Yıl 1452.
Osmanlı, İznik, Bursa fetihlerinden sonra Trakya’ya atlamış, Edirne’yi başkent yapmış. Tekfurlar kızlarını Osmanlı şehzadelerine vererek onların dostluklarını kazanma yarışındalar. Osmanlı’da ileri bir örgütlenme, teknolojiye açık, kuvvetli bir ordu var. Macar Urban orduya top döküyor. Rumelihisarı inşa ediliyor.
Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu küçülmüş, Konstantinopolis, bin beş yüz hektarlık sur içinde adeta hapsolmuş. Hinterlandı yok. Ekonomisi çökmüş. Haliç’in karşı yakasındaki Cenova’lı banker ve tüccarlara ise güven olmaz. Onlar kendi çıkarlarını düşünür, hep kuvvetlinin yanında olurlar. Böylesine muhataralı bir dönemde Ayasofya’daki ruhban sınıfı için çok önemli bir konu var. Meleklerin cinsiyeti tartışılıyor. Acaba melekler erkek mi, dişi mi? Bu gidişle Bizans’ın sonu hüsran olacak.
Yıl 2008.
Dünyanın uygar ülkelerinde doğmalar ve kabulcülük yerini akılcılığa bırakmış. Hukukun üstünlüğü ve düşünce özgürlüğü önemli insan haklarından olmuş. Elektronik iletişim her geçen gün daha çok gelişiyor. Nano teknoloji başlamış. Genetik biliminde sonuca yaklaşılıyor. Tıp, hastalıkları teker teker yeniyor. Uzayın gizemi aydınlığa kavuşuyor. Refah düzeyinin yükselişine paralel, sosyal ve kültürel yaşam düzeyi de yükseliyor.
Osmanlı’nın vârisi Türkiye Cumhuriyeti’nde düşünce, ifade özgürlüğü ve modern çağa uyum yasalarını, İstanbul finans merkezi mi olsun, kültür kenti mi olsun tartışmalarını geri plana iten çok çok önemli (!) bir konu tartışılıyor: ‘’Batının ilmini alalım, ama ahlâksızlıklarını (!) terk edelim. Türbanlı kızlarımız üniversitelere girsin. Ama başlarını nasıl örtsün? Başörtüsünü çene altından mı bağlasınlar, yoksa boyunlarından çapraz geçirip enseden mi bağlasınlar?’’
Bu gün Bizans’ın melek tartışmasına güldüğümüz gibi, 50 yıl sonraki nesil de her halde bu tartışmalara gülecek.
Bir bardak suda koparılan bu fırtına nasıl gündeme gelip oturdu?
İzninizle ben, konuyu kendi mesleğim açısından irdeleyecek, çarpık kentleşme olgusu ile ilişkilendireceğim. Kentleşme, sanayileşme ve ekonomik gelişmenin getirdiği bir değişim. Tarım ve hayvancılıkla uğraşan kırsal kesim insanları, daha iyi yaşam düzeyine ulaşabilmek amacı ile kentlere göçerek sanayi ve hizmet sektörüne geçiyor, hemşerilerine yakın gecekondular yapıyor, böylece kentlerde çarpık kentleşme olgusu gelişiyor. Yeni kentli göçmenler, her ne kadar değişen iş koşullarına uyum sağlasalar da, özel yaşamlarında kırsal kesimdeki âdet, gelenek ve davranışlarına devam ediyorlar. Böylece eski kentli ile yeni kentli olmuş köylü arasında sosyokültürel farklılıklar ortaya çıkıyor. Köyden kente yerleşenler, zaman içinde gecekondularını büyütüyor, devlet baba yolunu, suyunu, okulunu getiriyor. Seçim öncesi evine tapu aldıktan sonra arsayı kat karşılığı müteahhide veriyor, böylece 5–10 daire sahibi oluyor. Önüne çıkan fırsatları değerlendiriyor ve firma sahibi oluyor. İkinci ve üçüncü kuşak çocuklar, eğitim olanaklarından faydalanarak toplumda önemli yerlere gelebiliyor; ancak çocuklukta edindikleri geleneksel kuralları özel yaşamlarında devam ettiriyorlar.
