İsterseniz konuya geçmeden evvel güzellik ve çirkinlik kavramları üzerinde biraz duralım. İnsanlar, hayvanlar, bitkiler, eşyalar, yapılar, şehirler, doğa, … niçin güzel veya niçin çirkin diye nitelenir? Mutlak güzel veya mutlak çirkin var mıdır? Yoksa bizler bu nitelemelere, küçük dünyamızdan gelen kabullerimiz ve bizlere öğretilmiş, kafamızda kalıplaştırılmış bir çerçeve içinden mi bakarız?
![]() |
| Leonardo da Vinci, insanda geometrik oranlar |
Estetik kabullerimizi, insan zekâsının bilinçaltımıza yerleştirdiği doğanın geometrik düzeni mi oluşturur? Güzelliği, Fibonacci’nin matematiksel dizisine uygun açan çiçekler, dallanan bitkiler, Leonardo da Vinci’nin geometrik düzen içindeki insan şeması, Michelangelo’nun Floransa’daki David heykelindeki gibi ölçüler, oranlar ve de altın oran (1 / 1.618) kuralına uygun çehreler ve diğer ayrıntılar mı belirler?
![]() |
| Michelangelo, Floransa'da David, orantılı estetik |
Sharon Stone, Nicole Kidman, Angelina Jolie, Charize Theron, Catherina Zeta Jones gibi günümüzün fettan ve çekici yıldızları mı güzel, yoksa Mona Lisa gibi geometrinin altın oran kurallarına uygun yüzü, sâkin duruşu, belli belirsiz gülümsemesiyle insana huzur telkin eden kadın mı güzel? Yoksa siz de her türlü kabule boş verip ‘’Çirkin kadın yoktur, az votka vardır’’ diyen Rus’la aynı fikirde misiniz?
![]() |
| Catherine Zeta Jones, popüler güzellik |
![]() |
| Mona Lisa, altın oranlı güzellik |
Bu örneklemeleri mimarlığa uygularsak, ülkemizde son yıllarda inşa edilen cicili bicili ve rengârenk boyalı binâlar mı güzel, yoksa örneğin vakur duruşu ve uyumlu geometrik oranları ile simgeleşen Anıt-Kabir mi güzel?
![]() |
| Tepebaşı, mavi-yeşil-kırmızı cam giydirmeli TRT, rüküş mimarlık |
Uzun lâfın kısası, son yıllarda çokça duyduğumuz, bir binâyı güzel veya çirkin olarak nitelemek, hiç de âdil olmayan, sübjektif bir yargı olmuyor mu? Bir binâya ceffelkalem çirkin sıfatını yakıştıranlar, genellikle mimarî eserin cephesine bakıp kendi estetik ölçülerine göre karar veren kişilerden oluşuyor. Ne var ki bu gibilerin, bir kadının ruh güzelliğini, kültür ve zekâsını değerlendirmeden sadece yüzüne ve vücut hatlarına bakıp yargıya varan kişilerden farkı kalmıyor.
![]() |
| Frank Gehry, TRT yıkılsaydı bu proje yapılacaktı |
Modern çağın mimarîsi, bir mimarın, klâsik çağdaki gibi estetik duyguları okşayan, güzel bir cephe çizmesinden çok öte bir çalışma gerektiriyor. Bugünün şehirleri ve yapıları, mimarî estetik değerler yanında, gerek teknik, gerekse sosyal bilim mensuplarının işlev araştırmaları ile oluşuyor ve gelişiyor. Böyle geliştirilmiş kentlere veya yapılara önyargıyla ‘’güzel’’ veya ‘’çirkin’’ sıfatını yapıştırmaya hakkımız yok. Çünkü bu söz kişisel estetik anlayışımızı ifade eden bir deyim olmaktan ileriye gidemiyor. Bugünün mimarlık eserlerinin, güzellik veya çirkinlik nitelemesinin çok dışına çıktığını, yerini geometrik düzen beraberinde işlevli ve yararlı bir tesis olup olmadığı tanısına dönüştüğünü dikkate almamız gerekiyor.
![]() |
| Emin Onat-Orhan Arda, Anıtkabir, neo klasik geometrik düzen |
Taksim’deki Atatürk Kültür Merkezini (AKM) ele alalım. Bu yapıyı mimarlar niçin çoğunlukla beğenirler de toplumun diğer bâzı kesimleri çirkin bulurlar? Çünkü AKM, çoğunluğun estetik kabullerinin çok ilerisinde, döneminin modern mimarlık akımına uygun bir projedir. Modern mimarlık eğitimi almış mimarlar için o proje, Cumhuriyet döneminin en ileri projelerinden biri addedilmekte, döneminin modern mimarlık akımının bir örneği olarak görülmekte, çoğunluk kültürü ise yapıyı bilinçaltlarındaki klâsik ve taş cepheli yapı imajı ile bağdaştıramamaktadır.
