27
Ocak
2026
Salı
ANASAYFA

Sansaryan Hanı

‘’İstanbul Eminönü’ndeki tarihî Sansaryan Hanının kullanımı 70 yıldır devlete ait. Geçtiğimiz günlerde Ermeni Patrikhanesi, hanın önce 3’üncü şahıslara devredilmemesi için mahkemeye başvuru yapmıştı. Başvuru sonrasında ‘’tedbir kararı’’* alınmıştı. Patrikhane, daha sonra hanın kiralanmaması için tekrar mahkemeye başvurdu. Mahkeme, hem bu başvuruyu reddetti, hem de tedbir kararını kaldırdı. Kararın ardından Sansaryan Hanı, otel yapılmak üzere kiraya verilebilecek.’’ (CNN Turk, 17 Temmuz 2013 haberi.)

(* ‘’Tedbir kararı’’ adlî yargılamalarda, dava konusu şeyin el değiştirmesi veye yok edilmesini önlemek için talep üzerine mahkeme tarafından alınan önlem.)

 

‘’Sansaryan Hanı, Ermeni Patrikhanesine iade davası sürdüğü halde ihaleye çıkarıldı. Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından yapılan ihale duyurusu Resmî Gazetede yayınlandı. 18 Temmuzda yapılacak ihaleyle hanın kullanım hakkının 50 yıllığına Patrikhaneye verileceği söylentisi de şimdilik ortadan kalkmış oldu. 11 milyon 660 bin TL onarım bedeli belirlenen bina, 20 yıllığına kiralanacak. Patrikhane Emlâk Komisyonu üyesi Şahin Gezer, duruma tepki göstererek ‘Bu vakfın mütevelli heyeti başkanı günün patriğidir. Vakıf, çocukların daha iyi eğitim alması için kuruldu’ demiştir.’’ (Agos gazetesi, 5 Temmuz 2013, Rober Koptaş haberi.)

Neler oluyor Allah aşkına? Bileniniz var mı? Bende sadece işkence hane çağrışımları yapan bu han hakkında sağdan soldan topladığım bazı bilgileri burada sizinle paylaşmak istiyorum.

İlk dikkatimi çeken husus, 5 Temmuz tarihli Agos’ta bildirilen ihale tarihinin 18 Temmuz, CNN’de bildirilen mahkeme kararı tarihinin 17 Temmuz veya daha evveli olması; insanın aklına ister istemez ‘’yangından mal kaçırma’’ özdeyişini getiriyor. Bilmiyorum, belki de yargılamanın normal seyri böyledir.

Sansaryan Hanı, Mıgırdıç Sansaryan adlı bir Osmanlı vatandaşı tarafından 1895 yılında yaptırıldı. İş hanının, Erzurum’daki yetim ve fakir çocuklara eğitim veren ve bakımlarını sağlayan Madam Kasapyan’a ait yatılı okul vakfına kiralarla destek amacını taşıdığı, hattâ 1915’de el konmuş olan bu okulda, sonradan Erzurum Kongresinin toplandığı ifade ediliyor. Ama bu konuya ait bir belge gösterilemiyor. (fikir7.com)

Sansaryan Hanının yönetim hakkı (?), 1909 yılında Ermeni Patrikliğine devredilmiş. 1909 yılına ait Patriklik kayıtlarında tapu kaydı varmış. 1915 yılının kara günlerinde Osmanlı, (İttihat-Terakki), Sansaryan Hanına el koymuş. 1918 yılında İstanbul’un işgalinden sonra hanın mülkiyeti aslî sahiplerine iade edilmiş ve İngiliz işgal kuvvetleri kumandanlığı hanı kiralayarak burada bir istihbarat bürosunu kurmuş. (fikir7.com).

Cumhuriyet döneminde, 1928 yılında İstanbul İl Özel İdaresi (o zamanki adıyla Muhasebe-i Hususiye) Patrikhane yönetimindeki hanın gelirlerine el koymuş. O dönemde ve 20 yıl evveline kadar bina vergilerini Özel İdareler toplardı; bu hak sonradan belediyelere geçti. Niçin el koydular? Vergi borcu mu vardı, tezyid-i kira takdiri mi yaptılar, bilmiyorum. Patriklik dâvâ açmış; dâvâ 1932 yılında Patriklik lehine sonuçlanmış. Ne var ki Özel İdare 1935 yılında karşı dâvâ açmış ve devlet hana tekrar el koymuş. Han, daha sonra Vakıflar Genel Müdürlüğüne devredilmiş. (Agos gazetesi haberi). Hukukçu olmadığım için bu işlemlerin izâhını yapamayacağım.

Yalnız bildiğim bir şey varsa, ülkemizde bâzı tapu kayıtları devlet sırrına girer; mülkün aslî mâliklerinden yeni mâliklerine intikal şekli açıklanmaz. Mübadeleye tâbî tutulan Rum mülklerinin kayıtları açıktır. Çünkü burada yapılan işlem uluslararası anlaşma ile açıklık kazanmıştır. 1915 olaylarından sonra terk edilen mülklerin ne olduğu ise devlet sırrıdır.

