvekillerine, kahvaltılarını çorba ile yaptıklarını telmih ederek ‘’ağzı çorba kokulu adamlar’’ diyebildi. Şu anda anımsayamadığım bir TV spikeri, röportaj yaptığı yeni kentli olmuş bir politikacı için, sanki Fransız parfümü fısfıslamak şartmış gibi, ‘’Limon kolonyası kokan adam’’ sıfatını kullandı ve işinden oldu. Tabii ki bunlar doğru ve hoş şeyler değil. Hiçbir insanı aşağılamaya hakkımız yoktur ve olmamalıdır. İstanbullunun Anadoluluyu, Anadolulunun İstanbulluyu suçlaması affedilir hatalar değildir. Kanımca bütün konu, her iki taraf için de geçerli olan eğitimsizlik ve kültür noksanından kaynaklanıyor. Modern Türkiye’deki ahlâk anlayışı hâlâ kadının bacakları arasından dışarıya çıkamıyorsa, ‘’töre cinayetleri’’ diye adlandırılan vahşet, belirli bölgeleri kapsasa da, toplumumuzda devam edebiliyorsa, bugünün uygar dünyası içinde kat etmemiz gereken daha çok çok uzun yollar var demektir.
Kâmil insan olabilmek için okul eğitimi yeterli değildir. Bunu her iki taraf için de, kentli için de kırsal kesim insanı için de söylüyorum. Halkımız ‘’Kur’an-ı Kerim’’ dışındaki kitaplara fazla itibar etmez. Anadolu’da çocuklar arasında kötü bir âdet vardı. İnşallah devam etmiyordur. Okullar tatil olunca, sınıfını geçtiği kitapları ortaya yığar, yakarlardı. Okul onlara her kitabın bir değer olduğunu öğretememişti.
Şimdi gençlere sesleniyorum: Evet, Kur’an’ı ve diğer kutsal kitapları da kendi dilinizde okuyun; okuyun ki anlayabilesiniz. İsterseniz inancınızı, isterseniz kanaatinizi pekiştirir, Müslüman olmayanlara ‘’gâvur’’ demekten vaz geçersiniz. Diğer bütün kitapları da sevin, internet bilgileriyle yetinmeyin. Yerli veya yabancı, bütün klâsik kitapları, romanları okuyun; dünyanın kaç bucak olduğunu ve insandaki değişken karakterleri tanıyın. Bunlarla da yetinmeyin; Sait Faik okuyun, Orhan Kemal okuyun, Yaşar Kemal okuyun, genç yazarlarımızı okuyun. Göreceksiniz ki renk, cins, ırk, dil, din farkı gözetmeden ve de her yerden ve her kesimden bütün insanları farkına bile varmadan sevmişsiniz.
yerguvenc@gmail.com
Sayın ''corrector''. Bu yorumunuzla ikimizin de değişik yollardan gitsek de aynı doğrulara ulaşabileceğimizi fark ettim. Bir yanlış anlamayı düzeltmek isterim. Birinci mevkide seyahat eden Juarez'e işçinin bir tarizi vardır. ''Bizden olduğunu söylüyorsun ama birinci mevki vagonda seyahatten vaz geçemiyorsun''. Yanıtı şöyle olmuş: ''Hayır yanılıyorsunuz; benim mücadelem sizleri de bu mevkide seyahat ettirmeyi amaçlıyor''. Bir zamanlar Çetin Altan'a: ''Sen ne biçim solcusun; akşamları viskini içip keyfini sürüyor, sonra da fakirlik edebiyatı yapıyorsun'' demişlerdi. Benim dileğim de tüm Türkiye'nin kültür düzeyinin yükselmesi gerektiğini düşünmekten ibaret. Çünkü benim için önemli olan kişinin İstanbullu veya taşralı olması değil, Türkiye'nin uygarlık düzeyinin üstüne çıkabilmesidir. Atatürk'ümüzün dediği gibi...
herkese selamlar! (selam = baris)
efendim, dogru bildigimi soylerim. yanlis olarak gordugumu duzeltmeye calisirim. yapici olmaya calisirim ama aksederek (reflektif) kirici da olabilirim. irkci degilim. bir "deist" olarak Turkiye aleviligindeki "insan" temasina ve Sufizmdeki "humanizm"e yakin olmaya calisiyorum. "hemsehriciligi" ortak paydada birlesmek adina, insanlari bir araya toplamak icin, iyi seylere bir bahane olarak vs. bir arac olarak gorurken; kayirma, diger insanlardan daha imtiyazli yapma halleri gibi netayice etik olmayan tutuma taban tabana zittim. musavat deyip duruken, ille de daha gucsuz olandan yana olmadan duramiyorum. vs vs.
simdi efendim, Sayin Erguvenc o kadar cok "Istanbul-lu-lar" yazdi ki, goren: onun "niche" "istanbullu" okuyucu segmenti oldugunu dusunebilir. boyle bir okuyucu kitlesi var muhakkak. ve benim gibi tasrali olanlarda var. kendini bilen bir tasrali icin, Istanbul kendisidir. gitmemis de olsa bilir. fakat yazilanlar asagida anlayacaginiz nedenlerden cok "absurd ovunme" olursa ayni tellerden calarak bazi anti-tezler bulunabiliyor. cunku ovgu kamci olamiyor, bazen yergi de lazim. "iyi" olabilmek icin "kotu"nun de bilinmesi gerektigi gibi. zaten, kotuyu bilmeden iyi olana "saf" denmez mi?
