Hüso, Kurtalan – Haydarpaşa ekspresinin üçüncü mevki vagonunda birkaç kompartımanın kapısını açtı, kapadı. Nihayet birisinde yer bulabildi. Oturanlara ‘’Selâmünaleyküm’’ dedikten sonra torbasını ve tahta bavulunu üst rafa zar zor yerleştirdi. Üç kişinin arasına sıkıştı. Karşı kanepede dört kişi daha oturuyordu. Hepsiyle tek tek tanıştı. Oturduğu sıra tahtaydı ama evindeki saman dolu kerevet bundan daha mı rahattı sanki. Trenin sallantısı, raylardan gelen ritmik ses, ona ninni gibi geldi, bir ara içi geçiverdi. Zaten kaç gündür gözü uyku tutmuyordu.
Hey gidi dünya hey! Keje ile dünya evine girdiği gün gözünün önüne geldi. Keje ona 8 cuccuk vermişti. En büyük oglen Mahsun’dan sonra gelen kız Nuray, daha altısına varmadan kör kuyuya düşüp ölmüştü. Arkadan gelen 4 bebe de ishalden, bilinmeyen hastalıklardan gitti. Doktor yüzü görmediler; nasıl görsünler ki kar yolları kapamıştı, zaten doktor da 2 günlük yoldaydı. Tekne kazıntısı oglen Zülkif’le kız Zülfiye, Allah’ın inayetiyle yaşadılar.
Evini, çoluğunu çocuğunu bırakıp bu İstanbul sevdasına nasıl kapılmıştı? Evindeki ocak,yanmasına yanıyordu ama Hüso, içtikleri sabah çorbasını, yedikleri akşam bulgurunu zar zor denkleştirebiliyordu. Gelen sel, hayvanlarını telef ettikten sonra çoluk çocuk süt içmekten, yoğurt yemekten de mahrum kalmışlardı.
Epeydir görmediği Memo’ya rastladığı günü anımsadı. ‘’Memo, tujikuderiti?’’ dediğinde Memo ‘’Sus. Türkçe konuş, başımızı belâya mı sokacan, İstanbul’dan geliyurum’’ demiş, İstanbul’u methede ede bitirememişti. Bir Tahtakale vardı, kum gibi insan kaynıyordu. Burada hamallık işleri Kürd’ün elindeydi. ‘’Hanlara eşya taşımaya yetişemezsin, akşam oldu mu bekâr odalarında çaylar demlenir, bir muhabbettir başlar ki deme gitsin’’. ‘’Ula Memo, ben ne de olsa bi ağa cuccuğusayılurum, bana göre başka iş yoh mudur?’’, ‘’Olmaz olur mu, hanlarda odabaşılar vardır. Onlardan birinin yanında sana iş buluruk; odayı, sofayı, neyi süpürür, temizlersin’’. Memo, Hüso’nun aklına girdi, Hüso ne yaptı etti, parayı denkleştirdi, sonunda kendini bu trende buldu. İki gün iki gece trende geçti; bulguru dürüm yaptı, yedi, arkadaşlar ‘’Buyur ağam’’ dediler, kuru köfte ikram ettiler. O ise ara istasyonlardan testilerine su dolduruyor, onlara sudan başka bir şey ikram edemiyordu.
Bu öykü, İstanbul’a göç olgusunun başladığı 1950’ler Türkiye’sinden bir kesit sunuyor. Şimdi yine trene dönelim.
Tren, Haydarpaşa’ya varmak üzereydi. Akşamdan içkiyi fazla kaçırmış yataklı vagon yolcuları, daha sabah mahmurluğunu üzerlerinden atamamışlar, vagon restoranda kahvaltılarına devam ediyorlardı. ‘’Ah monşer, ne olacak bu memleketin hâli? Bilmem üçüncü mevki vagon pencerelerinden sarkan köylüleri gördünüz mü, oluk oluk, akın akın İstanbul’a akıyorlar. Birkaç yıla kalmaz, İstanbul’un da çivisi çıkar’’, ‘’Ne demişti şair? Sen ne güzel bulursun, görsen Anadolu’yu / Dertlerden kurtulursun, gezsen Anadolu’yu / Billur ırmakları var, buzdan kaynakları var / Ne çok… arkasını unuttum, getiremiyicim. Bunlar kese yaka Anadolu’da orman bırakmadılar. Bilmez misin, Timur Bayezid’le savaşırken fillerini Ankara ormanlarında saklarmış. Şimdi çorak Ankara’da bir an evvel işimizi bağlayıp kendimizi İstanbul’a dar atıyoruz’’, ‘’Hiç merak etme İstanbul’u da yakında kendilerine benzetirler’’, ‘’Off sıkıldım artık, başka konu yok mu?’’.
