27
Ocak
2026
Salı
ANASAYFA

Kentlerin Kimliği (III)


Roma İmparatorluğu’nda savaş ganimetleri ve fethedilen ülke gelirleri ile zenginleşen, refah ortamında politika ve sanat uğraşları ile yaşayan asillerle, sefalet içinde yaşayan halk arasında büyük bir uçurum vardı. Bu sosyal adaletsizlik, kentlerin oluşumuna da yansıyordu. Fetihlerden Roma’ya akan ganimetle beraber, işçi esirler de geliyordu. Aslında onlar da bir nevi ganimetti. Kentlerin kuruluş ve gelişim yapılarında ve her türlü hizmette bu esir - köleler çalıştırılıyor, özerk zümre kentlerin nimetlerinden yararlanıyordu.

Kent merkezinde anıtsal yapılar, çeperlerde ilkel mahalleler yer alıyordu. Planlanan kentlerde ilk icraat, kent surlarının inşası idi. Kent merkezlerindeki ‘Forum’lar, Yunan ‘Agora’sının işlevini görüyordu. Kentin kalbi bu kamusal alanlarda, forumlarda atardı. Forum çevresinde stoalar, tapınaklar, bazilika, kütüphane, senato ve diğer kamu yapıları yer alırdı. Kent dokusu, Yunan’da olduğu gibi ızgara sisteminde olur, kuzey-güney aksı (cardo), doğu-batı aksı (decumanus) ana caddeleri geometrik koordinat sistemine göre, merkezde dik açı ile kesişirdi. Decumanus güneyinde ve merkezde Forum, bunun da güneyinde tiyatro yer alırdı. Kuzey ve güneyin dış çeperlerinde hamamlar bulunurdu. Kentin geometrik planlamasından evvel oluşmuş forumlarda köşe açıları 90 derece olmayabilirdi. Ama planlı forumlar dikdörtgen şeklinde idi.

Forumların en önemlisi ‘Forum Romanus’tur. Bundan sonra yine Roma’da Jül Sezar, Augustus, Trajan, Nerva forumları inşa edilmiştir. İmparatorluğun başkenti Roma, 43,4 metre çaplı kubbesi ile tüm tanrılar tapınağı Pantheon, gladyatör dövüşleri, tiyatro, popüler eğlence ve spor gösterileri için inşa edilmiş Flavian (Colloseum), yıkanma eylemini zevk haline getiren, stat, yüzme havuzu, kütüphane işlevlerini birleştiren Caracalla Hamamı, Titus Zafer Takı gibi sayısız yapılar ve heykellerle donatılmıştır.

İmparatorluk sınırları içinde Pompei, Verona, Ravenna ve Cezayir’de, Tunus’ta, Suriye’de Baalbek, Küçük Asya’da Antakya, Belkıs-Aspendos, Efesus, Milas, Bergama gibi önemli kentler de geometrik planları, dini ve kamusal yapıları, heykel ve anıtları ile önemli kentler durumuna gelmişlerdir.

İkinci büyük Roma kenti Konstantinopolis, İstanbul’dur. Kente batı yönünden gelen Roma yolu (Via Egnatia), sur kapılarından Mese adı ile kente girer, Yedikule’deki Porto Auera (Altın Kapı), önemli törenler ve İmparator için açılırdı. Mese, Arkadius (Cerrahpaşa), Bous (Aksaray), Theodosius (Beyazıt) forumlarından geçer, kuzey kapılarından (Belgrad ve Edirne’den) gelen yollarla birleşir, Konstantinus (Çemberlitaş) forumundan sonra tören caddesinden (Divan Yolu) Hippodrom’a (At Meydanı - Sultanahmet) ve Aya Sofya’ya ulaşırdı. Hippodrom, Roma’daki Colloseum işlevini görürdü. Forumların çevresinde stoalar, orta noktalarında anıt-heykeller bulunurdu.

İstanbul, Doğu Roma İmparatorluğu (Bizans) olarak Roma’dan ayrıldıktan sonra, Yunan kültür ve sanatının etkisi altına girmiş, kent dokusu ve yapıtlarında, Roma’dan ayrı kendi Bizans üslûbunu yaratmıştır. Ancak Batı Roma ile kültür alışverişi tamamen kopmuş değildir. Katoliklik ve Ortodoksluğun ayrı ayrı mecralarda aktığı dönemlerde bile benzerlikler görülür. Örneğin Venedik San Marko Kilisesi ile İstanbul Kutsal Havariler Kilisesi plan kurgusu benzerdir. (İstanbul’daki kilise bu gün mevcut değildir.)

