27
Ocak
2026
Salı
ANASAYFA

Milano'ya Devam…


Duomo KatedralMilano gezimize devam ediyoruz. Bu defa Milano’nun önemli yapıtlarını ve müzelerini dolaşacağız.

Gezimize Milano’nun merkezi Duomo meydanından başlayalım. Duomo, Katolik dünyasının en büyük Gotik kiliselerinden biri. 14. yüzyılda Prens Gian Galeazzo Visconti’nin inşa ettirmeye başladığı katedral, 500 yıl boyunca devam eden inşaatı ile bu günlere gelmiş. Halen ön cephe restorasyonuna devam ediliyor. Katedral, 92 metre eni, 157 metre boyu ile zemine oturmakta, çatısındaki 135 kulesi ve çok sayıdaki heykelleri ile ilginç bir görünüm arz etmekte. Asansörle çıkılabilen çatıdan açık havalarda Alp dağlarını görmek olasıdır. İnşaatın uzun zaman alması nedeni ile bünye ve cephelerde Gotik’ten Rönesans’a ve Neo Klasik’e kadar varan çeşitli üslûpları tek bir yapıda görebiliyoruz. İç mekân, tipik kilise planlarında olduğu gibi, orta hacimde iki sıra 26’şar sütunun taşıdığı tonoz ve iki yandaki apsisten oluşuyor. Bodrum katta, ana altar altında hazine dairesi ve aziz mezarları var.

Yine Duomo meydanında, evvelki yazımda bahsettiğim Galleria Vittorio Emanuel II. alış veriş merkezi bulunuyor. Mimar Guisseppe Menzoni’nin 1865 yılı tasarımı olan ve 1878’de açılan bina, Lâtin haçı planı, cam ve demirin bina örtüsünde ilk defa kullanıldığı cam tonoz ve cam kubbesi ile döneminin teknolojisinin uygulandığı bir yapı. Mimar, ne yazık ki binasının bittiğini göremeden inşaattan düşerek ölmüş. Galleria’nın döşemeleri, bu gün yapılmış gibi yepyeni kalmış mozaik seramikle kaplı. Döşemeler, dört kıtayı ve bilim, sanat, tarım ve sanayi ile gökyüzündeki burçları simgeleyen desenlerle süslü. Cam kubbenin altına rastlayan zemine işlenen boğanın husyeleri üzerine topuğunuzu basarak dönmenin, dönen kişiye bereket getireceğine inanılıyor. Bu nedenle hayvancağızın bu azası üzerinde oyuk oluşmuş.

Galleria'da BoğaGalleria içinden yola devam edersek, çarşının Kuzey kapısı Scala meydanına çıkar. Burası opera meydanıdır ve meydanın ortasında Leonardo da Vinci’nin heykeli bulunmaktadır. ‘Teatro alla Scala’, neo klasik bir yapıdır. 1778’de açılan bina, Avrupa’nın en geniş sahnesine sahiptir. Binanın açılışından bu zamana kadar muhafaza edilerek ihtimamla bakım gördüğünü, son yıllarda sahne tesislerinin meşhur mimar Aldo Rossi tarafından yenilendiğini ‘AKM’ler Yıkılamaz’ yazımda anlatmıştım. Yapıtı yıkmak kimsenin aklından geçmediği gibi, sahnesinde 230 yıldır muhteşem prodüksiyonlar, opera ve baleler sergilenmeye devam ediyor. Scala’nın bizler için iftihar kaynağı olacak etkinliği, büyük yazarımız Yaşar Kemal’in ‘Teneke’ romanından uyarlanan operanın bu yılın Eylül ve Ekim aylarında 7 kez sahnelenecek olması.