Hüso sarsıntıyla birden uyandı. Tren Bostancı’dan kalkmış ağır ağır Haydarpaşa Garına doğru yol alıyordu. ‘’Şu sıra sıra dizilmiş ahşap köşklerin yanında ağanın köşkünün lâfı mı olur? Ağanın köşkünde alt tarafı ahır, üst tarafı hayat etrafında birkaç odadan başka ne var? Bir de şunlara bak, koca koca çamların arasında, saçakları, balkon korkuluklarını bile oya gibi işlemişler. Beyaz beyaz da boyamışlar’’.
Tren Gara girdi, peronda durdu. Üçüncü mevki yolcuları heybelerini, torbalarını tahta bavullarını sırtladılar; gara doğru seğirttiler. Garın gişe holüne girdiklerinde yüksek tavana, renkli camlarla süslenmiş vitraylara hayretle baktılar. Kendi kendilerine söylendiler. ‘’Ula, bura böyle olursa padişahın sarayı nasıl ola ki’’. Mermer merdivenlerden indiler, denizi ilk defa burada gördüler. Çinili iskeleden vapura bindiler. Sabahın ışıkları içinde Kızkulesi, kubbeler, minareler pırıl pırıl parlıyor, herkese ‘’Merhaba’’ diyordu. Vapur Galata köprüsüne yanaştı. Köprü üstünde salkım saçak dolu, kırmızı ve yeşil renkli tramvaylar gidip geliyordu. Bunları sürenlere şüfer değil, vatman denirdi. İstanbul kopillerinin ‘’Dan dani dan dan, geliyor vatman’’ diye tramvaya asıldıklarını, bundan keyif aldıklarını da bilemezlerdi. ‘’Fortçuluk’’ deyimi de henüz bilinmiyordu.
Hüso, temizliğini yaptığı yazıhanenin patronu Cemal Beye kendini sevdirdi. Cemal Bey, Erzurumlu, babayiğit bir dadaştı. Hüso, onun her derdiyle hemdert olur, her işine canla başla koşardı. Aradan yıllar geçti. Hüseyin Efendi, yaşlanmış patronun iş hayatında da eli ayağı olmuştu. Kimsesi kalmamış patron, kendi kendini emekli ettiğinde yazıhanesini ve işlerini Hüseyin Efendi’ye devretti. Hüseyin, Fatih - Sarıgüzel’de küçük bir ev tuttu. Bir oda bir sofa. Avradı büyük oğulla memlekette kaldı, küçük oğul ve kızını yanına aldı, ahdetti, onları okutacaktı.
Hüseyin Bey, bugün önemli bir sanayici. Tuzla’daki fabrikasında Doğudan getirttiği ham derileri işliyor. Saint Joseph’ten mezun, Koç Üniversitesine devam eden oğlu Zülkif, aynı zamanda şirketin ihracat işlerini organize ediyor. Abdülezel Paşa torunu ve 7 göbek İstanbullu ailenin kızı Aylin’le nişanlı.
Kızı Zülfiye, daha Üsküdar Amerikan Koleji son sınıftayken,Trabzon’un eski adı Mesoros, yeni adı Subaşı olan köyünden İstanbul’a göçmüş, gökdelen müteahhidi Dursun Taşkafa’nın oğlu Yüksek Mimar Kerem’le evlendi. Doğumu sırasında babasının istediği, nüfus memurunun yasakladığı Rojda ismini arkadaşları arasında kullanmayı çok seviyor.
Yıllarca Hüso’nunkahrını çekmiş, saçını süpürge etmiş karısı Keje, bir türlü memleketten ayrılmak, İstanbul’a gelmek istemedi. Zaten Türkçeyi de bir türlü sökememişti. Her halde, kocasının beraber yaşadığı, Balkan kıyım ve tehcirinden salimen kurtulup kapağı İstanbul’a atabilen, Makedonya’nın Ohri kentinden Sümbülteberzade Amberî Bey ahfadı Kutbettin Beyin kızı Müjgân Hanımdan haberi olmalı.
