Kosova da özerkliğe kavuştu; Avrupa’nın 49. devleti oldu.
Balkan Yarımadası, çeşitli etnik grupların bir arada yaşadığı büyük bir bölgedir. Alan olarak neredeyse Avrupa’nın dörtte birini kapsar. Irk ve din ayrılığı kavgalarının hâlâ geçerli olduğu bu günün dünyasında ve de özellikle Balkanlar’da, gruplar arasındaki etnik ve dinsel çatışmalar hiç biteceğe benzemiyor. Kosova da bu çatışmaların içinde bir ülke.
Tarih boyunca Akalar, Dorlar, Avarlar, daha birçok kavimler bu büyük yarımadadan geldi geçti. Sonuçta Balkanların hâkim grubu Slavlar ve Arnavutlar oldu. Bölge, Roma İmparatorluğu döneminde bütünleşti. Süleyman Paşa’nın 1321’de Rumeli’ye geçişi ile Osmanlı fetihleri başladı. Osmanlı, 1389 Kosova savaşında Sırp Krallığı’nı bozguna uğratarak Kosova’ya hâkim oldu. Bu savaşa bizzat iştirak etmiş olan Murat Hüdâvendigâr Han şehit oldu. ‘Saklı aletleri’ (her halde iç organları) şehit olduğu yere gömülerek üzerine bir türbe yapıldı. Naaşı başkent Bursa’ya getirildi ve Çekirge’deki imaretinin yanındaki türbesine defnedildi. 1660’ta Kosova ovasından geçen Evliya Çelebi, bakın bu olayı nasıl anlatıyor:
‘Vulcidan’dan kalkıp Kosova sahrası içinden, Kilab nehri kenariyle giderken, orman içinde kalmış yüksek bir kubbe içinde Hüdâvendigâr Gâzi Hazretlerinin şehid olduğu ve saklı aletlerinin gömülü olduğu yeri ziyaret ettik. Ama kubbenin içerisi temiz tutulmamış idi. Melek Ahmed Paşa efendimiz bu hâli görünce gazaba geldi. Ben dedim ki:
‘’Sultanım, Sırplılar bu padişahı şehid eden Miloş adlı lâinin namına, karşı dağda bir manastır yaptılar ki, içinde cevahir kandilleri ve çeşitli misk-i amber dolu kâseler var. Ruhbanları, gece gündüz hizmet edip, gelip giden misafirlere ikram ederler ki vakfı gayet zengindir. Ama bizim Gâzi Padişahımız makamının ne vakfı, ne de türbedarı vardır. Gerektir ki etrafındaki ahâli gelip bu kubbeyi temizleyerek güzelleştire. Bir yük akçe ile onarıp etrafını kale gibi duvar yaparak çoluk çocuğu ile bir türbedar tâyin buyurula.’’
Dedim. Bunun üzerine Paşa, iki kese kuruş verip reayayı türbeyi temizlemeye çağırdı. Bir haftada duvar yapıldı. Bir kuyu kazıldı. Bağ ile 500 meyve ağacı dikildi. Bu nurlu türbedeki ibrişim halı, şamdan, buhurdan, gülâbdan ve kandilleri gözeten türbedar ve âyan da bu Allah vakfına bakmakla vazifelendirilip büyük bir hayır yapıldı. Bu nurlu türbenin civarında on bin kadar şehit ve evliya yatar. Alemdar Baba, Demirtaş zade Yasavul Bey, daha nice gâziler yatarlar.’
Şimdi burada bir nebze duralım: Osmanlı, padişah kaatilinin anısına manastır yapılmasına, onun orada anılmasına müsamaha ediyor. Bu bir. İkincisi, reayaya angarya değil, para karşılığı iş yaptırılıyor. Üçüncüsü, tarihimize ve anıtlarımıza karşı olan lâkaydi, demek ki bize atalarımızdan miras kalmış. Şimdi tekrar konumuza dönebiliriz:
Savaştan sonra bölge Osmanlı himayesinde Sırp Despotluğu’na emanet edildi. Fatih Sultan Mehmet döneminde, 1455’te ikinci Kosova savaşı ile Osmanlı hâkimiyeti perçinlenmiş oldu. Vucitrn merkez olmak üzere, Priştine, Kaçanik ve diğer yerleşimlerle beraber sancak örgütü kuruldu. Şimdi yine, bu konuda bizi aydınlatan Evliya Çelebi’ye kulak verelim:
‘Vulcidan Rumeli eyaletinde sancak beyi merkezi olup, alay beyi ve çeribaşısı vardır. Kanun üzere cebelileri ve beyinkilerle 4000 askeri olur. Müftüsü, nakibi, 150 akçe payesiyle kadısı, sipahi, kethüda, yeniçeri serdarı, muhtesibi, bacdârı, haraç ağası, âyan ve eşrafı vardır. Kâgir yapı ve kiremit örtülü, tek ve katlı 2000 kadar güzel evleri, çarşı içinde Hüdâvendigâr vakfı cami, medrese, tekkeler ve mektepler, mahkeme yakınında bir de hamamı var. Bedesten ve imareti yoktur. Ama hanelerinde gelip geçenlere ikramları boldur. Şehir halkı Rumeli halkıdır. Boşnakça konuşmazlar. Arnavutça ve Türkçe söylerler. Çuha elbise, gümüş kopçalı çakşır, kuşak, kürk ve taçlı kırmızı kalpak, kabâdî pabuç giyerler.’