Ortaçağ Avrupa’sında savaş ve savunma koşulları, kent planlamasını etkilemiştir. Yüksek tepeler ve kayalıklar üzerine kurulan kentlerde, dik meyilli araziler, dik açılı ızgara sisteminin uygulanmasına olanak vermemiştir. Arabaların çıkabileceği meyilde yapılması zorunlu yollar, keskin dönüşlerle inşa edilmiş, yollar arasında kalan yapı adaları, amorf şekillerde oluşmuştur. Ana yol genişlikleri, iki arabanın rahatça geçebilmesine olanak verecek şekilde yapılmış, ara yol genişliklerinin, yoldan geçen şövalyenin elinde çapraz tuttuğu mızrağının binalara değmeyecek genişlikte olmasına dikkat edilmiştir. Yolların ortasında açık kanallar bulunurdu. Çünkü çöpler ve oturaklara yapılmış dışkılar sokağa, bu kanallara atılırdı.

Top ve ateşli silâhların ortaya çıkması ile savaş taktikleri değişmiş, sarp tepe kentleri, savunma özelliklerini kaybetmişlerdir. Ova ve düzlüklerde kurulu ve surlarla çevrili, savunma, kolay ulaşım ve su gereksinimini sağlayan nehir kenarlarındaki yerleşimler gelişme göstermişlerdir.

Orta Çağ kentlerinde, halkın yaşamı din merkezli olduğundan, en büyük, en yüksek, en görkemli yapı katedraller olur, bu yapılar kentin çan seslerinin duyulacağı merkez bölgesinde ve büyük bir meydanın başında yer alırdı. Bu meydanlar toplumsal ve dinsel yaşamın merkezleri idi. Meydanlarda kentlilerin katılımı ile bayramlar ve dini günler kutlandığı gibi, idam sehpaları ve yakılma eylemleri de burada, halkın önünde infaz edilirdi.

Geniş topraklara, köylere ve köylülere sahip ‘senyörler’, korunaklı olarak inşa ettikleri şatolarda yaşar ve hüküm sürerlerdi. Babadan oğla geçen soylulukları ile kral’ın yanında, marki, baron, kont, dük gibi unvanlara sahiptiler. Askerler içinde yararlılık gösteren kahramanlar da şövalye titrini kazanırlardı. Aristokratlar arasında birinci olarak kabul edilen krala saygılı, ama kendi bölge ve kentlerinde bağımsız senyörler, kentlerini büyük ve anıtsal yapılarla donatma, kentlerine özel kimlik kazandırma yarışı içinde idiler.

Burada bir noktaya parmak basalım: Bir kentin planlanması ve mimarlık şaheserleri ile bezenmesi ve kimlik kazanması, o kentin yönetim merkezi (başkent) olması ile doğru orantılıdır.

Orta Avrupa’da niçin bu kadar çok sayıda mamur, düzgün ve mimarlık yapıtları ile bezeli kentler vardır acaba? Orta çağdan beri feodal yapı ile başlayan kent krallıkları, prenslikleri, kontlukları, düklükleri, her biri kendi yönetimi altındaki bölgelerde ve köylerde tarımsal üretimi değerlendirmişler, yönetim merkezleri olan kentlerinde, görkemli katedraller, saraylar, kütüphaneler, tiyatrolar, okullar, üniversiteler inşa etmişler, kenti meydanlar, bulvarlar, havuzlar, heykellerle donatmışlardır. Kentler başkent hüviyetini kaybetseler bile, yerleşen kent kültürü ve kimliği ile gelişme devam etmiş, bu günün uygar ve modern kentleri yaratılmıştır.

Anadolu’muzda, Selçuk mimarlık eserleri ile bezeli, Sivas, Konya, Kayseri, Amasya, Erzurum, Mardin gibi 5 - 10 kentimiz varsa, bu kentler kültür miraslarını bağımsız Anadolu Selçuklu Beylikleri’ne borçludurlar. Ama bu kentler, başkent olma vasıflarını kaybedince oluşumlarının devamını getirememişler, Avrupa kentleri gibi kimliklerini geliştirememişlerdir.

