Artarak gönlümün aydınlığı her saniyede,
Bir mehabetli sabah oldu Süleymaniye’de.
Kendi gök kubbemiz altında bu bayram saati,
Dokuz asrında bütün halkı, bütün memleketi
Yer yer aksettiriyor mavileşen manzaradan,
Kalkıyor tozlu zaman perdesi her an aradan.
……….
Tanrının mabedi her bir tarafından doluyor,
Bu saatlerde Süleymaniye tarih oluyor.
Ordu-milletlerin en çok döğüşen, en sarpı,
Adamış sevdiği Allah’ına bir böyle yapı.
En güzel mabedi olsun diye en son dinin,
Budur öz şekli hayal ettiği mimarinin.
Görebilsin diye sonsuzluğu her yerden iyi,
Seçmiş İstanbul’un ufkunda bu kudsi tepeyi;
Taşımış harcını gazileri, serdarıyla,
Taşı yenmiş nice bin işçisi, mimarıyla.
……….
Ulu mabedde karıştım vatanın birliğine.
Çok şükür Tanrıya, gördüm, bu saatlerde yine
Yaşıyanlarla beraber bulunan ervahı.
Doludur gönlüm ışıklarla bu bayram sabahı.
![]() |
| Süleymaniye Camii |
Yahya Kemal’in bu güzel şiirinden yaptığım alıntıya Anadolu Ajansı’nın 10 Kasım 2010 günü basına verdiği müjdeli haberi neden oldu. Koca Sinan’ın Muhteşem Süleyman adına yaptığı Süleymaniye Camii, 3 yıl süren restorasyon çalışmaları ardından bu bayram sabahı tekrar ibadete açılıyor.
Son çalışmalar safhasında yapılan etütler sonucunda caminin 8 şiddetinde depreme dayanıklı olduğu hesaplanmış. Tahrir defterlerinde adı geçen fil ayaklarındaki çini kaplamaları, ince raspa çalışmaları sonucu bulunmuş. Pandantiflerdeki orijinal kalem işleri açığa çıkarılmış. İlginç bir buluntu da kubbeye yerleştirilmiş 256 adet küpün varlığı olmuş. Koca Sinan, 15 santim ağız çapı olan, 45 santim boyundaki bu içi boş küpleri akustik amaçla kubbeye yerleştirmiş.
Şimdi Vakıflar İstanbul Bölge Müdürü İbrahim Özekinci’nin sözlerine kulak verelim: ‘’Üzülerek gördük ki 1960’lı yıllarda yapılan restorasyon çalışmasında, caminin horasan harçları yerine çimentoyla sıvandığını gördük. O dönem için iyi bir buluş olabilir ama analiz raporlarından şunu görüyoruz; çimento üzerine sıvanmış olduğu taş yapı ile doğru çalışmıyor. Bunun nemlenme, tuzlanma gibi mahsurları (mahzur olacak) ortaya çıktı. Bu çimentodan arındırma işlemini gerçekleştirerek, horasan harcının bileşenini bulduk ve yapıyı sıvadık, üzerine kalem işlerini yaptık. Cami artık nefes alır hale geldi.’’ Elleri dert görmesin. Olması gerekeni yapmışlar.
Bu beyanat üzerine çiçeği burnunda bir mimar olduğum 1958 – 1960 yılları hayalimde canlandı. Evet, o yıllarda ben de Topkapı Sarayı’nda evvelâ şantiye şefi, sonra kontrol mimarı olarak çalıştım. Süleymaniye Camii’nin restorasyonunu da ilgili olmadığım halde bir şeyler öğrenme ve merak saikası ile takip ettim. O dönem, Başbakan Adnan Menderes, kafayı İstanbul’un imarına takmıştı. Uzmanı olmadığı halde imar, mimari ve inşaat konularında resen emirler veriyor, etrafındaki bir alay dalkavuk da ‘’Aman Sayın Başbakanım, çok isabet buyurdunuz’’ diyerek icraata girişiyordu. Başbakan, Süleymaniye Camii’nin küfeki taşından duvarlarının yılların atmosfer etkisiyle yer yer esmerleştiğini, bunun izale edilmesini, bembeyaz bir cami görmek istediğini ilgililere iletmiş. Süleymaniye Camii’nin restorasyonu böyle başlamış. Zamanın Vakıflar Başmüdürü, Vakıflar Başmimarı Ali Saim Ülgen’i, caminin restorasyonu için görevlendirmiş. Peki, caminin cephelerindeki lekeler nasıl izale edilecek? Dış cephelere iskeleler kuruldu; çelik tarak, murç ve madırga ile küfeki taşı duvarın sathı, yerine göre birer, ikişer, üçer santim kalınlığında kazındı. Ortaya beyaz cephe çıktı ama mimar camiyi resmen yonttu. Böylece caminin dış ebadı her iki boyutundan ortalama ikişer, dörder, altışar santim küçülmüş oldu. Benim o zamanki âmirim Y. Mimar Macit Rüştü Kural, bu konu dolayısıyla Saim Beyle kavga etti ve adama hakaret etti. Macit Beyin asabi mizacına karşın Saim Bey kibar, çelebi bir adamdı; boynunu büktü, ‘’Haklı olabilirsiniz ama emir büyük yerden’’ diyebildi. Bu şekilde cephe arındırmanın büyük bir hata olduğunu bugünkü bilgimle idrak edebiliyorum. Bu gibi temizlikler, cepheye yüksek basınçlı su veya malzemeye zarar vermeyen kimyevi bileşikler püskürtülerek yapılabiliyor. Bilmiyorum, belki de o dönemde böyle bir teknoloji yoktu.
