NTV’de ilgiyle izlediğim bir program var. Programı sunan İsmet Berkan, çeşitli bilim dallarından bilim insanlarımızla her hafta bilimsel konularda söyleşiler yapıyor. Programın adı XYZ. Yâni bu bilimsel söyleşilerdeki konular, x-y gibi iki boyutlu değil, x-y-z gibi olabildiğince üç boyutlu ve dört başı mamur ele alınıyor. Geçtiğimiz haftanın konusu ‘’Osmanlı’da Bilim’’ idi. Batı dünyası, XVI. yüzyıldan başlayarak üniversiteler yolu ile bilimsel düşünce sistemine ve onun sonucu olan teknolojiye geçerken Osmanlı, medreselerde okutulan basit fen derslerini bile kaldırıyor, dini eğitimi esas alıyordu. Taa ki Tanzimat’a kadar. Ne var ki geçen zaman içinde ‘’atı alan Üsküdar’ı geçmiş’’, ihtiyacımız olan teknolojiyi Batıdan ithal etmek zorunluğunda kalmıştık.
TV’deki programın verdiği bir çağrışım, mühendislik mesleği ile ilgili bu yazıyı yazmama neden oldu.
Batıda bilimin ışığında ‘’sanayi devrimi’’ni gerçekleştiren teknisyenlerin adı engineer (enciniı’) idi. Bilirsiniz, İngilizcede engine (encin) makine, motor ve özellikle o devirde lokomotif anlamına geliyor, bu makineleri tasarlayan ve gerçekleştiren kişi de ‘’engineer’’ oluyordu.
Peki, bu mesleğin Türkçedeki karşılığı, örneğin makinist olamaz mı idi? Hayır olamazdı. O dönemde bilimsel çalışmalar yapmamış ve sanayi devrimini yaşamamış bizler, makine tasarlayamıyor ve imal edemiyorduk ki. Makinist, Avrupa’dan ithal edilen makineleri ve lokomotif gibi makineli araçları işleten usta işçilere verilen addı. Ne yalan söyleyelim, bu gibi ustalar da toplumda aşağı görülen meslek sahipleri idi.
Acaba mühendis sözcüğü nasıl ve nereden çıktı? Bu Arapça sözcüğün kökeni hendese’dir. Yani mühendis, hendese ile uğraşan insandır. Hendese, bugün geometri dediğimiz, iki boyutlu düzlem ve üç boyutlu hacimlerin nokta, kenar ve açılarının birbirleriyle ilişkilerini, ölçümlerini ve özelliklerini inceleyen matematik dalıdır.
İşte şimdi işin can alacak noktasına geldik.
Yukarıda söylediğim gibi Osmanlı’da mühendisler makinelerle uğraşmıyordu ki meslek isimleri mekanikle ilgili olsun. İlk mühendisler, askerî topçulukta, namluya yükseklik açısını ve gerekli barut hakkını vererek, topun hedefe ulaşabilmesi ve isabet edebilmesi amacıyla geometri, özellikle trigonometri öğreniyorlardı. Bunun için Mühendishane-i Bahri-i Hümayun (1773), daha sonra Mühendishane-i Berri-i Hümayun (1795) okulları açılmış ve topçu mühendis-subayları yetiştirilmişti.
Diğer önemli olan nokta da şu: Tanzimat fermanına kadar hukuken ‘’mülk padişahındır’’. Özel mülkiyetin meşrulaşması ile kişilere ait arazi ve binaların ölçülmesi, bölünmesi veya birleştirilmesi için çizim ve hesapların yapılması gerekmiştir ki bu da mühendislerin ana uğraşıları olmuş ve bu konuda eleman yetiştirmek üzere Hendese-i Mülkiye (1883) mektebi kurulmuştu.
