27
Ocak
2026
Salı
ANASAYFA

Numaran kadar konuş

Ermeni asıllı bir aile, okul çağına gelmiş çocuklarını bir Ermeni okuluna yazdırmak istiyor. Okul, onlara çocuğun kaydını yapabilmeleri için Millî Eğitim Müdürlüğünden izin yazısı getirmeleri gerektiğini söylüyor. İstanbul Millî Eğitim Müdürlüğü, dilekçeyi İlçe Millî Eğitim Müdürlüğüne havale ediyor. İlçe Millî Eğitim Müdürlüğü, çocuğun nüfus kaydında ‘’2 numara’’ olmadığını, bu nedenle de Türk okullarına gitmesi gerektiğine dair bir cevap yazıyor. Meğer bu ailenin ataları, 1915 olayları sırasında kelleyi kurtarmak için zâhiren Müslüman olmuşlar. Şimdi aslî dinlerine dönmek ve çocuklarının okulda Ermenice öğrenmesini istiyorlar. Ne var ki bu taleplerinde ısrar etseler de talebin yerine getirilebilmesi zor gibi görünüyor.

Her geçen gün yeni yeni numaralar öğreniyoruz. Meğerse devlet, vatandaşlarını nüfus kütüğüne ırk ve dillerine göre gizli numaralar vererek işler; bu işlemin nedenini de Lozan Barış Antlaşmasına bağlarmış. Lozan Barış Antlaşması, Rum, Ermeni ve Yahudi asıllı Türk vatandaşlarımızı, din, dil ve kültürlerinin devamını ve çocuklarının ana dillerinde eğitim almalarını sağlamak üzere, hukukî açıdan ‘’azınlık statüsüne’’ bağlamış. Bu duruma göre, örneğin Süryânî, Ezîdî, Kürt, Arnavut, Lâz, Çerkez gibi ayrı din ve dil mensupları azınlık statüsünde olmadıkları için Türk kültürü içinde mütalâa edilmiş oluyor; kendi anadillerinde öğretim yapamıyorlar. Üç ayrı dil ve ayrı asıllı azınlığa mensup olmayan Türk vatandaşları, isteseler de Rum, Ermeni ve Yahudi okullarında okuyamıyorlar.

Üç azınlık grubu dışındaki diğer grupların anadillerinde eğitim yasağı gibi haksızlıkların nasıl giderilebileceği ise bugüne kadar çözülemeyen ayrı bir hukukî, daha doğrusu politik bir sorun.

Azınlıklara uygulanan bu ayrımcılık, nüfus kayıtlarına gizli numaralar verilerek tescil edilmiş. Rumlar 1 numara, Ermeniler 2 numara, Yahudiler 3 numara ile belirlenmiş. İş bunlarla da bitmemiş; Lozan Barış Antlaşması dışında kalan ve azınlık sayılmayan Süryânîlere de 4 numara verilmiş. Bu gizli kayıtları, Ermeni okuluna yazdırılmak istenen çocuk olayı ile açığa çıkan Millî Eğitim yazısından ve Agos gazetesinin araştırmalarından öğreniyoruz. Yine Agos gazetesi mensubu Rober Koptaş, bir TV kanalında yaptığı konuşmada, numaralandırma işleminin 1, 2, 3 ve 4 numara ile sınırlı olmadığını, sınıflandırmanın 11 numaraya kadar çıktığını ifade ediyor. Bu numaralarda kimler olabilir, bilmiyoruz. Örneğin, din açısından Dönmeler, Alevîler, Ezîdîler; dil açısından Kürt lehçeleri, Çerkez lehçeleri, Arnavut, Lâz, Tatar, Pomak, Boşnak dilleri olabilir mi? Belki de biz Türkler 11 numarayızdır.

Bu gibi sınıflandırmaların Osmanlı’da olduğuna hiç ihtimâl vermiyorum. Ayrımcılığın Osmanlı’nın son yıllarında ve de İttihat ve Terakki Cemiyeti iktidarı tarafından başlatıldığı, yaptıkları diğer yüz kızartıcı icraatla kesinleşmiş durumdadır.

Ne var ki Cumhuriyet tarihimizde de bu gibi ayrımcılıklara her zaman tanık olmuşuzdur. Örneğin Varlık Vergisi listelerinde, vergi tarh edilecek kişi isimlerinin başına D (Dönme), G (Gayrimüslim) ve M (Müslüman) harfleri konmuş; Gayrimüslimlere fâhiş, Müslümanlara normal, Dönmelere Müslümanın 2 misli vergi tahakkuk ettirilmişti. Yine örneğin Kürtlere anadillerinde eğitim hakkı verilmemiş, buna karşın her türlü resmî görevlere sorunsuz kabul edilebilmişler; Lozan Barış Antlaşmasına göre azınlık statüsünde bulunan vatandaşlar ise anadillerinde eğitim haklarına sahipken, resmî görevlere alınmamış, serbest yaşamlarında çeşitli engellemelere göğüs germek zorunluluğunda kalmışlardır.

