27
Ocak
2026
Salı
ANASAYFA

Resmî törenlerden halkın törenlerine

Son yıllardaki zaman akışı içinde belki de bâzılarımızın farkına varmadığı ilginç olaylar yaşıyoruz. Bu gibi olayların başlıcası şüphesiz ki ‘’Taksim Gezi olayları’’ ve paralelinde gelişen ve ülke çapında yayılan ‘’Gezi ruhu’’ olmuştur. ’’Altı okçu Kemalistler’’ dışında gelişen bu ruhla, ‘’tam bağımsızlık’’, ‘’ulusal egemenlik’’ ve ‘’muasır medeniyet’’ ilkeleri yeniden anlam kazanmış, kişi özgürlüğü ve insan hakları arayışı ön plana çıkmış bulunuyor.

Yakın zamanlara kadar devletin vesayeti altında ve resmî prosedür içinde kutlanan Cumhuriyet’in önemli günleri ve Atamızın ölüm günü anmaları, artık halka mâl olmuştur. Hükümetin, Millî Mücadele kahramanı Mustafa Kemal adına vurgu yapmasına rağmen, Atatürk devrimleri karşıtı olarak nitelenebilecek tutum ve davranışları, daha pek çok olay, halkın, özellikle gençliğin bilinçlenmesine, millî bayramlarımızın resmî prosedür dışında, birlik ve beraberlik içinde kutlanmasının, 10 Kasım günlerinde Anıtkabir’e tâzim ziyaretlerinin artış göstermesinin nedeni olarak yorumlanabilir.

Şimdi izninizle epey eskilere, resmî bayram kutlamalarına gidelim. Babamın görev yaptığı Afyonkarahisar’da geçen ilkokul ve ortaokul öğrenciliğimde, millî bayramlardan bir ay evvelinden jimnastik derslerinde askerî nizam geçit resmi tâlimlerine başlardık. Cumhuriyet Bayramı sabahları okuldan çıkar, tören kortejine katılır, tribünde sıralanmış bulunan siyah melon şapkalı ve bonjur giysili vali ve diğer zevatın, ‘’grand üniforma’’ kuşanmış general ve subayların bulunduğu tribünün önünden geçerken, jimnastik hocamızın ‘’Dikkat! Sağa bak’’ komutu ile ellerimizi iki yana yapıştırır, kaz adımlarına geçer, başımızı şiddetle sağ omuzumuza çevirir, protokola bakar ve bu arada göz ucuyla babamı gözlerdim. Neyse ki boyumun emsallerime nazaran daha uzamasından sonra, bir arkadaşımla beraber görevlendirildiğim Utku Anıtına çıkıp, önünde tâzimle selâm verip okulun çelengini koyar, böylece resm-i geçide iştirakten kurtulmuş olurduk.

Dahası var. Şehir ve kasabaların kurtuluş günlerinde düzenlenen törenlerde, Yunan askerini yere yatırıp süngüleme gösterileri yapılır, kılıç-kalkan ekibinin ardından askerî resm-i geçit başlardı.

Aradan yıllar geçti. Kader, resmî törenlerde bu abd-i âciz kulunuza da protokol tribünlerinde yer verdi. Artık öğrenci ve ordu birliklerinin ardından, lağvedilmiş süvari alayları yerine sıra sıra tanklar geçiyordu. Evvelâ atların, sonra zırhlı araçların çektiği top arabaları ise yerlerini füze rampalarına bırakmıştı.

