27
Ocak
2026
Salı
ANASAYFA

Politik Rejimler ve Mimarlık

Geçtiğimiz günlerdeki bir TV belgesel programında, Almanya’nın Berthesgaden sayfiye kentinde bulunan, Hitler’in sevgilisi Eva Braun’la dinlencelerini geçirdikleri dağ malikânesi ile bazı önemli Nazi erkânına ait köşklerin tümüyle yıkıldığını ve molozların, orman içinde yığınlar halinde durduğunu izledim. 

Her halde rejimin getirdiği sansür nedeniyle olsa gerek, malikâne ve köşklere ait hiçbir fotoğrafa, hiçbir yerde rastlamamış olmakla beraber, Hitler’in terasta, köpeği ile oturduğunu tesbit eden bir fotoğraf gördüğümü hayal meyal anımsıyorum. 

II’nci Dünya Savaşı sırasında bir çok Alman kentindeki sivil yerleşimler, uçaklardan atılan bombalarla tahrip edildi. Keza, Alman uçakları da Londra mahallelerini bombaladı. İnsan bunları düşününce, savaşın vahşete kadar varan acımasızlığı karşısında irkiliyor. Savaştan sonra, tiyatro, opera, kütüphane, kilise gibi kültürel ve dinsel yapılar, orijinali gibi aynı stilde yeniden inşa edildiler. Ama Berthesgaden’deki yapıları, aslına uygun olarak yeniden inşa etmeye kimsenin eli varmamış olsa gerek.

Tarih boyunca, savaşlarla işgal edilmiş kentlerin yağmalandığını, sonra da yakılıp yıkıldığını biliyoruz. Fatih Sultan Mehmet de Constantinopolis’in 53 gün süren kuşatmasının son günlerinde, askeri şevke getirmek amacı ile, yani mecburen, kentin 3 gün süre ile yağmalanmasına razı olmuş, ancak kentin tahrip edilmesine izin vermemişti. Ayasofya’dan kıymetli bir taşı sökmeye çalışan yeniçeriye hiç müsamaha göstermemesi, tarihe geçmiş bir olaydır.

Yaşadığımız günlerde dahi, Afganistan’daki Tâliban rejiminin eski pagan anıtlarını tahrip ettiklerini düşünürsek, 5,5 yüzyıl evvelki Osmanlı’nın uygarlığı ile ne kadar öğünsek yeridir.

Politik rejimlerle mimarlığın ilişkisine, meslek literatüründe pek rastlanmasa da, TV programının yaptığı çağrışımla, eskilerden günümüze kadar gelen politika – mimarlık ilişkilerini, aklıma geldiği kadarı ile yazmaya çalışacağım. (Tatilde, notlarımdan ve kütüphanemden uzakta olduğum için bazı hatalarım olursa, daha sonra düzeltmeme izin veriniz.)

Mısır mimarlığının, yaşamdan ölüme ve de ölüm sonrasına kadar firavunların tanrısallığına odaklandığını görüyoruz.

Eski Yunan’da, inşa edilmiş planlı kentlerde, pagan mitolojisinin egemen güçlerine adanmış mabetler, amfiteatr, odeon, kütüphane, okul gibi kültür, agora, belediye ve meclis gibi yönetim yapıları, politik rejimin gerektirdiği tesisler olarak yer almıştır. 

Roma’da, imparatorluğun eski dünyaya hakimiyetini belirleyen yapıtlar karşımıza çıkıyor. Demokratik rejim gereği senato yapıları, sosyal yaşantı gereği at ve araba yarışlarının tertiplendiği hipodromlar, gladyatör oyunları için Coliseum’lar, yollar, köprüler, su kemerleri, hep imparatorluk rejim ve kudretini belirten yapılar olmuştur. 

Doğu Roma’da (Bizans’da), erken Hristiyanlık döneminin ürünü olan, göksellik mertebesine erişmiş Ayasofya, bir çok yarışmalara sahne olmuş Hipodrom, yine imparatorluğun politik rejimini ve kudretini ifade eden yapıtlardır.

