Geçtiğimiz 11 Aralık Çarşamba günü, aziz ve kadim dostum Mimar Perran Doğancı ile telefonla görüşüyorduk. Konu, Cuma günü arkadaşlarla yapacağımız yemekli toplantıyı, yağan kar dolayısıyla bir hafta ertelemekti. Neyse, konu konuyu açtı, konuşmamız yarım saate yakın sürdü, birbirimize sağlık ve mutluluk dilekleriyle sona erdi. Ne var ki birkaç saat sonra vefat haberini alacaktım. Şoke oldum.
Neyyire Perran Doğancı 1928 yılında İstanbul’da doğdu. Babası Naci Bey, Haseki Hastanesi Başhekimi ve KBB uzmanı bir doktordu. Ne var ki babasını çok erken yaşta kaybetmişti. Annesi Bedriye Hanım, çocukları Rezzan, Perran ve Kâzım’a kol kanat gerdi.
Perran, eniştesi Dr. Sadi Irmak’ın da desteğiyle öğretimine devam etti. İstanbul Kız Lisesi Fen şubesinden pekiyi derece ile mezun oldu. O dönemin iyi liselerinden mezun olmuş çalışkan öğrencileri, yüksek tahsilleri için İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni veya İstanbul Teknik Üniversitesi’ni tercih ederler, istedikleri fakülteyi yüzde yüz kazanırlardı. Perran, önce baba mesleği Tıbbı tercih ettiyse de annesi ‘’Kızım baban özveriyle çalışan, gecesi gündüzü olmayan bir insandı; kendini çok yıprattı; ne olur sen mühendis ol’’ dedi, Perran’ın da aklı yattı. İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesine girdi.
O zamanlar Güzel Sanatlar Akademisi Mimarlık Bölümü (Şimdiki Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi), Fransız Academie Beaux Arts sisteminde ve 5 yıllık öğretimle Yüksek Mimar diploması veriyor; buna karşın İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi ise Alman Stuttgart Technische Hochschule müfredat programına göre, önceleri 6 yıl, daha sonra 5 yılda mühendislik nosyonu da kazandıran mimarlık öğretimiyle Yüksek Mühendis diploması veriyordu.
Perran Doğancı İTÜ Mimarlık Fakültesinden 1951 yılında mezun oldu. Bir süre Y. Müh. Mimar Fatin Uran mimarlık bürosunda çalıştı. Daha sonra Cağaloğlu, Çatalçeşme Sokakta bulunan baba evinde kendi bürosunu kurdu. Böylece Türkiye’nin bağımsız çalışan ilk kadın mimarı oldu. Bürosunu, evin alt kattaki bölmelerini kaldırarak büyük bir atölye durumuna getirmişti.
Yıl 1958. Ben henüz kendisiyle tanışmıyor, Topkapı Sarayı restorasyon işlerinde çalışıyordum. Serde İzmirlilik var ya, İzmir, Bornova’da kurulacak Ege Üniversitesi Kampus Proje Yarışması ilgimi çekti. Sınıf arkadaşım Kadri İlal ve Zafer Koçak’la şartnameyi aldık. Aldık da projeyi nerede çizeceğiz? Zafer, ‘’Benim tanıştığım mimar Perran abla var; onun bürosuna gidelim, beraber çalışmayı teklif edelim’’ dedi. (Bizden 5 yaş büyük ablamızdı.)
İlk etütlerimizi götürdük, inceledi; evvelâ ‘’Siz epey yol almışsınız, siz devam edin, büromu da kullanabilirsiniz’’ dediyse de sonunda beraber çalışmaya ikna ettik. Çünkü piyasada epey işleri olan bir mimardı. Ne var ki o, akşama kadar kendi işiyle meşgul oluyor, biz akşam şantiyeden çıktıktan sonra Kristal Büfede ayran-sandviç atıştırıyor, sonra gece yarılarına kadar büroda çalışıyor, proje teslimine yakın günlerde masa başında sabahlıyorduk. Sabahladığımız geceler Bedriye Hanımın nefis yemekleri imdadımıza yetişiyordu.