Ermeni asıllı bir dostumuzun kızı, Amerikan Koleji ve ardından Boğaziçi Üniversitesinin mümtaz bir öğrencisiyken, Dışişleri Bakanlığında görev alarak hariciye mesleğine intisap etmeği ideali olarak benimsemiş. Demek ki kızcağız, çalışkan ama çok da safmış. Babası kızına, bu idealinin gerçekleşemeyeceğini lisan-ı münasiple anlatmaya çalışmış ve kızını ikna edebilmiş. Kim bilir, bunun gibi daha ne örnekler vardır.

Kim ne derse desin; ben onu bunu bilmem. Ama devletimizin ve üst düzey bürokrasimizin bünyesinde hâlâ daha İttihatçılık rûhunun yaşadığını bilirim. Ben de bu devlet çarkının içinden geçtim, onun için de iyi bilirim.

Şimdi dönüp dolaşıp lâfı mimarîye getireceğim. Cami mimarîmizde, Bizans etkili de olsa orijinal ve klâsik Osmanlı mimarîsini, XVI’ncı ve XVII’nci yüzyıllarda Mimar Sinan ve devamı mimarlarla yakalamıştık. XVIII’inci ve XIX’uncu yüzyıllar Osmanlısı, hiç de gerici değildi, çağdaştı. Bu yüzyıllarda inşa edilen camiler, çağlarının mimarî akımlarını yansıtan camiler olmuştur. İlk kez Lâleli Camiinde Barok üslûbu denenmiş, ardından gelen camiler ve saraylar, çağlarının gerektirdiği üslûplarda inşa edilmişlerdir. Dolmabahçe, Ortaköy ve o dönemlerin diğer camilerini gözünüzün önüne getirin, onları yadırgıyor musunuz? Zannetmiyorum, üstelik umarım ki çok da güzel buluyorsunuzdur. Peki, bu mimarî anlayış nereye kadar devam etti? Söyleyeyim, İttihat-Terakki’nin iktidarına kadar. İttihat-Terakki’ye has milliyetçilik akımı, bütün bunları tu-kaka etti ve Birinci Ulusal Mimarlık akımını başlattı. Milliyetçi politika gereği olarak Mimar Kemalettin Bey, eserlerinde tekrar XVI’ncı asra döndü. Vedat Tek, Arif Hikmet Koyunoğlu gibi mimarlar, daha yaratıcı olsalar da İttihat-Terakki zihniyetinden kurtulamadılar.

Atatürk dönemi, bu mimarî gericiliğe son verdi; tekrar çağdaş mimarîye dönüldü. Tek partili İnönü dönemi, İkinci Ulusal Mimarlık akımını başlattı. Lâleli-Vezneciler’de İstanbul Üniversitesi Fen ve Edebiyat Fakülteleri ucubesi yapıldı. Demokrat Parti çağdaş mimarlık akımlarına kucak açtı; ilk örnek İstanbul Hilton oteli oldu. Modern mimarlık akımı ülkede yeniden mecra buldu, bu akım paralelinde birçok eser inşa edilme imkânına kavuştu. İşte yeni yönetimin tu-kaka ettiği Atatürk Kültür Merkezi bu akımın son temsilcisidir. Bu nedenle de mimarlık tarihimizde bir değer ifade eder.

Günümüzde, yine XVI’ncı asrın Sinan müsveddesi camileri ortaya çıktı. Bir de Selçuklu-Osmanlı mimarîsi teranesidir gidiyor. Cami dışında inşa edilen resmî yapılar, İstanbul Fen ve Edebiyat Fakültelerine rahmet okutuyor. Ne de olsa İ.Ü. Fen ve Edebiyat Fakültelerini yapan mimarlar ülkemizin iki ana mimarlık okulunun profesörleriydi. O yapının konseptini etkileyen millîlik ilkesine lâf ediyoruz; ama proporsiyon ve mimarî olgunluğunu da kabul ediyoruz. Nitekim aynı mimarlar az sonra ilke değiştirip Sultanahmet Adliye Sarayı projesini yapmışlardır.

Gel gelelim, yeni ucubelerin mimarları kimdir, mimarlık kariyerleri nedir, bilmiyoruz.

Ne demiştik? Tekrar söyleyelim, İttihat-Terakki rûhu her yerde ve her şeyde devam ediyor; mimarîde de devam ediyor.

Hâmiş

İttihatçı rûhun birçok şey gibi mimarîde de devam ettiği, tamamıyla kişisel fikrimdir. Bu kanımı ilk kez ve burada dile getiriyorum. Bir kısım okurlar ve meslektaşlar, özellikle mimarlık tarihçileri bu fikirlerimi abartılı veya politik bulur, kabul etmeyebilirler. Onlara da saygı duyarım.