Osmanlı’nın imparatorluk hüviyetini Topkapı Sarayı’ndan, resmî dinini selatin camilerinden, kültürel düzeyini külliyelerdeki eğitim ve sağaltım tesislerinden takdir edebiliyoruz. 

Hind, Çin, Japonya gibi Uzak Doğu ülkeleri, dinsel ve felsefî değerlerini yansıtan muhteşem pagodaları, yalın yaşam biçiminin aynası sivil mimari yapıtları ile ayrı bir âlemi yansıtıyor.

Avrupa’da, dinsel dogmalara saplanmış karanlık orta çağın yapıtlarındaki romanesk ve gotik kiliseler, alabildiğine yükselen iç mekânları ile insanları eziyor. Yine o dönemlerde, elipsoit formdaki yapılarda, F.1 odak noktasında duran papaz, etkilemek istediği kişiyi F.2 odak noktasında durdurarak, F.1 noktasında konuşur, akustik yansıma ile F.2 noktasında toplanan gür sesi kulağının dibinde işiten kişi, papazda doğa üstü güçler olduğuna vehmederdi. Burada, geometrinin ve mimarlığın kötüye kullanıldığını görüyoruz. 

Hümanist düşünce sisteminin ürünü Rönesans mimarisi, kudretli kilisenin ve ticaretle zenginleşen ve de gelişen kültürleri ile kent devletlerinde söz sahibi olan burjuva sınıfının desteği ile şaheser yapıtlar verebilmiştir. Krallık rejimlerinin halkı oyalayıcı ve aldatıcı mimarisi, barok – rokoko – ampir stilleri de döneminin politik özelliklerini yansıtmış oluyor. 

Erken XX’nci yüzyıl Avrupa’sında yararcılık akımları sonucu olarak işlev (fonksiyon) mimarisi ortaya çıktı. Bu konu üzerinde biraz ayrıntıya girelim: Almanya, Weimar’da kurulan Bauhaus Mimarlık ve Güzel Sanatlar Okulu, modern mimarlık alanında önemli bir adım olmuştur. Okulun kurucusu Walter Gropius, 1919’daki manifestosunda: ‘Geleceğin yapılarını yaratalım; yapılar, yeni bir fikrin kristalleşmiş simgesi gibi milyonlarca işçinin ellerinden gökyüzüne doğru yükselecektir.’ diyordu. Okulda, Mies van der Roche, Bruno Taut, Richard Neutra ve daha bir çok mimar, Fransa’da Le Corbusier aynı fikirlerle akılcı (rasyonalist) mimariyi oluşturdular. 

İşte burada politik rejim devreye girdi. Nazi rejimindeki Almanya, mimarlığı bireye hizmet açısından görmüyor, devleti yücelten ve de insanı ezen bir haşmet aracı olarak kullanmak istiyordu. Bu nedenle, işlevci ve akılcı modern mimarlık düşüncesinin yaratıcıları olan Bauhaus mimarlarını ülkeden kovdu. İşte bu mimarlar ABD demokrasisi içinde hayat buldular, fikirlerini geliştirdiler, dünyanın gıpta ile andığı gökdelenleri ve diğer yapıtları yaratma olanağına kavuştular. Almanya’da Hitler, baş mimarı Albert Speer eli ile, hayal ettiği ‘üstün ırk’ toplumunu yansıtacağına inandığı, anıtsal yapılar yaptırıyordu. 

Hitler, esasen resim sanatına olduğu kadar mimarlığa da meraklı idi. Alman orduları, Paris’i işgal ettiği zaman, Paris’e gitmiş, Madelaine (Madlen) Kilisesi’ni gezmiş. Kendisine refakat eden ve bina hakkında bilgi vermek isteyen papazın hayret dolu bakışları arasında, ilk defa gördüğü kiliseyi, sanki kendisi inşa etmiş gibi tüm detaylarına kadar, nerede ne var, bilerek ve anlatarak dolaşmış. Binayı mimari projelerinden ve tarihçesinden tanıyormuş. 