İlkokuldan sonra okumayıp memlekette anasının yanında kalan büyük oğul Mahsun, 12 Eylül rejimi döneminde Diyarbakır Cezaevine düştü. Kendisinden yıllarca haber alınamadı. Cezaevinde işkence gördü, ölümden döndü. Kurtulduğunda Güneydoğu illerini dolaşıp saat plâsiyerliğine başladı.Tanıştığı Rızgari ailesinin kızı Ruziye ile evlendi, kayınpederle beraber Diyarbakır’da saat mağazası açtı. Daye’si Keje’yide yanından ayırmıyor. Hüseyin Bey, karısının Diyarbakır’da kalmasından memnun görünüyor. ‘’Zaten gayrı yaşlandıydı, otursun memlekette, oğlana can yoldaşı olsun, ordadabir ayağımız bulunsun’’ diyor.
Hüseyin Bey, iç ve dış gezilerinde artık İstanbul’un yeni kapısı Yeşilköy Atatürk Havalimanını kullanıyor. Ne var ki İstanbul’a ilk ayak bastığı, İstanbul’un eski kapısı Haydarpaşa Garı aklından hiç çıkmıyor. Rüyalarında kâh peronlar arasında, kâh gişeholünde dolaşıyor, sırtında dengini elinde tahta bavulunu taşıyor, arkasına dönüp bakıyor ve Garın iki yanındaki kuleleri görüyor, sonra vapura biniyor, yine gözünü alamıyor, tekrar tekrar Gara bakıyor, bakıyor, bakıyor…
İşte size Haydarpaşa Garı temalı, hayâli bir Türkiye mozayiği öyküsü.
Öyküyü biraz fazlaca uzattık, Haydarpaşa Garı yazısı haftaya kaldı.
yerguvenc@gmail.com
Yazı konusu esas itibariyle Haydarpaşa Garı nostaljisi ama, Yaşar Ertaş Dostumuzun çektiği sahaya gelisek; Güney anadolunun iklim, coğrafî konum, insanın yaşama göz açtığında anasının babasının konuştuğu dil açısından tarihin uzun dönemi boyunca tecrid edilmişliği, karşılaştığımız sert dirençten de anlaşılıyor ki pek kaynaşmaya elvermiyor. Yazarın değindiği üzere, en azından ana dillerini konuşmaya başlarken korku ve heyecan yaşıyorlar. Kaynaşma söylemleri biraz edebiyata kaçıyor. Üstelik kaynaştırmanın yollarının da işkencelerden, fail-i meçhullerden geçemediği, bu zorlamaların da hiç işe yaramadığı açıkken kimlik tanımada biraz hoşgörü kaçınılmaz oluyor.
Bu öykü ne kadar haydarpasa öyküsü icersede ben dede kürdü türkü rumelisi öyle güzel ic ice karismis kaynasmiski bu kaynasmayi kaynak makinasinla kaynatsan kaynak yapsan böyle kaynak tutumaz teknikte bile kaynagi bozar ayirirsin ama bu ayrilan parcalar pek ise yaramaz bu insanlarimizin kaynasmasini kaynamasini ne teknik ayirabilir ne bu kafa yapilari ayirabilir senelerce bu sürmüs ve senelerce sürmemesi icin bir güzellik olsada su kisa ömürde yasam hakkini bari kullansa hic olmassa bosu bosuna yasama hakki yok olmasa ölümler bari olmasa haydar pasa garina hizli modern trenle gelsek ordan kürt habibin kizinin kocasi laz hizira kürt habib misafirlige gitse trakyali hüsmen aganin kizi kürt ibramin oglu urfali bekirle evli urfaya misafirlige gitse giderkende hizli modern trene pinse tahta bavul yerin modern bavul olsa su testisi yerine restorantinda sise suyunu kahvesinle yudumlasa bu isler icin heb beraber ugras olsa fenami olur istanbulun eski kapisi haydarpasa gari bile bunlari görünce o bile gurur duyacak ayak uydurmak icin benide yenileyin onarin diyecek bakiniz demesse tek disim var onuda kirmassam bende ne olayim