Sayın Bölge Müdürü çimento konusunda çok haklı. O dönem restorasyonlarında çimento çok kullanılan bir malzeme idi. Size Topkapı Sarayı’nda Fatih’in sarayı olan, bugünün Hazine Dairesi kubbesinin bile betonarme olduğunu söylersem sakın şaşırmayın. Bunu yapanın da Osmanlı mimarisini iyi bilen, bu konuda kitapları ve rölöveleri olan Yüksek Mühendis Mimar Ekrem Hakkı Ayverdi olduğunu ilâve edeyim.
Hatalı restorasyonların suçunu mimarlarda aramayın. O dönemin üç mimarlık okulunda da restorasyon dersi verilmezdi. Eski eserlerle sadece ‘Mimarlık Tarihi’ derslerinde karşılaşan öğrencilerden bazıları, mezun olduktan sonraki tesadüfle eski eser restorasyonları ile karşılaşmış olurlardı. Kendilerinden evvel mezun olmuş bulunan mimarlarla usta – çırak ilişkileri içinde deneyim kazanır, kısa bir süre sonra resen onarım ve restorasyon proje ve yapımına başlarlardı. Bizler de aynı yollardan geçerek restorasyonlar yaptık. Günümüzde İstanbul Teknik Üniversitesi, Mimarlık Fakültesi’nde ‘Restorasyon’ küsüsünde master yapan mimarlar var. Kürsüyü tesis eden değerli hoca, Prof. Dr. Doğan Kuban’dır. Pıtrak gibi çoğalan mimarlık okullarında da bu dersin okutulduğunu umuyor, diliyorum. Tabii hoca bulabilirlerse.
Özetle, restorasyon konusu, mimarlığın ayrı bir uzmanlık dalı durumuna gelmiş bulunuyor.
HAMİŞ
Tüm İslâm âleminin Kurban Bayramını kutlar, barış içinde mutlu yaşamlar dilerim.
yerguvenc@gmail.com
Yazı hem mimarlık sanat ve biliminin ülkemizdeki evreleri bakımından hem de siyasal etki karşısında direnme bakımından önemli. XX. asrın ikinci yarısında "restorasyon" derslerinin okutulmaması epey yadırgatıcı. Tabiî ben kesin olarak bilemem ama bir uzmanlık branşı olarak Batıda da mı bu kadar gecikti? Diğer tarafdan, restoratör olarak tanınan ve âmirin olması senin iç,in de bir şans teşkil eden rahmetli Macit Rüştü Kural'ı isyan ettirecek kadar, rasyonel bir tavrın dışına çıkılması önlenemez mi idi? Gene çok erken rahmetli olduğu anlaşılan Y.Mimar Ali Saim Ülgen’in anısına saygılı olma bakımından okşayıcı davranıyorsan da fazlası ile yumuşak ve itaatkâr davranışı aslında eleştiri gerektiriyor. En azından ihtisas erbabının (tabiî belli bir hadde kadar) açık davranıp direnmesi, hiç olmazsa kamu oyunu aydınlatması bakımından yararlı olur. Örneğin, bizim Hazine Genel Müdür Yardımcısı iken, rahmetli Menderes'in sert bir biçimde "ukalalığı bırak" ihtarına rağmen "Siz bilirsiniz ama işin bilimsel tarafı böyle" diyerek ona gıcık veren Sayın Kemal Kurdaş bu davranışını sonradan nimetini de gördü; ODTÜ Rektörlüğü ve Maliye Bakanlığı mevkilerine yükseldi..