Malazgirt, 26 Ağustos 1071 tarihinde Alpaslan komutasındaki Selçuklu ordularının Roma ordusunu, İmparator Romen Diyojen’i mağlub eden ve Türk’e Anadolu’nun kapılarını açan savaşın cereyan ettiği yöre ve bugünün kasabasıdır. Malazgirt’e yapılacak anıt, savaşla açılan Anadolu kapısını ve Selçuklu mimarisini çağrıştıracak bir tema içermeliydi. Görevli olarak Alay Komutanıyla tepelere çıktık, bize savaşın cereyan ettiği ovayı ve Alpaslan’ın askerî tâbiyesini anlattı. Biz de olayı gözümüzde canlandırdık ve anıtın yerini tesbit ettik. Şimdi anımsamıyorum, o dönem Malazgirt ya ilçe değildi ya da Kaymakam yoktu. Belediye Başkanını ziyaret ettik. Gelişimizin nedenini ve vardığımız sonuçları anlattık. Ne var ki Başkan, bu girişimden hiç de hoşnut değildi. Adamda Doğunun misafirperverliğinden eser yoktu; üstelik nefret kusuyordu. ‘’Size kalacak yer tavsiye edemem; bir otelimiz var ama orda bitlenirsiniz’’ dedi. Kasabadan sorumlu belediye başkanı şecaat arz ederken sirkatin söylüyordu. Biz zaten Malazgirt’te kalmayacağımızı, Karayolları misafirhanesine gideceğimizi söyledik. ‘’Gelmişken şehri dolaşın da fakirliğin ne demek olduğunu gözlerinizle görün’’ dedi. Albay, bize dönerek ‘’Siz bakmayın Başkana, kendisi ve aşireti çok zengindir, sayısız davarları vardır’’ dedi. Başkan ‘’Albay, seni muhasebeci tuttuğumu hatırlamıyorum’’ dedi. Başkanın kültür ve görgüsü, daha fazlasına yetmiyor, bilinçaltından reaksiyon gösteriyordu. Daha fazla kalamazdık, benim bir işaretimle olay çıkmadan kendimizi dışarıya attık.

Şimdi düşünüyorum da Kürtler, Türklere Malazgirt kapısı açılmadan evvel de bu topraklarda yaşıyorlardı. Kürt asıllı Belediye Başkanı Malazgirt’e yapılacak anıta da, her 26 Ağustos günü temsîlî de olsa, anıtın muhteşem kapısı altından Anadolu’ya girecek Türk ordusunun resm-i geçidine de sempati duymuyordu.

Daha sonra dinlenme amacıyla uğradığımız Patnos’daki Sunay Garnizonunda, Malazgirt’te gördüğümüz muameleyi Paşaya anlattığımızda hiç şaşırmadı. ‘’Arkadaşlar, size üzülerek bir hakikati îtiraf edeyim, biz burada Cumhuriyet Bayramı resm-i geçitlerinde askerin ve asker ailelerinin önünden asker geçiriyoruz. Halk evlerine kapanıyor, sokağa bile çıkmıyor. Çoğunluk iyi niyetlidir; ama ne yapsın zavallılar, bir avuç teröriste boyun eğiyorlar’’ demişti. Burada bir noktaya değinmeden geçemeyeceğim. Garnizonla dış kasaba arasında dağlar kadar fark vardı. Ordu evi ve restoranında dekor, müzik, yemek kalitesi ve servis Hilton’u aratmıyordu. Keza subay lojmanları da Garnizon içindeydi. Dış dünya ile dikenli teller ve nöbetçilerle ayrılmış ağaçlı, çim sahalı bir Garnizon. Halkın yaşadığı mezbele yerleşimle arasındaki tezat, insanı dehşete düşürüyordu. Mağara tipinde, pencere ve kapısında doğrama ve cam bulunmayan, açıklıkları kilimle örtülmüş, tek hacimde 8-10 çocuğun yaşadığı evler gördük; insanlığımızdan utandık.

Evet, sen Anadolu’ya gelmişsin, gücünle, dilinle başat eleman olmuşsun. Kültürün, sanatın, mimarîn ile Anadolu’ya Türk damgasını vurmuşsun. Devlet olma yeteneğinle yerli halkı yönetimin altına almışsın. Yöre halkı, hayvancılıkla geçiniyor, ihtiyaçlarını Roma ve Yahudi tüccarlardan temin ediyordu. Yine de kendine özel kültürleri, düşünürleri, şairleri, dengbejleri vardı. Her aşiret kendi bölgesinde özerk olmak istiyordu. Zapt-ı rapt altına girmiyorlar, yarı ömürleri sonuçta akim kalan isyanlarla geçiyordu. Ne var ki birlik olamıyorlar, aşiretlerdeki cehalet ve taassup, aralarında düşmanlığa varan sürtüşmelere neden oluyor, bu da Osmanlı’nın işine geliyordu. Kentlerde süflî işlerde çalışmış, yerleşim yerleri kendi hallerine bırakılmıştı. Bu oluşum aşağı yukarı Cumhuriyette de devam etti.

Ama devir değişti. Son yıllarda feodalizmin gevşemesi, eğitim düzeylerinin yükselmesi sonucu, anadil ve ulus bilincini geliştirdiler. Artık elektronik iletişim dönemindeyiz. Herkese eşit davranacak, herkese eşit olanaklar sunacaksınız. Yaşam koşullarını olabildiğince eşitleyeceksiniz. Herkese özgürlüğün yollarını açacaksınız.