ama herhalukarda, madem yorum yaziyoruz (kolumistler ve benim gibi yorumcular), birbirimizin yorumlarina saygili olmamiz gerekir, degil mi? nitekim, sentezler, tezler ve anti-tezlerden cikmaz mi?
eger oyle ise: has istanbullularin habire kendilerini yersiz, gereksiz,
zillulah-i fil alemvari, oteki dedigini (kendi oz halkini) marjinallestirme cabasi olarak zahir olsa da aslen ve bilincaltindan kendini otekilestiren, nostalji ile akli muvasenesi malul, cemmigafir ve matuf olarak bela kabilinden tevfik edilmis, vs naif fakat eski istanbul
normlarina (normallerine) gore mubah olan (cunku bu yolla has istanbullu olun-durul-uyordu) sitayislerini, su zamanda herze yemek ve abesle istigal olarak gormeyi has
istanbullular onlara sirk kosmak olarak mi gormeliler? elbette insanlar ezberlerini bozanlara reaksiyon verirler ama... bu ne tepki, bu ne celal?
has istanbullularin kendilerini ovmelerine anti-tezler gelistirdim diye recm edilmeyecegim emin olarak yaziyorum:
Osmanlinin bassehri ve ulkenin en onemli sehri Istanbul degil miydi? bir cok ulkenin ancak 20.ci yuzyilda gordugu kozmopolitan yasamini asirlardir icinde barindirarak insanlarina ayri dusunce ufuklari acan sehir istanbul degil midir? ayrica istanbullular okumus ve cahil olmayan insanlardi degil mi? ee, peki Osmanlida yonetim de ve burokraside kac tane tasrali vardi? bunlarin sayisi Istanbullularin yuzde biri eder miydi? diger yandan, Turkiye Cumhuriyeti'nin (T.C.) 1.ci ve 2.ci mesrutiyetin devami oldugu soylenirse cok yanlis mi edilir? bobal boynunuza: taa o zamandan bu yana, has istanbullular bu devletin yonetiminde partilerin yonetiminde, gazetelerin yonetiminde, derneklerin yonetiminde vs bulunmadilar mi? Kurtulus savasi ile savaslardan da kurtulan tasrali halkda, ne 'insan denecek hal' kalmisti ne de 'kendini idame ettirmekten oteye gecemeyen derman'. bosuna mi yazilmistir "on yilda 15 milyon genc" diyen 10.ci yil marsi? bir imparatorluk dusunun ki kendi bekasini ve en onemli unsurunu: yani insanini katletmisti. Ataturk ender dehasi ile kullerinden dirilen anka kusu misali toparlanan ulusumuzda, ozellikle 1938'den itibaren kac tane has Istanbullu milletvekili, kac tane basbakan, kac tane general, kac tane imam/tarikat adami vs olmustur? bu zamanlarda ve bu sayilan makamlarda istanbullularin sayilari daha fazla cikarsa ve bu fazlalik yuzdelik olarak cok yuksek ise, istanbullarin gidisattan sorumluklari yuksek demektir, degil mi? bu meyanda yurt disina da cikmis, orada egitim almis, yabanci diller bilen istanbullu sayisi da oran olarak az mi kalmistir yoksa neredeyse %100'e yakin midir? ee peki niye orada gorduklerini "secerek/selektif" uygulamislardir?
yukardaki gibi tumce olarak dogru cumleler yapilsa da, bu ozde: "istanbullu semsiyesi" altina giren herkesi tohmet altina almak olur. ayni sekilde bu semsiyeyi ve altindaki kisileri ayyuka cikarmak da "genelleme" oldugu icin yanlistir. ki sanirim, buyuk bir ihtimal: bir kent olmasindan dolayi istanbullular daha sofistike idiler. celebi idiler ama saf degillerdi. ciltler dolusu kadiya intikal etmis davalarin turkceleri yapiliyormus simdilerde. iste bence gercek istanbul'un "gorulmesi de gereken" "bir baska yuzu" oradadir.
aynen duraklama, gerileme ve cokus zamanlarini da cok iyi ogrenmemiz gereken Osmanli gibi...aci ama gercek...kendi burjuva tarzini dahi yaratamamis bir istanbul!...birisi istanbul aristokrasisi mi dedi?
efendim, bircogunun aralarinda akrabalik baglarinin olmadigi fakat simdiki teknolojinin yarattigi kozalarin da olmadigi; insanlarin aclik cekmedigi; bir cok eglenceye vakti ve tanik oldugu; komsulugu ve sosyallesmesi cok gelismis vs olan eski istanbul, cok yasanasi bir yerdir, amennah... ama netice itibari ile sadece yanyana gelmis insanlarin olusturdugu bir sehirdir. aynen kucuklu buyuklu diger sehirler gibi. hatta bir cok asiret, topluluk, munferit kisiler istanbul'a daha Osmanli zamaninda getirilmistir. bu yuzden "istanbul'lu" veya hemsehricilik konseptleri bana cok yavan gelir. tesbihte hata olmaz: ne "enver pasa has istanbullu degil miydi" deyip "vurun istanbulluya" olur, ne de "neyzen tevfik tasrali degil miydi" deyip tasralilar yerilmelidir. onemli olan sayin Doktorun dedigi gibi "butunlugumuz"dur.aslinda ne guzel olurdu bu polemige bir sosyolog da katilsaydi...