Faşist İtalya’da Duçe (Mussolini) de mimarlığa meraklı idi. Roma’nın imarına el attı. Bu gün, San Pietro bazilikasına giden geniş bulvarın orta kısmında, o zamanlar yapı adaları vardı. Yani, bazilikaya dar yollardan gidilebiliyor, yapıyı uzaktan görme olanağı bulunmuyordu. Duçe’nin emri ile orta yapı adaları yıktırıldı, iki dar yol arası bulvar haline geldi. Bu ise, mimarlık sanatında önemli bir yeri olan ‘sürpriz etkisi’ni yok etti. Yani, dar bir mekândan yürüyerek, birden bire karşınıza çıkıveren büyük yapının insanlar üzerindeki muhteşemlik etkisi kalmadı. Onun içindir ki turist rehberleri, yine aynı etkiyi insanlara yaşatmak amacı ile yan yolları kullanıyor, böylece yapıyı birden bire turistlerin karşısına çıkararak aynı etkiyi sağlamaya çalışıyorlar. (Bu konuyu Mimarlık Tarihi hocamız Prof. Paulo Verzone bizlere tahtaya planlarını çizerek anlatmıştı.) 

Yine Mussolini, çalışma ve elçi kabul salonunu çok yüksek tavanlı ve çok derin boyda yaptırmış. Çift kanatlı kapının iki muhafız tarafından açılarak büyük hole dahil olan ve yol halısı üzerinden yürüyerek adeta ufukta bekleyen Mussolini’ye ulaşmaya çalışan kişi, ortamdan etkilenerek yürümesini şaşırırmış. 

Sovyet mimarlığı, özel mülkiyet sorunları yaşanmadığı için, kentlerde geniş bulvarlar açmış, yine geometrik nizama uygun, muntazam bloklar inşa etme olanağına kavuşmuştur. Zaten Çarlık Rusyası’ndan beri oluşmuş yüksek kültür düzeyi, çirkin yapılaşmalara cevaz vermiyordu. 

Akılcı – işlevci - modern mimari, Brezilya Cumhurbaşkanı Kubiçek döneminde, yoktan var edilen başkent Brasilia’da mimar Oscar Niemeyer’le büyük bir uygulama alanı buldu. Mimar, mimarlığı ‘Sosyal koşullarla teknik olanakların bir araya getirilmesi sanatı’ şeklinde tarif ediyordu. Cumhurbaşkanı, modern mimari hayranı idi. Yeni başkent, Lucia Costa’nın motor trafiğine göre ayarlanmış şehir planı, kuvvetler ayrılığını (yasama – yürütme – yargı) simgeleyen kitlesi ile Meclis Binası, Cumhurbaşkanlığı Sarayı, bakanlık binaları ve bakanlıklar içinde ayrı bir anıtsallığı olan Adalet Bakanlığı gibi yapılarla, modern Brezilya devletini ve rejimini simgeliyor.

Bizim Ankara’mız da, büyük köy mertebesindeki eski yerleşimi dikkate almazsak, yoktan var edilmiş bir başkenttir. Osmanlı’nın son dönemlerinde Kemalettin, Vedat Tek, Arif Hikmet Koyunoğlu gibi önemli mimarların, İttihat Terakki milliyetçiliğine paralel olarak başlattığı ‘Millî Mimari’ akımı, klâsik Osmanlı mimarisindeki özgün biçim, üslûp ve ayrıntıları, çağdaş yapılarda da kullanmayı amaçlıyordu. Bu mimarlar, yeni başkent Ankara’da da aynı üslûbun devamı yapılar ortaya çıkardılar. Ancak, Osmanlı hanedanına son vermiş, devrimlerle çağdaşlık yoluna girmiş Cumhuriyet rejiminde, mimarlık sanatının ‘Son Osmanlı’yı devam ettirmesi, eski tabirle ‘eşyanın tabiatı’na aykırı idi. Nazizm ve Faşizm dışındaki Avrupa’da ve de Amerika’da uygulanan akılcı – işlevci – modern mimarlık akımlarının ‘Modern Türkiye’yi etkilememesi düşünülemezdi. Atatürk’ün arzusu da Ankara’yı bir Batı kenti haline getirmekti. 