Gâliba konuyu biraz dağıttık. Sadede gelelim. Ne demiştik? Resmî bayramlarımızda âdet yerini bulsun kabîlinden de olsa yine resmî törenler yapılıyor. Allah bilir, belki de bir süre sonra nasıl kaldırabiliriz diye düşünüyorlardır. Buna karşın büyük kentlerimizde hiçbir zorunluluk olmadan halk, bayraklarla ve Atatürk posterleriyle ana caddelere çıkıyor. Geceleri fener alayları tertipliyor.

10 Kasım günleri Anıtkabir’de zoraki yapılan resmî törenler dışında halkın resen gerçekleştirdiği Anıtkabir ziyaretleri, her yılki 400-500 binlerden, bu yıl milyonun üzerine, bir milyon 89 bin 615 kişiye ulaşmış bulunuyor.

İşin en güzel yanı, Taksim Gezi Parkında, kız-erkek, yaşlı-genç, Türk-Kürt, tesettürlü-açık giyimli, dindar-ateist, liberal-sosyalist halkın hiçbir ayrım gütmeden, ideal ve gönül birliği içinde olması idi. Ne yazıktır ki hükümet bu güzelliklerin ya farkına varmadı, ya da işine gelmedi. Şiddeti tercih etti; ellerine geçmiş bir fırsatı kaçırdı. Yazık oldu.

yerguvenc@gmail.com  
 

Yayın Tarihi : 19 Kasım 2013 Salı 09:21:24


Bu haber hakkında yorum yazmak ister misiniz?
Yorumlarınız
Dr. S.A. IP: 95.15.68.xxx Tarih : 24.11.2013 18:57:29

Muhterem Yılmaz Ergüvenç, toplumumuzdaki tüm kesimlerin anlayabileceği şekilde gerekli sunumunu yapmış; Muhterem Teoman Törün de, bu sunuma karşın yaptığı eklentiyle konunun anlamını pekiştirmiş. Bunlara ilaveten bir söz söylemek, artık, bizlerin haddimize değildir. (kendilerine içten hürmetlerimi sunarım)


Teoman Törün IP: 88.253.125.xxx Tarih : 19.11.2013 12:05:35

Yasakları kaldırma ve çoğulculuk iddiası ile yola çıkan ya da kendini öyle satan Başbakan baş örtüsü yasağını kaldırttı fakat "ulusal andı" yasaklattı; hane masuniyetini ağır şekilde ihlâl eden.denetimlere gitti. Bizim de havsalamız almayan muhafazakâr--liberal ittifakını çökertti. Yazar Armağan Öztürk'ün değindiği gibi farklı yaşam tarzlarına eşitlikçi şekilde saygı duyan bir anlayışı içselleştiremedi. Atatürkçülerin terviç ettiği bazı yasaklamaları ve denetimleri eleştirip, bazı kesimleri ötekileştirdiğini ileri sürerken o da Kemalistlerin ve liberallerin yaşam tarzlarını ÖTEKİLEŞTİRDİ.  Bunu biber gazları ve tomalarla müeyyidelendirdi. Ey, sosyal Demokratlar bütün yasak ve baskıların kaldırılmasını hedef edinin. Bunu Rahmetli Erdal İnönü uygulamaya koymaya çalışmıştı. Ama 1991 tarihindeki Meclis kürsüsüne yapılan anti-demokratik saldırı her şeyi berbat etti.  Sosyal Barış politikasını sürdürmek isteyen Murat Karayalçın'ın da o günlerin şartlarında gücü yetmedi. Ve ülke kan gölüne döndü. Alt tabaka yurttaşların da yazarın sözünü ettiği nadan ve fırsatçı Malazgirt Belediye Başkanı benzerleri ağalarin da kalplerine kin tohumları ekildi. Artık isteyenin başörtü takmasına, isteyenin "ulusal and" töreni düzenlemesine, istemeyenin bundan muaf tutulmasına hoşgörü gösterme olgunluğuna eriştiğimizi sanıyorum. Tanrı tüm fikir farklılıkları ile birlikde hepimizi  korusun. Caniler, katiller, insanlık suçu işleyenler dışında tüm hapisaneler boşalsın.