Osmanlı’da insanların dini inançlarına göre (Muhammedî, İsevî, Musevî) özel giysileri vardı. Yani giyim kuşamları dini bir simge oluşturuyordu. 12 – 13 yaşlarına, bulûğ çağına gelen Müslüman kızlar çarşafa sokuluyor, en azından başları örtülüyordu. Bazı kadınlar peçe ile yüzlerini kapatıyor, bazı üst düzey kadınlar başlarına rengârenk feraceler örtüyorlardı. Osmanlı’nın son dönemlerinde başlayan batılılaşma hareketleri ile İstanbul’da, İzmir gibi batı kültürüne yakın kentlerde batıdaki giyim tarzını benimseyen aileler oluştu. Erkeklerde istanbulin, setre-pantolon giyilmeye başlanmış, soylu ailelerin kızları da batı tarzı giyinmeye özen gösterir olmuşlardı. Son halife Abdülmecit Efendi’nin kızları ile beraber çektiği fotoğraflara bakarsanız, kızların tesettür bir yana tam bir batılı gibi giyindiklerini, başlarının açık olduğunu görürsünüz. Örtünme ve başı kapatma adeti, ilk Hıristiyanlarda da vardı. Ama onlar örtünmeyi orta çağda bıraktılar; sadece rahibeler dini simge olarak örtünmeye devam ettiler.
Cumhuriyetten sonra, Atatürk devrimleri içinde batının çağdaş giyim tarzı da yer aldı. Erkekler için çıkartılan çağdaş giyim ve şapka kanunu dışında kadınlar için çıkartılmış kıyafet kanunu yoktur. Ancak toplumdaki devrim ruhu ve rejimin teşviki ile başkent Ankara ile İstanbul, İzmir gibi büyük kentlerde yaşayan hanımlar, Anadolu kentlerinde yaşayan bürokrat ve eşraf hanımları batılı modaya göre giyinmeye ve açık başla dolaşmaya başladılar. Kent kültürü almış modern aileler bu tür giyim tarzını süratle benimsediler, onların çocukları, torunları, tosunları da açık başla dolaşmayı ve batılı gibi giyinmeyi çok doğal karşıladılar. Ancak bu giyim kuşam devrimi, Anadolu’nun kırsal kesimlerine ulaşamamış, bunun üzerinde de fazla durulmamıştır. Çarpık kentleşme başlamadan evvel, kentlerde başını örten kadınlar ya eve gelen temizlikçiler, ya da apartman kapıcısının karısı oluyor, ama onların kızları, babanın muhalefetine rağmen çevre ve çoğunluğun etkisi ile kentli gibi giyinmeyi, açık başla dolaşmayı tercih ediyorlardı.
Ekonomik koşulların gelişimi ile başlayan büyük kentlere göç olgusu, kent nüfuslarında anormal artışlara neden oldu. Kentlerde köylüler çoğunluk, eski kentliler azınlık durumuna düştü. Örneğin İstanbul’da 1950’lerdeki nüfus bir milyonken bu gün 12 milyonu geçer duruma geldi. Yine İstanbul’un yerleşim alanları, 1950’lerde 5 bin hektarken bu gün 300 bin hektara ulaştı. O zamandan bu zamana nüfus 12 kat, yerleşim alanı 60 kat artmış oldu. Elbette ki bu anormal artış, doğal nüfus artışı ile değil, göçlerle oluştu.
Böylece kentin cadde ve sokaklarında dolaşan insanların fiziksel görünümü de değişikliğe uğramış oldu. Yeni kentli olmuş erkekler takım veya spor elbise, gömlek, kravat gibi çağdaş giysiler giyiyorlar, sadece kırpılmış bıyıkları ve davranışları ile batılılardan ayrılıyorlar. Bu tip erkekler, karılarının, kızlarının, kız kardeşlerinin giysilerine karışıyor, onlara baskı uygulayabiliyorlar. Namus anlayışları, insanın erdemlerinde değil, kadının etinde somutlaşabiliyor. İyi eğitim alan kızlar arasında baskı ile değil, kendi iradeleri ile başlarını örtenler olabilir. Ancak ağaç yaşken eğrilir sözünü unutmayalım. Bu gibi kızlar, çocukluklarında çevrelerini öyle görmüş, öyle benimsemiş, öyle yetişmişlerdir.