Yâ Rab belâ-yı ‘aşk ile kıl âşinâ meni
Bir dem belâ-yı ‘aşkdan etme cüdâ meni
Az eyleme ‘inâyetüni ehl-i derdden
Ya‘ni ki çoh belâlara kıl mübtelâ meni
Fuzuli
abdurahman celebi tasraya seyahat edecekken yanlis koltuga oturmus. onu ancak "bu koltuk tasraya gitmez" dedikleri zaman kendi koltuguna oturtabilmisler. onun hesap sayin Erguvenc, siz "first class" seyahat edin, bakalim bu tren sizi farkli nereye goturecek?
Sayın Yılmaz Ergüvenç; Öz Türkçemiz olarak nitelendirdiğimiz "İstanbul Türkçesi ve şivesi" ile bir İstanbullu olarak nitelendirdiğimiz "gerçek İstanbullu", ne yazık ki, Doğudan-Batıya göçlerle yozlaştırılmaya çalışıldığı gibi, tüm Anadolu'da da bu acı gerçek kendini göstermiştir ve göstermeye devam etmektedir. Bu -menfi - gelişen durumlara engel olmak amacıyla Türk vatandaşlarının eğitimi için hazırlanan ders kitapları - belirttiğiniz gibi - eğitimin bitiminde imha edilmektedir. Halbuki bu yapıtlar, sadece eğitimleri sırasında değil, ömürleri boyunca Türk vatandaşlarının faydalanacağı kaynaklar olacaktır. Kent Haber Sitesi'nin haberlerine ve sizler gibi muhterem köşe yazarlarının yayımlarına değişik rumuzlar adı altında belirttiğim yorumlarımda daima "Batılı ve Doğulu yoktur, Türk vatandaşı vardır" özdeyişini vurgulamışımdır. Tekrar ediyorum; "etnik ayrımcılık yoktur, Anadolu'da birlik ve beraberlik içinde kardeşçe yaşayan ve hangi etnik gruptan olursa olsun Türk vatandaşlığı kavramı vardır" Corrector/düzenleyici rumuzuyla yorumlarına ve kendisine saygı duyduğum kişinin, rumuzumdan adımı da çıkartmasını takdirle karşıladım; kendilerine, iyi niyetlerimi tekrardan belirterek Anadolu'nun bütünlüğünün bozulmayacağını ve birçok malum siyasilerin yarattığı bir "geçiş döneminde" olduğumuzu kabullenerek bugünkü karmaşaların yakın bir zamanda yok olacağını kesin ümitlerimle ifade ederim. Sayın Ergüvenç; Sizlerle birlikte, tüm saygın köşe yazarlarımızın, yalnızca İstanbul'u değil, tüm Türkiye'nin düzelmesi yönündeki uğraşlarınızı saygılarımla karşılar, en içten hürmetlerimi sunarım.
Evet Yılmazcığım, Has İstanbullu duragandır, dinamik değildir ama hiç bir şey yapamamışsa dediğin gibi Dil, kültür birliğini oluşturmuştur. Onun misyonu budur; na varki tüm Türkiyanin denizlerinin içine etmek onun marifeti değildir.
abe yav epten aykiri oluyo bu isler biri wiski iciyor biri trende nerde lüks yerde yolculuk yapiyor biri koltukta yolculuk yapiyor olmadi koltuk degistiriyor. yer degistiriyor neticede ikiside insan öyle veya böyle orda veya surda yasiyor ömür tüketiyor. a.. tasrada a.. sehirde bir günömür denen sey son buluyor her sey son bulur bu iste bir son bulmasi gerek Bende Istanbulu biraktim berline kafayi taktim konusmalar nerde o eski berlinli konusmalari simdi iki kelime almanca bir kelime türkce cümleler biraz öte git ezan sesi her köse dönercilerle bakarsin köseden alman döner gelir yav der ben domuz eti yemek istiyorum acaba nerde var der ve bulamaz. bir öteden bir baska alman bir kac kisinin muhabetine katilmak ister katilamaz cünkü alamanca konusan cok az yav alamanca konusunda bende anliyayim der simdi vs. böyle gider herkez yasamaya devam eder neden önemli olan yasamak tir yasama hakkidir bunu konu ederse sonu hayir getirmez ve zaten engellenir kanisindayim noktayi bu ise koyarlar kanisindayim sayin yazarimiz wiski ve tren örnegi yorumu ile sayin yorumcumuz koltuk örnegi noktayi koymus görünmektedir tüm yorumculara ve kent camiasina saygilar sevgiler