Ne var ki politika ve sanat, özellikle mimarî, bütün dünyada beraberce, at başı yol almıştır.

yerguvenc@gmail.com

Yayın Tarihi : 5 Ağustos 2013 Pazartesi 14:08:02


Bu haber hakkında yorum yazmak ister misiniz?
Yorumlarınız
Dr. S. A IP: 95.15.244.xxx Tarih : 5.08.2013 20:25:01

Sayın Yılmaz Ergüvenç; Muhteşem sunumlarınızdan birini daha okumuş olduk; bu vesileyle de takdir duygularımı yineler, içten hürmetlerimi sunarım.  Belirteceklerimin, sunumunuza karşın kesinlikle tenakuz veya eleştiri olarak nitelendirilmemesini dileyerek, sadece bir anı olarak telakki edilmesini ve hoş görünüze sığınarak kabullenmesini istirham ederim. Sunumunuz bende şu çağrışımı yaptı ve bunu bir anım olarak sunmak gereğini duydum:  Muhterem Altemur Kılıç'a, kendileriyle görüşmek istediğimi belirtmiş ve de kendileri beni kabul etmişlerdi. İlk görüşmemde bana şu soruyu sormuştu: "- söyle bakalım, benim en iyi dostum kim idi ? !"  ; "- Şiar idi efendim"  diye cevap verdiğimde, gözlerinin nemlendiğini görmüştüm. Muhterem Kılıç bunun üzerine şu anısını bana anlatmıştı: "Şiar'ın babası, İttihat Terakçilerden Cavid Bey'in oğluydu. Cavid'bey, İzmir Suikastı ile ilgisi görülerek, babamın başkanlık yaptığı Ankara İstiklâl Mahkemesince idama mahkum edilmiş ve cezası infaz edilmişti. Şiar ile aynı yaşlarda idik. Kaderin cilvesine bak ki, Robert Kolej'e aynı zamanda kaydımızı yaptırmıştık. Sınıf öğretmeni bizleri aynı sırada, yan, yana oturtmuştu. Bu günden sonra kendisiyle olan arkadaşlığımız öylesine pekişmişti ki, içtiğimiz, yediğimiz ayrı gitmez olmuştu. Bugün 80 yaşlarındayız ve hâlâ görüşmeye devam etmekteyiz. (bu söyleşimiz 2003 veya 2004 yıllarında olmuştur) Şiar, bana daima şunu söylemiştir: "Babam, o zamanın şartlarını yerine getiremedi, Cumhuriyetçiler ise Mustafa Kemal Atatürk'ün önderliğinde daima gerçekleşen zaferlerin liderleri oldular. Ben de, daima Cumhuriyete sadık oldum ve Mustafa Kemal Atatürk'ü takdir ettim; kendisine karşı hiçbir kırgınlığım yoktur !"  (Şiar Yalçın, 17 Ekim 2010 yılında Ankara'da rahmetli olmuştur. Altemur Kılıç ise bugün Alanya'da ikamet etmektedir ve sağlık sorunları ile mücadele etmektedir; kendilerine ömürlenin uzun olmasını temenni ederim)


corrector IP: 58.172.236.xxx Tarih : 6.08.2013 18:46:48

Sayin Erguvenc hocam, bu ilginc ve dusundurucu uygulamalari bizlere aktardiginiz icin cok tesekurler.  Evet etnik halklarimiz dinlerinden dolayi magdur olmuslardir, edilmislerdir -ve elbette magdur da etmislerdir-.  ama sanirim hic bir ulus, musluman olmus Turkler kadar "din" magduru olmamistir kanimca.  Bence musevilesen Turklerin "kayiplari" bile bu kadar buyuk olmamistir.

 

Elbette, "irkcilik" ve/veya asil anlami "ummetcilik" olan "milliyetcilik" (yani "ulusalcilik" degil) insana zit yani ters dusen temelleri, yapilari ve islevleri nedeniyle; insanlari, "guzele", "dogruya", "optimale" vs ulastiracak arac uygun degildirler.  Lakin, politika ve sanatta ve -hic bilmedigim bir brans olarak fakat sanata yakinligi nedeliyle farz ediyorum- mimaride de izleri hep gorulmustur.