![]() |
| Taksim AKM, güzel mi, çirkin mi tartışmalı yapı |
Ne var ki şehircilik çalışmalarında yapılan hatâlar ve kent değerlerinin hebâ edilmesi, çoğunluk kültürünün fazla umurunda olmamaktadır. Kentin belleğinde önemli yeri olan Saray ve Emek sinemalarının yıkılışına karşı çıkan bir avuç insan, avamın desteğini elde edememiştir. Taksim’de Taşkışla’nın yanına dikilen Gökkafes (Süzer Plaza), çevreye ve siluete yakışmayan yasadışı bir yapı olmasına karşın, herkesin gözü önünde ve 24 buçuk metre yüksekliğe cevaz veren planına aykırı olarak 134 metreye kadar yükselmiş, bir avuç aydın dışında halktan ve yönetimden hiçbir tepki almamıştır. Kezâ kentin mevcut ve yetersiz yeşil alanları ve orman arazileri üzerine fütursuzca dikilen ve gazetelerde tam sayfa reklâmları çıkan gökdelenler de görüntülü ve yazılı basında eleştiri konusu yapılmamaktadır.
İstanbul’da inşa edilmiş bulunan yapıların yüzde 75’i mimarsız ve çarpık yapılaşma olduğu halde, onlara lâf edilmez de mimarla yapılan yüzde 25 oranındaki yapılar göze batar, projelerin derinliğine inmeden çirkin olarak nitelenir ve mimarlar suçlanır. Fütursuzca sarf edilen ‘’Siz hiç Cumhuriyet döneminde yapılmış güzel bir bina gördünüz mü?’’ veya ‘’Türkiye’de doğru düzgün mimar yok’’ tekerlemeleri, pek çok basının ve TV programlarının diline pelesenk olur.
![]() |
| Ming Pei, Paris, Louvre Müzesi ve cam piramit |
Modern mimarlık akımı yıllarında, mimarî proje yarışmaları ile elde edilen devlet projelerinde derece alan mimarlar ve seçici jüri üyeleri, konu ile ilgili çağdaş dünya mimarîsini incelemek ve bilmek zorunluluğundaydılar. Ne var ki bu gibi projeler, çoğunluk kültürünün geleneksel estetik anlayışına ters düşer, eleştirilere hedef olurdu.
Şimdi bir de son yıllarda inşa edilen devlet yapılarına bakalım. Bilmem hiç dikkat ettiniz mi? Ülkemizde son yıllarda estetik ve beğeni değer yargıları oldukça tersine döndü. Son hükümetler, mimarî proje elde etmek için yarışma açmamakta, açsalar bile şartnamelere istedikleri geleneksel anlayışı belirten hükümler getirmekte, jüriyi Mimarlar Odasının inisiyatifine bırakmadan kendileri tayin etmektedirler. Bu defa, çağdaş mimarî anlayıştaki mimarlar, hükümetin son yıllarda yaptırdığı valilik, kaymakamlık, adliye, belediye, kültür merkezi gibi melez üslûptaki binaları eleştirmeye, çoğunluk kültürü ise bu binaları beğenmeye başlamıştır. Bir söz vardır: ‘’Mimarlık toplumun aynasıdır’’. Geleceğin mimarlık tarihçileri, bu dönem mimarlığını incelerken şüphesiz ki her şeyden evvel topluma enjekte edilen muhafazakâr yaşam kültürünü ve bu kültürün mimarîye etkisini dikkate alacaklardır.
![]() |
| Frank Gehry, Bilbao Guggenheim Müzesi, XX. yüzyıl |
Son yıllarda inşa edilen anıtsal yapılarda, genellikle câmilerde eskiyi taklit eden imitasyon mimarlığı tercih edilir oldu. Şüphesiz ki bu mimarî tercih, çağımızın mimarlığı değildir. Günümüz mimarlığı, çağdaş öğelerle şekillenen, gerektiği zaman geleneksel tema ve yerel motifler de içerebilen bir mimarlıktır. Ne var ki camileri XVI. yüzyıldan kopyalayan zihniyet, belki de farkına varmadan İstanbul’dan Osmanlı damgasını silmek için elinden geleni ardına koymamaktadır. Osmanlı yerleşimleri ortadan kaldırılıyor, yerlerini ‘’kentsel dönüşüm’’ adı altında yapay mahallelere terk ediyor. İstanbul’un otantik silueti her geçen gün daha fazla yara alıyor. AVM bolluğu yanında bir otantik mahalle çarşısı, arastası kalmadı. İstanbul’da Osmanlı havasını muhafaza eden yerleşimler ve çarşılar yok mu? Kapalıçarşı ve Sultanahmet arastası dışında yok. Ne var ki onlar anıtsal karakterli çarşılardır. Benim kastettiğim, lonca geleneğinden gelen, tahta kepenkli küçük dükkânlar bileşkesidir. Böyle bir Osmanlı çarşısı nerede var biliyor musunuz? Saraybosna (Sarayevo) da var.