Bir sabah şantiyeye gittiğimde kontrol mimarı Macit Kural, ‘’Tebrik ederim’’ dedi. Ben aval aval yüzüne bakıyorum; devam etti ‘’Sabah radyoda isimlerinizi duymadınız mı, Ege projesinde birinci oldunuz’’ dedi. Demek ki bu ekip sağlam bir ekipti. İşte ondan sonra büronun ‘’konkur ortağı’’ olduk. Girdiğimiz yarışmalarda grubumuzda bazı ayrılanlar, bazı yeni arkadaşlar oldu. Perran ve ben hep sabit kaldık. Ardı ardına katıldığımız mimari proje yarışmalarında 15 kadar derece ve mansiyon ödülleri aldık.
Sonraları iş ortaklığımız bitse de dostluğumuz hiç bitmedi. Ben bürokrasiye geçtim, Perran Almanya’ya, Freiburg’a gitti; orada çok başarılı çalışmalar yaptı. Sonu gelmese de Alarich Geiger’le evlendi. İstanbul’a döndüler. Perran Beylerbeyi sırtlarında Boğaz’a nâzır büyücek bir villa yaptı; bürosunu oraya taşıdı; çok sevdiği yeğenleri ve köpeği Asena ile yaşadı. Zaman zaman yaptığımız çalışmalara o villada devam ettik.
Emeklilik dönemlerimizde kendisiyle ailecek birçok dış geziye katıldık. Beraberce yılbaşları geçirdik. Mısır piramitleri, Kahire, İskenderiye, Luxor, Karnak, Assuan, Rio de Janeiro, Buenos Aires, Londra, Tunus, Roma, Prag, Madrid, Barselona gibi kentlere mimarlık gezileri yaptık. Video ve CD’ler o günlerin anısı olarak kaldı.
Son yıllarda, proje müellifi olduğu ve çok emek verdiği Beyoğlu, İstiklâl Caddesinde bulunan Muammer Karaca Tiyatrosunda ve de Kadıköy Meydanındaki İş Bankası binasında yapılan tadilata bedelsiz olarak danışmanlık yapmak istiyor, ne var ki kimsenin umurunda olmuyordu. İşte bu gibi nedenlerle Almanya ile Türkiye’yi kıyaslar, oralarda mimara ve eserlerine verilen değere karşın burada mimarın hiç kaale alınmadığını yana yakıla anlatırdı.
Artık sözü fazla uzatmamın anlamı yok. Yalan dünya… Ruhu şâd olsun.
Bu anı yazımı Cahit Sıtkı Tarancı’nın 35 Yaş şiirinin son dizeleriyle bitiriyorum:
Neylersin ölüm herkesin başında,
Uyudun, uyanmadın olacak.
Kimbilir, nerde, nasıl, kaç yaşında,
Bir namazlık saltanatın olacak,
Taht misali o musalla taşında.
yerguvenc@gmail.com
Rahmetli ile birlikde kaydettiğıniz başarıları ben de hayranlıkla senden dinlemiştim. O üretken yaşamını Tanrı da takdir edecek yattığı yeri nurla dolduracaktır. Her ebedî mutluluğa erenler gibi ona da gıpta ediyoruz. Tanrı yakınlarına baş sağlığı versin.
Günümüzden uzaklaştıkça silikleşmesi beklenen/ Ama silinmek bir tarafa, zamanla daha da keskinleşen/ Buruk fakat nostaljik bir tadı da içeren/ Ama her satırından ayrı bir ders alınması gereken/ güzel bir anı yazısı okudum. Kutlarım.
Değerli mimarımıza tanrıdan rahmet ve siz dostlarına da başsağlığı dilerim.
Sevgili Yılmaz, rahmetlinin ismini sizden çok sık duyardım. Söyleyecek bir şey bulamıyorum. Güzel ve değerli insanlar birer birer sonsuz doğuya gidiyor. Sizin , ailesinin, dostlarının ve mimarlık camiasının başı sağ olsun.