Ne var ki ‘mektepli’ mühendislerle beraber ‘’alaylı’’ mühendisler de icra-i sanat eylemeye devam ediyordu. Bizim çok yakın, babamın kankası olacak kadar yakın bir mühendis akrabamız vardı. (Tanrı rahmetini esirgemesin). Aile, bu akrabamız rüştiye mektebini (ortaokulu) bitirdikten sonra, idadiye (liseye) mi gitsin, yoksa mühendis babasından tevarüs edeceği belediye mühendisliğine mi başlasın ikilemi içinde kalmış. Ailemizin bir büyüğü ‘’Aman efendim, bu çocuk Bab-ı Âli’ye kâtip olacak değil ya; alt tarafı belediyeye mühendis olacak, idadiye gitmesine ne lüzum var’’ demiş ve çocuk, belediyede çırak mühendis olarak işe başlamış. Ama hakkını yemeyelim; daha sonra işinin hakkını veren iyi bir mühendis oldu. İstanbul Belediyesinde ‘’Adalar ser mühendisi’’ ve Ege bölgesinde belediye mühendislikleri yaptı.
Akrabamızın işinin ehli bir mühendis olmasına bir örnek vereceğim. Bir saraylı hanımın kocası ile arası açılmış. Müşterek mülkiyetlerinde bulunan çiftlik arazisini iki eşit parçaya taksim ederek ayrı ayrı sahiplenmek istiyorlar. Saraylı hanım, Mühendis Mektebinde müderris olan bir mühendisi, kocası bizim dedemiz olan belediye mühendisini bilirkişi olarak tayin etmişler. Bizim mühendis, jalonlarla ve şerit metre ile araziye gelmiş, ölçmüş; amorf şekilli araziyi kâğıt üzerinde çizerek üçgen, yamuk, dikdörtgen gibi geometrik şekillere ayırmış. Her bir şeklin ayrı ayrı alanlarını hesaplamış ve sonuçta hepsini toplayarak arazinin alanını bulmuş. Daha sonra da araziyi eşit iki alana taksim etmiş. Hoca ise şerit metre kullanmadan mira, nivo ve takeometre aletleri ile ölçüm yapmış. O da toplam arazi alanını bulmuş ve araziyi iki eşit alana taksim etmiş. Gel gelelim iki bilirkişinin hesapları birbirini tutmamış. Karşılaştırmışlar; bizim mühendis araziyi böldüğü basit geometrik şekillerin alanlarını ve tümünün toplamını ve de arazinin nereden bölünmesi gerektiğini çizdiği plan üzerinden hocaya anlatmış. Hoca, terini silerken muhatabı olan saraylı hanıma dönmüş, ‘’Bed alet ve muhalefet-i hava bizi yanıltmış, beyefendinin hesabı doğrudur’’ diyebilmiş. Bizimki hocanın kulağına eğilmiş; ‘’Dikkat ettinizse araziyi taksim ederken şu noktada hanımefendiye iltimas geçtim’’ demiş. (Rahmetlinin hanımlara karşı saygı ve sevgisi biraz fazlaca idi).
Mühendis olmayanlar bilmez. Bu gibi takeometrik ölçmelerde şerit metre kullanılmadan karşıdan tutulan mira bölmelerinin dürbünle okunan alt ve üst değer farkları kaydedilir, mesafeler Pons cetvelinden bulunur, aletin gösterdiği açılara göre istikamet tayin edilir, arazi planı çizilir ve alanı hesaplanır. Yağmurlu, rüzgârlı havalarda takeometre aletinin şakulden kaçması, tutulan miranın sallanması gibi nedenlerle okuma hataları yapılabilir. Demek ki basit geometrik şekillere bölünebilen küçük arazilerde, basit geometri yardımıyla da olsa ‘’hacıbaba’’ usulü hesaplama daha iyi sonuç veriyormuş.
Tabii ki günümüzde her şeyde olduğu gibi mühendislik açısından da köprülerin altından çok sular geçti. O zamanların şose yol yapımında ve kadastro işlerinde geçerli olan mühendislik mesleği, Sultan Abdülhamid döneminde demiryolu inşaatlarında ve yapı işlerinde gelişme göstermiş, esas anlamını ise günümüzde kazanabilmiştir.