Demek ki etkili bir sancak örgütü var; eğitimleri ve ekonomik durumları da tatminkâr. Daha sonraki yıllarda, ekonomik gelişmeler ve bölge nüfusunun artışı ile Kosova, Priştine merkezli bir vilâyet olacaktır. Bu yâd ellerde Osmanlı’yı sevdirenler, oralara misyoner gibi gidip tekkelerini kuran Bektaşiler olmuştur. Bu gün de Bektaşilik önemli bir mertebe sayılmaktadır.
Evliya Çelebi, Priştine ve Kaçanik’i de güzel üslûbu ile anlatmaktadır. Vucitrn’i anlattığı gibi bu kentlerin de yönetim örgütünden çarşı-pazarını ve önemli binalarını anlatmakta, özellikle Alay Beyi Sarayı’nı ve Adalet Sarayı’nı çok beğendiğini ifade etmektedir.
Bölgeyi 1688 – 89’da Avusturya işgal etmişse de 1690’dan sonra da 1912’ye, Balkan savaşına kadar Osmanlı yönetimi devam etmiştir. Bu süre içinde, Osmanlı’nın dil, din, eğitim serbestisi ve adaleti içinde, frenklerin ‘Pax Ottoman’ dedikleri ‘Osmanlı Barışı’ politikası ile genellikle huzurlu bir ortam süregelmiştir. Taa ki Avrupa’dan ithal milliyetçilik akımlarının benimsenmesine kadar. Önümüzdeki yıllarda artık Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun, Osmanlı İmparatorluğu’nun sonu gelecek. Bölgede 1903’te başlayan isyanlar, Balkan savaşı ile gelişmiş, Mayıs 1913 Londra antlaşması ile Priştine merkezli Kosova Vilâyeti Sırbistan’a terk edilmiştir.
1914’te Avusturya veliahtı Franz Ferdinand’ın Saraybosna ziyareti sırasında Sırp öğrencisi Princip tarafından katledilmesi, politik ve ekonomik çekişmelerle dolu bardağı taşıran son damla ve Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasına bahane oldu. Avusturya Sırbistan’a savaş ilan etti. Rusya, Slav kardeşlerinin, dolayısıyla Sırbistan’ın hâmisi durumunda idi. İtilâf ve ittifak gruplarının cepheleştiği bu savaşta bölge 1915’te Alman işgaline uğradı. Savaş 1918’de itilâf devletlerinin, dolayısıyla bizim ve Almanya ve taraftarlarının yenilgisi ile sona erdiğinde ‘Sloven-Hırvat-Sırp Krallığı’, 1929’da diğer bölgelerle de birleşerek ‘Yugoslavya Krallığı’ kuruldu. Bu yönetim, iyi kötü yanları ve arada oluşan iç karışıklıkları ile İkinci Dünya Savaşı’na kadar devam etti. Zaten Birinci Dünya Savaşı sonucu çizilen Avrupa haritası, adeta pamuk ipliği ile bağlanmış, huzur ve güven vermeyen bir harita idi.
İkinci Dünya Savaşı sırasında, 1941’de Alman işgali ile parçalanmış ülkede kurulan ‘kukla hükümetler’, etnik ayrılıkları su yüzüne çıkardı. SSCB Kızıl Ordu’nun desteği ve komünist partizanların mücadelesi ile Almanlardan temizlenen ülkede 1945’te, Mareşal Tito’nun başkanlığında ‘Yugoslavya Federatif Halk Cumhuriyeti’ kuruldu. Bu cumhuriyette başkent Belgrad olmakla birlikte her bölgenin ayrı parlamentosu ve örgütü vardı. Tabii ki tüm ülkeye Komünist Parti hâkimdi. Savaş sonrası yoksul Avrupa, doğusunda SSCB, batısında ABD etkisi altına girmiş, iki süper devlet arasında ‘soğuk savaş’ başlamıştı. 1948’de Tito ile SSCB Kominform’u arasına karakedi girdi. Yugoslav Komünist Partisi hükümranlığını devam ettirmekle beraber, politik açıdan Sovyet blokundan ayrıldı. Daha sonraki gelişmeler paralelinde bu etnik mozaik ne kadar devam edebilecekti? Farkına varmadan bana ayrılan yerin sonuna gelmişim. Gelişmelere daha sonra devam edeceğim.
Sayın yazar hem tarihsel hem güncel çok önemi ve derinliği; güncel diplomaside, hele Türkiye açısından çok yankıları ve polemiği olacak çatallı bir konuya el atmış. Bu girişiminden dolayı kutlarım. Kosova, Sırpların Osmanlıya direnişlerinin son noktası olduğu için, onlar adına hiç olmazsa, umutsuzca direnişin bahadırca simgesi olduğu için "Miloş Kabiloviç" adına kutsallık atfedilir. Çocuklarına verilen en rağbette isim "Miloş"dur. 1980'lerde bir Yugoslav meslekdaşımın oğlunun adını "Miloş" olduğunu öğrenince hafifce dokundurmuştum. Son gelişme ile, Sırp yandaşları "çifte standart" uyguluyoruz iddiaları ile bizim başımızı adamakıllı ağrıtacağa benzer. Sayın başbakanımız, Kıbrıs konumuzda bizim yanımızda olduğunu sandığı Putin'e teşekkür etti; ama, Rusya'nın, Güney Doğu meselesinde bundan sonra aleyhimize açacağı kampanyalara karşı çok müteyakkız bulunmak gerekiyor. Putin onun da işaretini sert vurgulamalarla verdi.