Yukarıda da ifade ettiğim gibi günümüz mimarı, tek başına proje ve cephe resmi çizen bir sanatçı değildir. Mimarlık büroları, bir kompozitör mimar başkanlığında, birçok fikri bir araya getiren, çeşitli meslek dallarından faydalanan ve kollektif çalışma yapan şirketlerdir. Artık günümüzdeki küreselleşme döneminde ulusal mimarî, değer ve önemini yitirmiş bulunmakta, mimarlık yerel motifler içerebilmekle beraber uluslararası kimlik kazanmakta, ünlü mimarlar, dünyanın dört bir köşesinde yükselen yapılara imza atmaktadırlar.
![]() |
| Norman Foster, Reichstag, eski ve yeninin kompozisyonu |
Örneğin Zaha Hadid, Frank Gehry, Norman Foster gibi mimarlar ve daha pek çokları, ülkeleri dışında birçok dünya kentinde projelerini uygulayabilmektedirler. Mimarlık, yerel özelliklerini yitirmekte, uluslararası bir üslûp kazanmaktadır. Son 50 yıl içinde, Çinli mimar Ming Pei, Paris Louvre Müzesi avlusuna modern bir cam piramit kondurabilmekte, Amerikalı mimar Frank Gehry, Bilbao’da klâsik İspanyol mimarîsinin dışında, Guggenheim Müzesi’ni inşa edebilmekte, İngiliz mimar Norman Foster, neo klâsik ulusal Alman mimarisini yansıtan Berlin’deki Reichstag (Parlamento) üzerine modern bir cam kubbe koyabilmektedir. Şu var ki eski eserin üzerine kondurulmuş bu cam kubbe, anlamsız ve geleneksel bir kubbe değildir. Kubbeye çıkan halk, parlamento müzakerelerini kuşbakışı seyredebilmekte ve dinleyebilmektedir. Politik yangına tanık olmuş kadim bina, Führer felâketinden sonra Almanya’nın elde ettiği demokrasinin simgesi olmuştur.
![]() |
| Norman Foster, Reichstag, çağdaş kubbe |
Bize gelince, Tepebaşı’ndaki TRT binası yıkılabilseydi, yerine yapılacak kültür merkezi projesini mimar Frank Gehry üstlenecekti. Ezkaza yapılsaydı, siz seyredin muhafazakâr çevrelerden gelecek gümbürtüyü.
Mimarlar Odası kent planlamasını halkın çıkarları yönünde savunan, kent değerlerini yok eden rant ekonomisine ve kamu malının şuna buna peşkeş çeken imar kararlarına karşı çıkan bir meslek kuruluşudur. Ne var ki Batı ülkelerinde mimari otorite olarak kabul ve saygı gören bu gibi meslek kuruluşları, bizde yatırımları baltalayan kuruluş olarak görülür ve yaptığı ikazlar daima göz ardı edilir.
Örneğin, Kazlıçeşme’de inşa edilen, Sultanahmed Camii minareleri arasından abes görünüm veren ve tarihî yarımada siluetini zedeleyen, 36 katlı gökdelenler projesine Mimarlar Odasının yaptığı itiraz, bu aldırmazlığın, daha doğrusu rant hırsının tipik bir örneği oldu. İnşaat katsayısı 1 olan Zeytinburnu İmar Planı, 2002 yılında Bölge İdare Mahkemesi tarafından iptal edilmişti. Fırsat bu fırsattır diyerek, sadece bu arsa için şak diye (2,5) oranında inşaat katsayısı verdiler ve gökdelen projesini onayladılar. Henüz yapının temeli atılmadan bu suiistimalin farkına varan Mimarlar Odası, hazırladığı ÇED Raporu ile Valiliği, Büyükşehir Belediyesini, Zeytinburnu Belediyesini, İçişleri, Kültür ve Turizm, Çevre ve Şehircilik Bakanlıklarını ikaz etti. Özetle, ‘’Gökdelenin tarihî yarımada siluetini bozacağı, doğal ve kültürel değerleri tahrip edeceği, kentin dünya kültür mirası içindeki yerini tartışmalı duruma getireceği’’ ifade edilmesine rağmen rapor dikkate alınmamış, sümen altı edilmişti. Gökdelenlerin inşaatı bittikten sonra fecaat ortaya çıktı ve Sayın Başbakanın ikazı ve İstanbul 4. İdare Mahkemesinin aldığı plan ve ruhsatın iptali kararı ile ilgililerin paçaları tutuştu. Bakalım bundan sonra neler olacak?
Siz de diyeceksiniz ki, eleştirdiğiniz düzene uyanlar ve bu projeleri çizenler mimarlar değil mi? Evet, siz de haklısınız. Ne var ki pişmiş aşa su katan, talan düzenine karşı çıkan bir kısım mimarların ve Mimarlar Odasının bazı çevrelerce sevilmemesi sizce normal mi?
yerguvenc@gmail.com