Her ne ise, biz konumuza dönelim: Hanın mimarı Hovsep Aznavur’dur. Hovsep Aznavur (1845-1935), 1867’de Londra’dan İstanbul’a gelmiş, yerleşmiş, 1914’de Kahire’ye nakl-i mekân etmiş ve orada ölmüştür. İstanbul’da Cibali Tütün Fabrikası (şimdi Kadir Has Üniversitesi), Haliç’deki Stevan Sveti Bulgar Kilisesi, İstiklâl Caddesindeki Mısır Apartmanı, Tepebaşı Dram Tiyatrosu (yandı) gibi güzel eserlerin mimarıdır. Sansaryan Hanı da döneminin mimari akımlarını yansıtan neoklâsik üslûpta güzel bir tarihî eserdir. Giriş holünden sonra geniş bir iç avluya geçilir. Üst katlara çıkan kâgir merdivenler avluya bakan çepeçevre açık koridor-galerilere ulaşır. Galerilerden çepeçevre sıralanan odalara geçilir. Ayrıca bodrum katı vardır.

Bina devlete intikal ettikten sonra evvelâ Adliye, sonra Emniyet Müdürlüğü, daha sonra özel ofisler, özellikle avukatlık büroları tarafından kullanılmıştır. Çağlayan Adliye Sarayı açıldıktan sonra avukatlık büroları, hanı terk etmeye başlamış, nihayet otel olmasına karar verilmiştir. Kimin malını kime veriyorsun, ayrı bir hikâye, daha doğrusu hukukî bir sorundur.

Sansaryan Hanı, ününü İstanbul Emniyet Müdürlüğüne borçludur. Ben, sadece ikinci kattaki Pasaport Şubesini bilirim; zaten üst kattaki Siyasi Şube koridorlarında ilgililer dışında kimse dolaşamaz, sorgu odalarını merak edenler de ‘’Allah kimseyi düşürmesin’’ duasını ihmal etmezlerdi. Bu katın galerisinde sille-tokat-yumrukla 3 kat aşağıdaki iç avlu zemininin taşlarını boylayanlar olduğu, doktor raporu ve intihar etti tutanağı ile kimsesizler mezarına gömüldüklerine dair dedikodular, ‘’kulak gazetesi’’ yolu ile yayılırdı. Aslında ‘’Allah kimseyi düşürmesin’’ duasının bodrum kat için yapılması gerektiği söylenirdi. Bodrum katta Filistin askısı, tabutluk gibi işkence âletleri yanında, hayalara elektrot bağlanması ve koltuk altlarına kaynar yumurta konulma işkenceleri yapıldığı Nâzım Hikmet’in 1959’da yazdığı bir şiire konu olmuştur.

Bu bodrum kattan kimler geldi, kimler geçti bilir misiniz? Bazıları ırkçı-turancı diye, bazıları komünist diye sıygaya çekildiler. Bildiğim kadarı ile Nâzım Hikmet, Vedat Türkali, Çetin Altan, Ece Ayhan, Attila İlhan, Mihri Belli, Ahmet Arif, Ruhi Su, … ilk akla gelenler.

Polis olan bir yakın akrabamdan duyduğum, kendisinin de iştirak ettiği, ama içi ezile ezile anlattığı, ‘’malûm şahıslar’’a ait bir anekdot sunuyorum: O zamanın illegal 1 Mayıs işçi bayramı arifesinde, 29 Nisan gecesi, ‘’müseccel komünistler (!)’’ evlerinden ‘’mevcûden’’ ve teker teker toplanır, Emniyete götürülürmüş. Adamcağızlar, her yıl tekrarlanan bu işlemi bildikleri için o akşam evlerinden dışarıya çıkmaz, giyinik durumda ve valizleri hazır, memurları beklerlermiş. Üç-beş geceyi Müdüriyet bodrum katında, tahta kerevetler üzerine kıvrılarak geçirirler ve sonra salıverilirlermiş.

Bir devlet tertibi olduğu sonradan ortaya çıkan o meş’um 6-7 Eylül 1955 olayları sonunda da olayın müsebbipleri olarak yine ‘’müseccel komünistler’’ toplanmış ve içeri alınmışlardı.

1942 yapımı, Michael Curtiz yapımı Kazablanka filmi sonunda da rüşvetçi polis müdürü, sahte pasaportlu İngrid Bergman ve kocasını sınır dışına uçakla, bizzat kendisi kaçırır ve maiyetine emreder: ‘’Bütün şüpheli kişiler toplansın, içeri tıkılsın.’’

Demek ki değişen bir şey yokmuş; yorumu sizlere bırakıyorum.


yerguvenc@gmail.com  

Yayın Tarihi : 30 Temmuz 2013 Salı 10:09:40


Bu haber hakkında yorum yazmak ister misiniz?