Osmanlı’da Yeniçeri Ocağının kaldırılmasından sonra kurulan nizâmî orduda askerin yaşam şartlarının karşılanması ve eğitimi için yeniçeri odalarından farklı planda kışlalara ihtiyaç vardı. Bu kışlalarda karargâh odaları, dershaneler, yatakhaneler, yemekhaneler, fırın, mutfak, hamam ve mescit gibi hacimler, orta avlu çevresinde yer alırdı. Rutin talimler orta avluda yapılır, kışla dışında ayrıca talim alanları bulunurdu. Bu nedenle de kışlaların kentin kırsal bölgelerinde yapılması tercih edilirdi. İstanbul’da inşa edilen bu gibi kışlalardan Selimiye, Davutpaşa, Rami, Orhaniye, Kasımpaşa, Taşkışla ve Taksim Topçu kışlalarını sayabiliriz.
Taksim Topçu Kışlası, Sultan III. Selim tarafından 1803-1807 tarihleri arasında inşa edildi. O günlerin Taksim tepesinde semte adını veren ve suları semtlere dağıtan maksem tesisleri ile Surp Hagop (Elmadağ) Ermeni ve Gümüşsuyu Müslüman mezarlıkları bulunuyordu. Kışla dışında, bugün de semte Talimhane adını veren arazi Ermeni vakfına aitti. Vakfa başka bir arazi verildi ve 32 dönümlük arazi, talim alanı olarak kullanıldı. Kışla, pek muhkem inşa edilmiş bir yapı olmasa gerek ki, devamlı onarıma muhtaç bir durumu vardı. Bir cephe duvarının rüzgârla yıkıldığı, 1847 yılında yeniden kâgir olarak yapıldığı kayda geçmiş. Tabii, o zamanlar çimento yok. Taş duvarlar kireç harcı ile örülüyor. Ama işin içine mâliyet faktörü girdiği zaman taş duvarların çamur harcı ile örüldüğü de bir vâkıaydı. (Buna Rami Kışlasında tanık oldum). Bunun dışında 1812-1815, 1827-1831 yılları arasında Sultan II. Mahmud, 1861-1862 arasında Sultan Abdülaziz tarafından onarılmış. 1869 tarihinde yine Sultan Abdülaziz tarafından geniş çaplı onarım ve tadilat yapılmıştı. Bitmedi, 1893 tarihinde Sultan Abdülhamid döneminde bir onarım daha görmüştü.
1909 yılındaki 31 Mart olayına Taksim Topçu Kışlasının ve Taşkışla’nın methâldar olduğu zikredilir. Olayı bir kere daha anımsamakta yarar vardır. İstanbul’da konuşlanmış avcı taburları, bir kısım sarıklı yobaz ulemanın kışkırtmasıyla ‘’gâvur’’ olarak niteledikleri İttihat-Terakki mensuplarına ve zâbitlerine karşı ‘’şeriat isteriz’’ vâveylası ile ayaklandılar. Orduda iki tip zâbit (subay) vardı: Alaylılar ve mektepliler. Alaylılar, doğru düzgün okuması-yazması bile olmayan, askerlikte gösterdikleri celâdet veya padişahın inhasıyla subay sınıfına geçebilen kişilerdi. Mektepliler, Harbiye’de Batı kültürü ve eğitim metotlarıyla yetişmiş aydın subaylardı. Alaylıların, kendilerinden saymadıkları bu aydın subaylara karşı olan iğbirarları bu olayla su yüzüne çıktı. Mektepli zâbit katliamı başladı. Devlet isyanı bastırmakta âciz kaldı. Bunun üzerine Selânik’teki askerî birlikler harekete geçti; ‘’Hareket Ordusu’’ Sultanahmet, Ayasofya meydanında başlayan bu isyanı acımasızca bastırdı. Ne var ki isyancılar Taşkışla’da ve Taksim Topçu Kışlasında direniyorlardı. Yâni her iki kışla da ayaklanmanın merkezi değil, son direniş noktalarıydı. (Tarih yazarı Murat Bardakçı, 31 Mart ayaklanma merkezinin bu kışlalar değil, Ayasofya meydanı olduğunu belgeledi). Enver Paşa’nın emriyle Topçu Kışlası topa tutuldu. Taşkışla da bugün bile orijinal cephe sütunlarında izleri görülen atışlara hedef oldu. Sonuçta her iki kışla da teslim alındı. Yakalanan elebaşılar ‘’Divan-ı Harp’’de yargılandı. Bir kısmı asıldı; diğer bir kısmı Sinop’a kalebentliğe gönderildi.
Burada benim anlamadığım bir husus var. İçinde geçen elim olaylar dolayısıyla kışlaya her nedense ‘’sâbıkalı’’ muamelesi yapılıyor. Bu binaların suçu değil ki. Mekânlarda iyi olaylar da, kötü olaylar da geçebilir. İyi veya kötü anılarda sadece mekânın adı zikredilir, geçer gider. Örneğin Taşkışla, 65 yıldır benim de içinde feyz aldığım İTÜ Mimarlık Fakültesidir. Kışlanın eski günleri unutulmuş, bina Mimarlık Fakültesiyle özdeşleşmiştir. Başbakan Turgut Özal’ın Taşkışla’yı otel yapma teşebbüsüne karşı direnmiş, hukukî yollarla ihaleyi bozdurmuş ve sonuçta başarılı olmuşuzdur. (Bu konuda Prof. Dr. Erol Kulaksızoğlu’nun hizmeti unutulmaz). Özal, bu yenilgiyi bir izzetinefis meselesi yapmamıştır. Artık gelenekselleştirdiğimiz, her yıl anılarımızı tazelediğimiz ve kutladığımız bir ‘’Taşkışla Günümüz’’ vardır.
