Evet, üvey evlâttır. Ne var ki bu, sadece bize mahsus bir davranış değildir. Yâd ellerde kalmış eski Osmanlı topraklarındaki Türk-İslâm eserleri de o ülkelerin üvey evlâdıdır ve de cami, mescit, medrese, darüşşifa, türbe, çeşme, tekke, arasta gibi Osmanlı yapıları bakımsız bırakılmış ve yıkıma terk edilmiştir. Ekseriya, yol açmak, park yapmak bahanesiyle yıktırılmıştır. Çok göz önünde ve yeni kullanıma uygun eserler, ancak müze, sergievi falan olabilmiştir.
Bir kentin el değiştirmesi, o kentin kimliğinin de değişerek yeni yönetimle beraber, halkların zevk ve ihtiyaçlarına uygun hâle gelmesi anlamına gelir. Kente kimlik kazandıran eski dönem yapılarının bakımsızlıktan çökmesi veya yıktırılmasını, yerlerini kentin yeni örf, âdet ve yaşamını yansıtan eserlerin almasını bir bakıma doğal karşılamak gerekir. Ancak bu doğallık, ‘’Dünya kültür mirası’’ olan eserlerin ortadan kaldırılması anlamına gelmemelidir.
Nitekim İstanbul’un belli başlı Bizans kiliseleri, zamanımıza kadar gelebilmişlerdir. Bu nasıl olmuştur? Fetihten sonra camiye çevrilen kiliseler de, Hıristiyan cemaatin ibadeti için kendilerine bırakılan kiliseler de kullanılmaları dolayısıyla bakım görmüş ve zamanımıza kadar gelebilmiş eserlerdendir. Keza Yerebatan Sarayı, Binbirdirek gibi tesisler de kullanımda kaldıkları için var olabilmişlerdir. Ayasofya ve Kariye (Khora) müzeleri, kente kültür değerleri açısından önemli zenginlik kazandırmaktadır. Bizans eserleri yanında, Osmanlı’nın ve Cumhuriyetin oluşturduğu eserlerle, mecâzî anlamda günümüz İstanbul metropolünün, yüzde 90 oranında ‘’İslâmbol’’, yüzde 10 oranında ‘’Konstantinopolis’’den oluştuğu kanısındayım. Bu oranlara karşın İstanbul’un, Bizans, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti kimliklerinin beraberce yoğurulduğu bir Dünya kenti olduğunu unutmamak gerekir.
Kentimizde ‘’üvey evlât’’ muamelesi gören Bizans eserleri sadece İstanbul Surları’ndan ibaret değildir. Fetih yıllarında bile harap durumda bulunan Bizans’ın imparator sarayları, zamanla biriken toprağın altında kalmış ve üzerlerine binalar inşa edilmiştir. Tarihî Yarımadada, özellikle Sultanahmet bölgesinde Bizans sarayları üzerinde, bugün de birçok otel ve konut yapıları yer almaktadır. Koruma anlayışımızın geliştiği günümüzde dahi, Four Seasons Oteli, Bizans saray kalıntıları üzerine yeni bir blok inşa edebilmiştir. Keza Osmanlı, Sultanahmet’teki Hipodromu, Atmeydanı adıyla kullanmasına rağmen, zeminin üzerinde zamanla üç metreye yakın toprak birikmiş, günümüzde bu toprakları hafrederek orijinal zemine ineceğimize, Hipodromu hiç dikkate almamış, dolma toprağın üzerini park olarak düzenlemiş, ağaçlar dikmiş, havuz bile yapmışızdır. (Hipodromun orijinal zeminini Dikilitaş ve Burma Sütunun çevresine açılan zeminde görebiliyoruz).
Özetle Osmanlı olsun, Cumhuriyet olsun, devraldığı Bizans kültür mirasından işine geleni, kullanabildiğini yaşatmış, işine yaramayanları yüzüstü bırakmıştır.