 

 Ote yandan, 'irkcilik, milliyetcilik, dincilik, esitcilik, feminism, vs gorusler ve bunlarin uygulamalari, tarihin hemen hemen her doneminde farkli dozlarda olmustur ve olacaktir' diye dusunuyorum.  Tarihin kulvarinda seyir ederken meydana gelen etki-tepkiler, buyumeler-dagilmalar, azalmalar cogalmalar vs ile bu goruslerin dozlari az cok belirleniyor olmali.  Bu dusunceme -herkese ders olsun ve bir daha hic olmasin istirhami ile- ornek olarak Uganda da (simdi Rwanda) meydana gelen ve simdi dunyada kimsenin konusmadigi Hutular ile Tutsilerin trajedisini gosterebilirim.  Dengeyi saglayan ogelerden biri bile degisirse (ortadan kalkar, buyur, kuculur vs) yeni dengeler ortaya cikiyor (latince buna "ceteris paribus" deniyor).

 

Ben "ulusalcilik" tanimini soyle yapmak istiyorum: yasanilan ulkenin sinirlari icindeki insanlarin, devlet icin degil ama bireyler olarak kendilerinin cikari ve mukafati icin, asgari mustereklerde, ortak hedeflerde ve  ulus olmanin bilincinde, niyetinde ve ifasindadir.  Maalesef, ulkeler arasinda sinirlar oldugu surece, bu yazdigim "ulusalcilik" tanimi her ulke icin gecerlidir ve olmak zorundadir. Hatta yuzyillardir basa oynayan ulkelerde "ulus yapan" (nation-building) projeler hep bulunur ve mumkun mertebe ulusun her kesiminden istirak ile bu gerceklestirilir.  Bu tanim vuku bulmuyor veya yanlis buluyor ise, o zaman her turlu istismar, somuru, talan, fasism, "gozu donmus etnisiteye yem olmak" vs de mumkun olur.


teoman törün IP: 78.179.163.xxx Tarih : 6.08.2013 19:09:25

Yılmazcığım nefis makaleni kutlarm. Şu anda uzun yazamıyorum. İzmirde, yarın .Adnan.Menderes .hyava .alanından gene Rusyaya müteveccihen yola çıkma teşebbüsü niyetindeyim. GENE UÇAK kaçırmazsam takip  etmekde olduğum .turizm acentesine taşaronu ile birlikde model sunmak üzere not da alacağım. Aşırı milliyetçiliğin CUMhuriyetimize sürdüğü lekeler, senin tesbit ettiğin gibi tamamen İttihat Terakki artıklarının marifetleridir. Şu anda tam metninin alamayacağım. .can Dündarın sık sık tekrarladığı  Atatürke ait bir beyan onun ne kadar sivil ve uygar düşüncelere sahip olduğunu gösteriyor. Gözlerinden öperim..  


yasar ertas IP: 5.61.150.xxx Tarih : 5.08.2013 17:14:39

ÖRNEK memlektten bir örnek  ki bu memleket demokrasinin d. sinde kalmamis bir demokrasi memleket olarak gecmektedir yillar önce yabanci is gücüne ihtayac olmus yabanci is gücü olarak cok kisileri davet etmis hatta bizim tabirle  davul zurna ile karsilamislar gel Zaman git Zaman o memlekette doganlar olmus her ne hikmetse cifte vatandaslik hala dogdu yerde  verilmemektedir  bu kisilerin bazilari caliskan bazilari yüksek okullara gitmeyi basarabilenlerle dolmus dolmuslukla dolmus derken sen buranin vatandasi degil   yasalara göre sen bu okula girmezsin sen bu görevi alamassin der ve derlermis  MANEVRA HAKKIN VAR ISE VATANDASLIKTAN CIKACAKSIN ONLARIN VATANDASI OLACAKSIN  buda bir cok problemi beraberinde getiriyor  orta yerde kala kaliniyor bu Problem bu zamanda koskoca sorun orta yerde duruyor bizim avrupa bakanimizda var o bakar biz bakariz hepimiz kör bakar  

yine o memlektte bir zamanlar dogu bloktan  (KOMINIZM )geli gelenler oldu  onlarda o zamanlar bazi kamu askeri vs. yerlere calisma icin bile olsa giremezlerdi  bir kac senede duvarlar kalkti kapilar acildi simdi ise bunlar o yerlere degil girmek bas koparan ali koparan oldular  bas koltuklara oturdular

bir gün türkün biri o memleketin vatandasligini almis bir is yerine is armak icin gitmis yeni nüfüs kagidini görevliye vermis  görevli bir nüfüz kagidina bir o kisinin yüzüne bakmis gene ona ALI demis merak etmis oda sormus neden gene  türk ismi ali  dedin demis kara sacinin renginde biyiklarindan  demis ve gülüsüp gecmisler

yine türkün biri o memleketin vatandaslik   belgesini alir ve kendini disari atar    tam o arda iki türk o memleketin halki icin agzindan geleni arkaya komaz  kötü konusurlarmis bunu duyanbizim yeni vatandas   kisi de yav demis daha 1 Saat olmadi buranin vatandasi olali   bu yabancilarla basim Belaya girecek demis