Bina bünyesi içinde yer alan ‘Museo Teatrale’de, bu güne kadar uzanan geçmişindeki prodüksiyonlara ait kostümler, dekorlar, drama ve libretto yazarlarının, besteci, yönetmen ve maestroların, önemli tiyatro, opera ve bale sanatçı ve primadonnaların portre ve büstleri, tarihi boyunca loca abone ve müdavimlerinin isim listeleri ve anıları sergilenmektedir. Taksim AKM binasında kurulmasını önerdiğim temâşâ müzesi fikri, bu müzeden mülhemdir.

Yine Scala’nın giriş katında periyodik olarak sergilenen yapıtlardan, ‘Borromeo’ koleksiyonuna ait resimleri de torunumla beraber izleme fırsatını elde ettik. Bu sergide 15. yüzyıl ressamlarından Fruosino, Butinone, Fossano, Foppa, Betto, Conti’nin dînî içerikli kompozisyon ve portreleri, 16. yüzyıl ressamlarından Luini’nin opera sanatçısı Susanna, Rizzoli’nin o dönem için erotik sayılabilecek greyfurt göğüslü, ayva göbekli, tombulca nü portreleri ilginçti.

Teatro Alla ScalaScala’nın yanındaki Via Verdi’nin devamı olan Via Brera üzerindeki ‘Pinacoteca di Brera’ müzesini geziyoruz. Bina, 18. yüzyılda ‘Accademia Belle Arti’ (Güzel Sanatlar Akademisi) nin kurulduğu yerdir. Girişten sonra dahil olduğumuz orta avlunun ortasında Napoleon III. Heykeli bizi karşılıyor. Avlu, çepeçevre ve iki katlı galeri ile sarılmış. Binanın zemin katı lise olarak eğitime devam ediyor. Üst katı müze olan, böylesine sanat atmosferi içerisindeki bir lisede okumayı kim istemez? Üst kattaki 38 salonda Pierra Della Francesca, Mantegna, Bellini, Rafaello, Tintoretto, Bramante, Signorelli gibi ünlü Rönesans ve Barok ressamlarının resimleri, 19. ve 20. yüzyıldan Hayez, Morandi, Modigliani, Marino Marini gibi ressamların çağlarını yansıtan üsluplardaki resimlerini görüyoruz. Bu resimlerin içeriğini burada anlatacak değilim. Bu gibi bedii zevkleri, yerinde görerek tatmak gerek.

Müzeden çıkışta cadde üzerine sıralanmış onlarca pizzeria, ristorante içinden sadece deniz mahsulleri sunan bir köşede dede – torun biralarımızı yudumlayarak hararet giderip doyduktan sonra tekrar yola koyulduk.

Bu defaki istikamet, ‘Palazzo Reale’de konuşlanmış ‘Contemporanea Museo Duomo’da sergilenen ‘Civico Museo d’Arte’. 19. ve 20. yüzyıl fütürist, empresyonist, non figüratif gibi karma sanatçıların bir araya geldiği Modigliani, Van Gogh, de Chiraco, Cezanne, Gauguin, Picasso, Matisse, Klee, Mondrian, Kendinsky gibi, yurdumuzda rüyalarımızda bile göremeyeceğimiz sanatçıların yapıtlarını izlemek, bizim için daha büyük bir ziyafet oldu.

Müze ve Napoleon HeykeliLeonardo da Vinci, 1495–97 yıllarında Santa Maria delle Grazie’nin yemekhane duvarına Hz. İsa’nın havarileri ile birlikte yediği son yemeğin betimlendiği, hepimizin bildiği tabloyu resmetti. Tablodaki natamam İsa figürü için, Leonardo’nun bu figürü tamamlamaya kendini yetkili görmediği söylenir. Ancak bu muhteşem tabloyu görmek bize nasip olmadı. Torunumun telefonla ısrarlı randevu taleplerine müsbet bir cevap alamadık. Çünkü sanatçı, ıslak zemin üzerine uygulanan fresk tekniğini ve ıslak harçla yapılan skarafito tekniğini bu tabloda kullanmamış. Kuru sıva üzerine sulu boya tekniği ile çalışmış. Bu da zaman içinde boyanın yer yer dökülmesine neden olduğundan, dökülmeyi önlemek için nasıl olduğunu bilemediğim bir filtre sistemi ile yapıtı koruyorlarmış.