Yeni kentli olmuş tutucu aile kızları da zaman içinde büyük kentin olanaklarından faydalanarak avukat, doktor, mühendis, öğretmen gibi meslek sahibi ve bilgili kızlar oldular. Aralarından ağzı lâf yapanlar, yazarlar yetişti. Bir takım tutucu örgütlerin teşviki ile toplumda seslerini yükselttiler. Başörtüsünü alt sınıflarda görmeye alışmış eski kentliler, bu tahsilli, ama örtülü kızları görünce şoke oldular. 1950’lerden sonra, kentlerde çoğunluğu teşkil eden bu yeni kentlilerin oyları ile iktidara gelen partiler bu oluşumlara hoş görü ile yaklaştılar. Zaten gerek belediyelerde, gerek meclislerde, gerek hükümetlerde söz sahibi olanların çoğunluğu da bu tutucu kesimin insanları idi.
Akan suyu barajda bir seviyeye kadar muhafaza edebilirsiniz. Biriken su, bir süre sonra taşacak ve mecrasına akacaktır. Şimdi, üniversitelerde başörtüsüne izin verecek yasalar hazırlanıyor. Acaba olay, sadece dış görünümle mi sınırlı dersiniz? Aslında, aynı kafa yapısına sahip erkek çocukları üniversiteye alıp, kızları almamakta bir garabet vardı. Esas sorun bu çocukları yetiştiren eğitimde, ilk ve orta öğretimde. Bu demektir ki, iş üniversite ile bitmeyecek, zaman içinde ilköğretime, liseye, kamu yönetimine kadar gidecektir. Tutucu bir kıza, 18 yaşına kadar başını örtme, 18’inden sonra üniversitede başını örtebilirsin, kamu görevinde başını açacaksın diyemezsiniz. Çünkü kızın örtünme tercihi reşit olduktan sonra değil, çocukluğundan başlıyor. Üniversiteyi bitirmiş bir örtülü kız, kamuda da çalışmak isteyecektir. Nasıl mâni olacaksınız?
Zengin muhafazakâr kesim hanımları arasında, uzun etekler, mantolar, marka ayakkabılar, şık ve parlak bluzlar, rengârenk ipek türbanlı sıkma başlar ve sürmeli gözlerle yaratılan bir moda var. Bu abartılı moda, dinsel inancı teşhir olarak nitelendiriliyor. Aslında dinsel inancın amacı, cinselliği saklamaksa, bu kıyafetler cinselliği saklamıyor, gizliliği ve gizemi ile cinselliği ortaya çıkarıyor. Ama işin bu yönü hiç gündeme gelmiyor.
Her hal-i kârda, çarpık kentleşme ile su yüzüne ve göz önüne çıkan çağ dışı kıyafet ve örtünme, dini inançları topluma teşhir ve propaganda unsuru olmamalıdır. Kamuya hizmet verenlerde mutlaka açık başlı çağdaş giyim aranmalı, kamudan hizmet alanların abes kaçmayan geleneksel giyimleri hoş görü ile karşılanmalıdır. Gelen sele ark açmaktan başka çare yok.
Bazı yazarlara göre Türkiye, rotasını adım adım ortaçağ karanlığına yöneltiyor. Bu yazılanlara ve söylenenlere inanmak istemiyorum. Zaman içinde, bilim ve kültürde olması gerektiği gibi, davranışlarımızda da, giyim kuşamımızda da çağdaşlığı yakalayacağımıza inanmak istiyorum. Ama o zaman, ne zaman gelebilir; onu bilemiyorum. Her halde bizler göremeyiz.
Ben de aynen sizin gibi çok ılımlı düşünüyordum, Sayın yazar. Ama, artık, gelen sele arkların dayanabileceğini hiç zannetmiyorum. Ben de, sigorta istatistikleri bakımından ölü yaştayım ama, gözlerimi kapamadan önce, yurdumda özlenen evrensel çağdaş düzenin kurulduğunu görmek, hiç olmazsa bu umut içinde gözlerimi kapamak istiyorum. Çünkü bu umutla, çok güçlü bir umutla gözlerimi dünyaya açmıştım. Ner yazık ki, şu anda, yurttaşların kul yapılmak iztendiği şeriat özlemi içindeki tarikat mensuplarının bütün köşe başlarını işgâl ettiklerini hepimiz çok yakından biliyoruz. İrfan yurtlarında, müspet bilim yurtlarında inanç üniformalarının yeri olmamalıdır. Bunu egellemenin zamanı ya şimdidir ya hiç. İpin kopacağı zaman geldi.