Osmanlı dönemindeki ilk başkentler, Bursa ve Edirne imar görmüş, daha sonra bütün imar faaliyeti İstanbul’da toplanmıştır. Keza Cumhuriyet döneminde Ankara başkent olmasa idi, sönük ve herhangi bir Anadolu kenti olarak kalacaktı.

Hümanizm düşüncesi ve Rönesans hareketi, Avrupa’yı Ortaçağ karanlığından aydınlığa kavuşturdu. Dinsel doğmalara tartışmasız inanmak yerine, aklın öncülüğünde bilimsel çalışmalar yapılıyor, insan varlığının değeri ortaya çıkıyordu. Antik çağın fikir, felsefe ve sanat değerleri üzerine kurulan yeni değerler, kent planlamasına ve mimarlık sanatına da yansıdı.

Yeni deniz yolları ile ülkeler arası ticaretin gelişmesi ‘İpek Yolu’nu önemsiz kıldı, uzak doğunun baharatı, Amerika’nın değerli metalleri ve sömürgelerde kurulan plântasyon ürünleri gemilerle Avrupa’ya rahatça ulaşabildi. Zenginleşen tüccar ailelerle ‘burjuva’ sınıfı doğdu. Burjuvalar, artan paraları ile birlikte, aristokratlar gibi görgü ve kültür düzeylerini de yükselttiler. Kültür ve sanata değer veriyorlar, resim, heykel ve mimarlık sanatına talep yaratıyorlardı. (Talep olmayan yerde sanat gelişmez. Marifet iltifata tâbidir.) Kendileri için yaptırdıkları saraylar yanında kütüphaneler, opera ve tiyatro salonları, müzelerle kentlere kimlik kazandırdılar. Venedik ve Floransa, kent yaşamı, kültürü ve sanatında döneminin önde gelen kentleri oldular.

Aynı dönemde Osmanlı İstanbul’u da Mimar Sinan’ın mimarlık şaheserleri ile imar görüyor, camiler, medreseler, kervansaraylar, çarşılar, kütüphaneler, şifahaneler, hamam ve imaret gibi sosyal donatılarla bezeniyor, dönemin teknolojisi ile bol suya kavuşuyordu. Avrupa gibi Osmanlı da, kentlerde sadece büyük ve görkemli ‘Tanrı Evleri’ yapmıyor, kentlinin yaşam gereksinimlerine de önem veriyordu ki bu önemli bir olaydı. Bu şekilde gelişen kentler, karanlık Orta Çağ’ı kapatmış, aydınlık Yeni Çağ’ı başlatmış oluyordu.

Yine de, tarımsal üretime dayalı ekonomi ile köylü köyünde üretiyor, kentli kentinde ticaretini yapıyor, kent nüfusunda anormal artışlar yaşanmıyordu. Esasen o dönemin kentleri 50 bin nüfustan fazlasını aşamazlar, aşan kentler büyük sıkıntıya düşerdi. Çünkü dönemin teknolojisi ve ulaşım şartları ile kentlerde daha fazla nüfusa iş vermek, onları beslemek, ısıtmak, suyunu temin etmek, besin maddelerini depolamak, çöpünü ve dışkısını dışarıya atmak olanaklı değildi. Konutlar, iş yerleri ve imalâthaneler birbirlerine yakın olmak zorunluluğunda idiler.

Sanayi devrimi ile kentlerin çehresi değişime uğradı. Sanayi tesisleri kentlere yerleşti. Sanayinin kent merkezlerini tercihinde, banka ve finans merkezlerinin kentlerde toplanması, ucuz işçi temini, kentlerin kavşak noktalarında bulunması ile limanlar ve trenlerin ithalat ve ihracata getirdiği kolaylık, kentin enerji kaynaklarından faydalanma, ürünlerin kent isimleri ile özdeşleştirilmesi ve markalaşması rol oynamıştır.

Ancak kentler, sanayileşmeye karşı, gereken planlama ve düzenlemeleri zamanında yapamamışlar, anormal göç kafilelerinin fabrika çevresine ve kent varoşlarına yerleşimini önleyememişlerdir. Esasen bu insan seline hiçbir planlama, hiçbir baraj karşı duramazdı. Kırsal kesimde fabrika kurup, bunun yanında enerjiyi ve ulaşımı temin etmek, işçinin barınma ve yaşam şartlarını düzenlemek, o günün şartlarında hiç de ekonomik değildi. Zaten fabrika bacaları, kentin simgesi gibi algılanıyor, hatta kent için iftihar vesilesi oluyordu.