Ancak, yurdumuzda bu anlayışta mimar, şehirci ve de mimarlık okulu olmadığı içindir ki, Ankara’nın kent planlamasını Hermann Jansen yaptı. Jansen, yaptığı etütlere göre, kentin başkent olmadan öte, başka hiçbir ekonomik ve sınai özelliğinin bulunmadığını, bu faktörler açısından gelecekte de fazla gelişemeyeceğini düşünmüş, eski yerleşimle Çankaya arasındaki omurga yol (Atatürk Bulvarı) çevresine yerleşen, sadece Yenişehir – Kavaklıdere semtinden ibaret ve 30 bin nüfuslu bir başkent planlamıştı. Atatürk, planları gördü ve ‘Hayır Profesör, yanılıyorsunuz, kenti 300 bin nüfusa göre planlayınız.’ dedi. Nitekim Ankara, resmî ve bürokratik yapıları dışında, sergievi, tiyatrosu, operası, konservatuarı, yüksek okulları ve bahçeli evleri ile mütevazi, ama şirin ve uygar bir kent haline geldi. Bu günün milyonluk mega kentini o zaman hiç kimse düşünemezdi. Yine başkentte, Ernest Egli, Clemens Holzmeister, Bruno Taut gibi Nazi rejiminden kaçmış mimarlar önemli yapılara imza attılar. Bu hocaların Güzel Sanatlar Akademisi’nde yetiştirdiği Seyfi Arkan, Şevki Balmumcu ve de diğer önemli Türk mimarları çağdaş stilleri ile Ankara’ya güzel yapılar kazandırdılar. 

İnönü dönemi politikasının Atatürk’ten farklı anlayışta bir Cumhuriyet rejimi uygulaması, mimarlık sanatını da etkiledi. Almanya’nın nasyonal sosyalist, İtalya’nın faşist rejimlerinin totaliter düşünce sistemi ürünü mimarlık stilleri, yurdumuzu da etkileyerek ‘İkinci Ulusal Mimarlık’ dönemini başlattı. Böylece Ankara’dan uzaklaştırılan son Osmanlı mimarlarının seçmecilik ilkeleri tekrar revaç buldu. 

Bu dönem 1950 yılına, Demokrat Parti’nin iktidara gelmesine kadar sürdü. Çok partili rejimle demokrasiye geçiş ve liberal sistemin benimsenmesi, mimarlık sanatına da yansıdı. Bu tarihe kadarki devletçi politikaların sonucu, önemli mimarlık yapıtları hep devlet eli ile yaptırılan resmî binalar olmuştur. Özel sektörün önünün açılması ile sivil mimari yapıtları ortaya çıkmaya başlamış, Amerika’dan esen rüzgârlarla gelen modern mimari, ikinci ulusal mimari akımını sona erdirmiştir. Modern mimarinin Türkiye’deki öncüsü, İstanbul Hilton Oteli’dir.

1960 ihtilâlinin ‘ülkü ve kültür birliği’ lâfları ile belirlenen yeni rejimi, mimarlıkta da rasyonalizmden kısmen ayrılma yaratmış, modüler sistemde parçalı kitle etütleri ile beraber yöresellik arayışlarına girişilmiştir.

1970 – 80’lerin sosyal çalkantılı toplumundaki düzensizlik, mimarlıkta da kendini göstermiş, kentlerdeki plansız ve sağlıksız büyümeler, politik ödünlerle cesaret bulan gecekondulaşma, arsa spekülâsyonları, rant çıkarları ile şekillenen biçimsiz binalar, bu döneme damgasını vurmuştur. 