İlk ve Ortaçağ dönemlerinde şehir surlarının büyük önemi vardı. Ne var ki ‘’top icad oldu ve mertlik bozuldu’’. İstanbul’un fethinden sonra surların işlevi, sadece giriş-çıkış kapılarında kontrolün yapıldığı bir kent sınırı olarak kalmıştı. Zamanla bu işlev de önemini kaybetti.
İstanbul Surları, 1600 yıllık geçmişi ile önemli bir kültür varlığıdır. Ve de İstanbul’u, 1985’te Dünya Kültür Mirası Listesi’ne sokan başlıca etkenlerden biridir. Günümüzde surlar, Sarayburnu’ndan, Topkapı Sarayı eteklerinden başlar, Marmara sahili boyunca Yedikule’ye ulaşır, oradan kara tarafına döner, Topkapı, Edirnekapı ve Ayvansaray’dan Haliç’e kadar iner. Bugün ayakta kalabilmiş olan surlar 22 kilometre uzunluğunda olup 9 kilometresi Marmara sahili boyunca uzanır. Surların deniz tarafında dolgu ile elde edilmiş sahil yolu, kara tarafında demiryolu bulunur.
Bizler, her halde fetihte çok fazla rol üstlenmediğinden olacak, deniz tarafındaki surları hiç önemsememişiz. Üstelik fetih günlerindeki deniz surlarını Osmanlı’ya karşı savunan Bizanslı komutanın Osmanlı hanedan mensubu Şehzade Orhan olduğunu bile okul tarih kitaplarında gizlemişiz.
Son günlerde Amerikalı turist kadının öldürüldüğü cinayet olayı da gösterdi ki, sahil surları, yüzlerce lâmekân vatandaşa melce hâline gelmiş. Mağaralar, nişler, karanlık dehlizler ve de bir zamanlar Bizans imparatorlarına mesken olmuş Bukoleon Sarayı, harap türap, bakımsız, denetimsiz kalmış, çöp ve pislik içinde kaderlerine terk edilmiş. İlgisizliğin bu derecesine de pes vallahi.
Topkapı, Edirnekapı cihetindeki kara surlarına gelince iş değişiyor. Fetih, kara surlarına tırmanan ve topların açtığı gedikten kente giren askerlerle gerçekleştiği için bu yöndeki surlara önem vermişiz. Her ne kadar trafik zorunluluğu ile Topkapı, Edirnekapı yollarını genişletme ve Vatan Caddesini açma amacıyla kısmen yıktırılsalar da fethe tanıklık eden bu surlar, diğer yönlerdeki surlar kadar üvey evlât muamelesine tâbi tutulmamıştır.
Ne var ki insanın, keşke bu surlar da onarımsız kalsa idi diyesi geliyor. Niçin? Kara surlarında yapılan onarımlar, bilimsel esaslara göre yapılan restorasyonlar mıdır? HAYIR. Sadece fetih yıldönümlerindeki kutlama törenlerine fon teşkil etmesi için yapılmış tiyatro dekorlarından ibarettir. Bedrettin Dalan’ın Belediye Başkanlığı döneminde yapılan bu onarımlar, mimarî anlamda tam bir fiyaskodur. Ciddî onarımlarda yapılması gereken işlem, surların üzerinde biten incir ağaçlarını ve diğer bitkileri sökme, temizleme ve yapıyı statik açıdan güçlendirme işlemleri olmalıdır. Yapılan onarımlarda ise masif sur duvarlarının cepheleri küfeki taşı plâka ve çimento harcı ile kaplanmış, böylece yepyeni bir dekor yaratılmıştır. Bu işlem, restorasyon ilkeleri açısından yüz karasından başka bir şey değildir.