Kent plancıları da, sanayi bölgelerine, hatta ağır sanayiye kent planları içinde önemli alanlar ayırmışlardır. Zararlı gazlara karşı aldıkları önlem, sanayi bölgesinin, hâkim rüzgârın kirli havayı kent üzerine getirmeyecek yöne yerleştirilmesinden ileri gidememiştir. Bunu bile düşünmeyen, sadece sanayinin ikmal ve ihraç yollarında kolaylığı ön plana alan imar planları vardır.

Bunun en bariz örneği bizdedir. 1940’lı yıllarda İstanbul kent planlamasını yapan Henri Prost, Haliç’i sanayi bölgesi yapmakta beis görmemiştir. Onun için önemli olan, mal giriş ve çıkışlarında Haliç gibi ideal bir suyolunun fabrikalara kolaylık sağlaması idi. Bölgenin sanayiye açılmasının ardından tüm çevreyi pıtrak gibi gecekondular sardı. Bölgenin sanayiden arıtılması, büyük maliyet ve gayretlerle mümkün olabildi; ama çarpık yerleşim yerinde kaldı. Çünkü doğru bir söz vardır: Sel gider, kum kalır.

İşte mega kentler böyle, sanayi devrimi ile oluşmaya başladı. XIX. Yüzyıl başında bir milyonun altında olan Londra nüfusu, sanayi devriminden sonraki kısa zamanda 4.3 milyona, yarım milyonluk Paris, 2.5 milyona ulaştı. Liverpool, Manchester, Birmingham aynı zaman içinde 10 misli artışla milyonluk kentler oldu ve sanayi kenti kimliği ile anıldı. Birçok ABD kenti de XX. yüzyıla, milyonları defalarca katlayan nüfusları ile girdiler.

Bu günün kent planlamacılığında, sağlığa zararlı ve ağır sanayinin kentin dışında ve çok uzağında yer alması gereği geç de olsa anlaşılmıştır.

Yayın Tarihi : 4 Şubat 2009 Çarşamba 14:04:18


Bu haber hakkında yorum yazmak ister misiniz?
Yorumlarınız
Teoman Törün IP: 85.103.75.xxx Tarih : 8.02.2009 12:25:15

Aşık olduğu mesleği mimarlığa sonuna kadar sonuna kadar hizmet eden kardeşim Yılmazın, kentleşme sorununu azimle anlatmadaki bu kutsal çabasına selam duruyorum.  Ne yazık ki, onun ideallerinin gerçekleşmesi de poltikanın popülizmden kurtulmasına, mimarlık etiği'nin ve kentleşme kültürünün dürüst bir demografik politika çerçevesinde teessüsüne bağlıdır. 40 yıldır yerleşik bululunduğum semtin dar alanında hâlâ kestirme yolu bulma becerisini göteremediğim hâlde, Federal yönetimdeki bir kıta büyüklüğünde ABD'nin bir ucundaki kentinin yapısını kısa zamanda öğrenip öteki ucundaki ilk kez gittiğim kentte daha önce tanıyormuş gibi nasıl rahat rahat dolaştığımı hayretle hatırlıyorum.  


Gökhan IP: 81.214.25.xxx Tarih : 7.02.2009 23:13:43

    Avrupa ülkeleri,kentlerinde biraz olsun estetik güzellik varsa Roma sanat ve mimari anlayışına borçludur.Zira Roma en şaşalı dönemlerini yaşarken,örneğin İngilizler  barakalarda ya da mağaralarda yaşıyorlardı.Bugün de kalkmışlar medenilik taslıyorlar.Oysa Roma İmparatorluğunu yıkan  etkenlerden biri de bu barbar istilalarıdır.Bugün teknolojik olarak ileri olabilirler ama aynı barbarlıkları devam etmektedir.Çünkü saçma sapan uydurma gerekçelerle sağa sola askeri ve ekonomi saldırıları yapanlar kendileri.İstila ettiklere bakarsak medeniyet düşmanı olduklarını görürüz.(Afrika da MIsır,Fas,Tunus,Cezayir,Avustralya)