Günümüz mühendisleri, insanoğlunun her türlü teknik ve sosyal ihtiyaçlarını karşılamak için gerekli meslek dallarının uzmanı durumuna gelmişlerdir. Karayolu, demiryolu, köprü, baraj, sulama tesisleri ve bina gibi bayındırlık eserlerinde; tarım, beslenme gibi gıda sektöründe; matematik, fizik, kimya, biyoloji gibi fen dallarında; elektrik, elektronik, nükleer alanlarda; uçak, gemi, tren, oto, motor, iş makineleri tasarım ve imalinde; metalurji ve diğer sanayi dallarında eğitim görmüş ve uzmanlaşmış mühendislerimiz yetişmiş bulunmaktadır.
Peki, bütün bu dallarda uzmanlaşmış mühendislerin yetişmiş olması yeterli midir? Hayır, yeterli değildir. Çünkü teknoloji dünyası, bilinenleri tekrarlamaktan ibaret değildir. Önemli olan bilimsel çalışmaların teknolojideki meyvelerini aramak, bulmak ve yeni tasarımlara imza atabilmektir.
Evreni ve doğal olayları inceleyen, deneylere dayalı yöntemlerden ve gerçeklikten yararlanarak, metotlu, düzenli çalışmalarla sonuca ulaşmayı amaç edinen, nesilden nesle ve de sonsuzluğa uzanan bilgi birikimine bilim diyoruz. Bilim üretilmeyen ve bilimin ışığının yansımadığı bir ülkede teknoloji de olmaz, mühendislik de olmaz, mimarlık da olmaz. Aslında hiçbir şey olmaz.
NOT: Konu dışı da olsa mimarlık alanında, Osmanlı camilerini günümüzde tekrarlamanın ne kadar zavallıca bir uğraş olduğunu hatırlatmadan geçemeyeceğim.
yerguvenc@gmail.com
Tek kelimesine kadar yararlandığım, daha doğrusu bilgilendiğim bir yazı... Mühendisliğin bizde nasıl oluştuğunu göstermesi kadar Osmanlı'nın neden geri kaldığını açıklayan ibretlik bir yazı. İnşallah Osmanlı hayranları (!) bundan bir şeyler öğrenirler. Çamlıca Camisine hiç değinmeyin; o İstanbul'u katledecek örnetklerden biri olarak mimari tarihine geçecektir.
Sevgili kuzenimin anlattığı bizim mühendis'in benim dedem (anne tarfından büyük babam) olduğu anlaşılıyor. Hanımlara karşı meclûbiyeti ayıbını da meydana çıkarmış. Ama gerçekden böyle bir zaafı vardı rahmetllnin. Kendi babası, zannediyorum bugünkü "Bayındırlık Müdürü" demek olan "İstanbul Külle-i zemîn mühendisi olan Tevfik Beyin oğlu olarak babasına yardımcı olması daha münasip görülmüş ve gerçekden de onun yanındaki çok uzun stajında bilgi ve uzmanlık kazanmış; dolayısiyle önemli servet sahibi olmuştu. Fakat geniş aile grubumuzun hemen her dalını etkileyen Aksaray harik-i hâil'i (trajik yangını) onun da Horhor semtinde yeni inşa ettiği beş katlı konağını küle çevirmiş; ardından Balkan ve iki Dünya Savaşı felâketleri yanında sıkıntıdan kapıldığı kumar tutkusu ve biraz da hovardalığı çöküntü getirmişti. Kendisinden feyz ve toplum görgüsü aldığımız için minnettar olduğumuz, yaşamını yakıp yıkmaya değil, inşa etmeye vakfeden büyüğümüze Tanrı rahmet eylesin; bize öyle felâkerleri göstermesin.