1970’lerin Avrupa’sında başlayan post-modernist akımlar, 1970 -80 arasında yaşanan kaos nedeni ile olsa gerek, yurdumuza 10 yıllık gecikme ile geldi. 1980 ihtilâli sonucu yaşadığımız kültürel yozlaşma, mimarlık sanatına da yansıdı. Bu dönemin başarılı projeleri, bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar azdır.

Özal döneminde, liberalizme açılma, ekonomideki radikal kararlar, turizme verilen önemle mimaride yeni bir atılım dönemi başladı. Bu dönemde özel sektörün başarılı ofis yapıları ile yeni oteller ve tatil köyleri projelerinde, dikkate değer ilerlemeler kaydedildi. 

Son yılların olumlu yanlarından biri, tarihi ve eski sivil mimari yapıtlarının tekrar değer kazanmasıdır. Bir zamanlar yüzüne bakılmayan, adeta tu kaka edilmiş tarihî apartmanlar ve eski evler aydın kesimin, köşk ve yalılar yeni burjuvaların restore ve renöveleri ile hayata geçirilmiştir. Bu arada son yılların en dikkate değer olayı, lüks konut inşaatındaki patlamadır. Bu konutlarda modern teknoloji ürünü sistemler ve malzemeler uygulanıyor. Konut müteahhitleri, birbirleri ile rekabet içinde, mimarlara ne kadar fantastik proje yaptırırlarsa o kadar kolay satabilecekleri inancı içinde, renkli site perspektifleri ile tam sayfa halinde gazete reklâmlarında arz-ı endam ediyorlar. İnşa edilen lüks ve akıllı yapılar, büyük bedeller ödeyebilen bir müşteri profilinin varlığına işaret ediyor. Diğer yandan toplu konut projeleri de aynı hızla inşa ediliyor. Henüz ufukta görülen ‘mortgage’ kredi sistemi beklentisi ile bankalardan alınabilen düşük faizli ve uzun vadeli krediler, bu sektörü de canlı tutacağa benziyor. Tabii ki, ekonomik istikrarın bozulmaması şartı ile…

Dînî mimaride cami yapıları için, iktidara yakın belediyelerin gayreti ile prestijli arsa ve arazilerin tahsis edilmesine karşın, Osmanlı’nın tekrarı dahi diyemiyeceğimiz, çok kötü kopyaların yapımına devam edilegeliyor. Bu konuda Fas, Cezayir, Suudi Arabistan kadar bile başarılı olamıyoruz.

Saygıdeğer ağabeyimiz Prof. Hulusi Güngör’ün mimarlık ofisinde ‘İyi binayı iyi mal sahibi yapar’ şeklinde bir duvar yazısı vardı. Bu yazının değerini şimdi çok daha iyi anlıyorum. Bu yaşa kadarki deneyimlerimiz göstermiştir ki, şehircilik ve mimarlık projelerinin başarısında, işveren daire ve mal sahiplerinin görgü, bilgi ve kültür düzeylerinin önemli rolü olmaktadır. 

                                                                                                                                                          yerguvenc@superonline.com

Yayın Tarihi : 23 Haziran 2006 Cuma 20:17:59
Güncelleme :23 Haziran 2006 Cuma 20:22:48


Bu haber hakkında yorum yazmak ister misiniz?
Yorumlarınız
ErdemYücel IP: 195.174.35.xxx Tarih : 7.07.2006 18:34:33
Politik düşüncenin totaliter rejimlerde mimariye nasıl yansıdığını örnekleriyle gözler önüne seren Y. Ergüvenç'in görüşlerine içtenlikle katılıyorum. Gerçekte bir kitap konusu olabilecek bu incemeyi bir makale çerçevesinde çok güzel komprime olarak okuyuculara sunmuş. Sanırım pek çok mimar,sanat tarıhçı ve öğretim üyesi bu makaleden yararlanmalıdır. Başarılarla. Erdem Yücel