Sırası gelmişken bir noktaya daha parmak basmak istiyorum. Fetih günü olan her 29 Mayıs yıldönümünde bir tiyatro oyunu sahneye konmaktadır. Her yıl tekrarlanan bu oyunda, güçlü kuvvetli birisine Ulubatlı Hasan rolü verilir, mehter marşı eşliğinde surlara tırmandırılır ve fetih döneminde olmayan ay-yıldızlı bayrağımız burca diktirilir.
Ege kasabalarının kurtuluş günlerinde oynanan bir oyun vardı. Birkaç vatandaş, istemeseler de düşman askeri kılığına büründürülür, kahraman Türk askeri onları yere yatırır ve süngülerdi. Galiba bu çağ dışı kutlamalardan artık vazgeçildi. Fatih Sultan Mehmed’in başardığı muhteşem zafer de surlar üzerinde yapılan bu gibi popülist gösterilerle hafife alınıyor, ancak bir grup lümpen izleyicinin gururunu okşamaktan ileriye gidemiyor.
Galiba kenti zapt ettik diye törenler düzenleyen bizden başka bir dünya kenti de yok. Böylesine popülist törenler yapacağımıza, her yılın 29 Mayıs günü halka açık konferanslar tertiplense, TV kanallarında akademik ortamda tartışmalar düzenlense daha iyi olmaz mı? Bu gibi etkinlikler için sur dışında yapılmış bulunan Fetih Çadırı çok güzel bir ortam olacaktır.
yerguvenc@gmail.com
üvey evlat basligi ile konuyu anlatiminiz anlamayanlari bile anlar duruma sokmussunuz ve simdi böyle yarin yine böyle lakin üvey evlat degilde bir baskalik var icimizde bu baskalik iyilik degilde iyilik sizliklerle dolu ne olcek bizim halimiz derken burdan buyurun lütfen asagiyi okuyun lütfen
berlinde bir gün bergama müzesine gitmek nasip oldu icindekiler bizim öz evlatlarimiz onlara görede üvey evlatlari bu ön yargisi ile iceri girmek ve kimbilir ne kötü durumdadir bizim evlatlarimiz derken daga iceri girmedim daha disarda görkemli binasina sastim kaldim iceri girerken temizligine intizamina yardimci görevlilere sastim kaldim birde iceri girdim gördüklerime eserlerin korunusuna sergilenisine sastim kaldim yav bunlar yeni gibi dedim sahte olmasin dedim kendi kendime ön yargima utandim amanin insallah kimse anlamadi diye ic gecirdim yav bunlar üvey evlatlarina böyle ise kendi evlatlarina nasildir kocaman bir abooowww gecti icimden bunlari geri istiyeceklermis memleketimden haberler duyuyorum yav gidin isinize demek geldi icimden
ben annemin bir ogluyum bir gün yas geldi bas geldi ayrilmak kapiya geldi yedi düvel ötelere gitmek (kacmak geldi)gittim ulasmak zordu o zamanlar bulusmak zordu anacigima hep anlatirdim ben oralardan cok rahatim buralarda oralarda hey lannnn tut bunu yap bunu iken buralardada ben bey oldum ama ayni isi yapar oldum anacigimi bir türlü inandiramadim vah oglum yaban ellerde ne yaparsin acmi tok mu gezer sin oglum derdi de derdi gel zaman git zaman anacigimida o dügellere almak gezdirmek bir gün nasip oldu anam benim yasantimi rahatimi bir gördü bir rahat etti son zamaninda uzaktanda olsa ona bir rahatlik getirebildim gibime geldi ve fani dünyadan ayrildi gitti simdi sira ile ise sira bana geldi bizimis bizim tarihi müze islerine döndü oralarda kalsaydim acaba diyorum vah vahh misali buralar gelmisim berlin bergama misali kalalimsaglicakla ama bir yanlislar var bir yerlerimizde bu yanlislklari bulmak zor ama bu zoru bulmak basarmak ta en güzeli iste bu güzeli bulalim yalan dünyada bizde güzelliklerle oyalanalim