Müze ve antik yapıtlar bu saydıklarımla sınırlı değil. Ama onlarca müze ve yüzlerce antik yapıtı görmeye zamanımız da, takatimiz de elvermedi. Örneğin, Bramante’nin (Roma’daki San Pietro’nun ilk tasarımcısı) 15. yüzyıl yapıtı, Yunan haçı planlı San Satiro’yu, Milano’nun koruyucu azizi olduğuna inanılan 4. yüzyıl Milano Piskoposu San Ambragio’nun 379’da inşaatına başlattığı ve 10. yüzyılda tamamlanan, iki çan kuleli ve kaburga sistemi tonozları bulunan Romanesk mimari üslûptaki kiliseyi, ‘Museo Poldi Pezzoli’deki resimleri, Milano’nun ilk kuruluşuna kadar giden Sforzesco şato kalıntıları üzerine yapılan Sforza Rönesans Sarayı’nı ve içindeki Michelangelo’nun Rodanini Pieta’yı (İsa’nın ölümünü tasvir eden natamam heykeli) Tanrı ömür verirse başka bir gezide görmek üzere, aklımız onlarda kalarak sadece anmış olduk. Keza Scala’da bilet bulabilmek de hayaldi.

Bu arada bir mimar olarak, ilk gökdelenlerden, mimar Gio Ponti ve mühendis Pier Luigi Nervi yapıtı Pirelli binasını görmezden gelemezdik. Pirelli binası, Merkez Garı meydanında 127 metrelik boyu ile karşımızda yükseliyordu.

Como Gölü

Como Gölü'nde Yandan Çarklı VapurBu adam da mimarlık ve müzeden başka bir şey bilmiyor demeyin. Onun için, bir günlük Como Gölü gezisini anlatmadan Milano izlenimlerimi bitirmek istemedim.

Güney Alpler üzerindeki Como Gölü, dinlenme, su sporları, dağ yürüyüşleri için ideal, haritada lâdes kemiği veya Y harfini andırır coğrafî konumda bir yer. Göl, yer yer bizim Boğaziçi peyzajını andırıyor. Ancak bizde Pazar günleri görmeye alıştığımız dizi dizi araba kuyruklarını burada göremiyoruz. Tüm trafik deniz üzerinden gerçekleşiyor. Turizm amaçlı çalışan ve her yere uğrayarak turunu akşama tamamlayan yandan çarklı vapur yanında bir çok modern tekne, göl üzerinde mekik dokuyor.

Como kasabası, lâdes kemiğinin, Y harfinin ucunda. 14. yüzyıl Gotik – Rönesans karışımı Duomo (kilise) ve meydanı görülmeye değer. Diğer uçta Lecco var. Lecco’da 19. yüzyıl yazarı Manzoni’nin bu gün müze olan evi var. Lâdes kemiğinin diğer kıyılarında Cernobbio, Bellogio, Menoggio, Varenna gibi yerleşimler motor yolculuğunda önümüzden akıp gidiyor. Bu kasabalarda lüks oteller, malikâneler, açelya, kamelya, rodedendron çiçeklerini barındıran yemyeşil tepeler insana inşirah veriyor. (Annemin, ferahlık anlamına gelen İnşirah adını kullanmayı seviyorum.) Çevrede yerli halkın, tatilcilerin, günübirlikçi turistlerin nezaketi ve uygarca davranışları ile bir Avrupa sayfiyesi içinde bulunduğumuzu hissediyor ve mutlu oluyoruz.

Yayın Tarihi : 27 Haziran 2007 Çarşamba 12:36:01
Güncelleme :27 Haziran 2007 Çarşamba 13:19:48


Bu haber hakkında yorum yazmak ister misiniz?