Taksim Topçu Kışlası, içinde barındırdığı 1. Topçu Alayından sonra, İstanbul’un 1918 yılındaki işgal günlerinde Senegalli askerleri barındırdı. İstanbul’a yeni bir hayat tarzı getiren, Vrangel ordusu artığı Rus göçmenleri, kışlanın avlusunda at yarışları düzenlerlerdi. 1921 yılında avlu, futbol sahası haline getirildi. Sahaya 8 bin kişilik tribünler eklendi; 1939 yılına kadar stat olarak kullanıldı. 1923’ün 26 Ekiminde ilk kez Türk Millî Futbol takımı, Romanya millîleri ile bu statta karşılaştı. Stat, kışlanın yıkılışına kadar daha 9 uluslararası maçta karşılaşmalara ev sahipliği yaptı.
Şimdi gelelim son günlerin ‘’kışlada cami var mıydı, yok muydu’’ polemiğine. Elbette vardı; namazgâhı, mescidi veya camii bulunmayan kışla yoktu ki. Topçu Kışlası camiinin de Sultan III. Selim’in annesi Mihrişah Sultan tarafından yaptırıldığı biliniyor. Peki, bu cami kışlanın neresindeydi? Bazılarının iddia ettiği gibi avlunun ortasında değil, kışla binasının içinde ve ikinci katındaydı. Bugünün Mete Caddesi yönünde, avluya bakan ve çatıdan çıkan güdük bir minaresi de vardı. Askerler için ve kapalı mekânda tasarlanmış bu camiye dışarıdan cemaat gelemezdi. Kayıtlardan caminin 400 ‘’zira murabba’’ alanı olduğunu biliyoruz. Bir zira murabba 0.57416 metrekare olduğuna göre cami, 229.66 metrekare alanı kaplıyor demektir. İşgal komutanı Charles Harrington’ın yayınladığı anılarında caminin bu konumu anlatılıyor. Ne var ki kışlanın yıkılmadan evvel çekilen fotoğraflarında minare gözükmüyor.
www.haber7.com’da okudum. Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci, ‘’Taksim’deki Camiyi İsmet İnönü Yıktırdı’’ başlığı ile Türkiye gazetesine bir yazı yazmış; ‘’haber 7’’ de mal bulmuş mağribî gibi iktibas etmiş, sitesinde yayınlamış. Yazar, Topçu Kışlası için ‘’Avlusunun ortasında ampir üslûbunda zarif bir camisi vardı’’ diyor. Ve devam ediyor; ‘’1940’ta Vali ve Belediye Reisi Dr. Lütfi Kırdar, Taksim Meydanına dikilen heykelin daha ihtişamlı görünmesi için İnönü’nün emriyle kışlayı ve camiyi yıktırdı. O devirde İstanbul’un Osmanlı havasından kurtarılması hedefleniyordu. Taksim Kışlasının yanı başındaki Taşkışla, belki de camisi olmadığı için yıkımdan kurtuldu’’ diyor. A be kardeşim, böylesine tarafgirâne, kişisel mütalâaya dayalı ve de aslı astarı olmayan bir yazı kaleme alıyorsun. Bâri şu Prof. Dr. titrini böyle bir yazıda kullanmasaydın. Çünkü bir bilim adamı elinde belge olmadan konuşmaz, konulara hep kuşku ile yaklaşır. Deveye boynun neden eğri demişler; nerem doğru ki yanıtını vermiş. Avlunun ortasında hocanın sanki görmüş gibi tarif ettiği bir cami yoktu ki İnönü yıktırmış olsun. Zaten olsaydı 1921’de orta avludaki stat kurulamazdı. Ayrıca meydana da heykel meykel dikilmemişti. Taşkışla’da cami olmadığı için yıktırılmamış. Her kışlanın büyüklüğü ile orantılı ya bir mescidi, ya bir camisi bulunur. Diğer kışlalara nazaran daha küçük olan Taşkışla’da bir mescidin bulunmaması düşünülemez.
İslâmcı yazar Mehmet Şevki Eygi de gerek Taksim Topçu Kışlasında, gerekse Heybeliada Bahriye Mektebinde minarelerin bulunduğunu söylüyor. Yeri gelmişken bir de pislik atıyor. ‘’M. Kemal Paşa –ki bunlar Atatürk demezler- Heybeliada’da çakır keyif hâlde bir sandalla dolaşırken Bahriye Mektebindeki minare gözüne çarpmış ve yıktırmış’’ diyor. Tabii bunun da ne belgesi var ne de tanığı; çamur at yalan bile olsa izi kalsın.
Neyse, bunların üzerinde fazla durmaya değmez. Ama şimdi siz sıkı durun. Taksim Topçu Kışlasını ve içindeki camii yıkarak araziye apartmanlar yapmak isteyen bir Fransız şirketine kim ruhsat verdi dersiniz? Hemen söyleyelim, Sultan Vahdettin. Bütün bunları İstanbul’daki icraatı çok kötü olsa da yazdığı ve yayınladığı anılar dolayısıyla minnet borcumuz olan, toprağı bol olsun İstanbul işgal kuvvetleri kumandanı Charles Harrington’dan öğreniyoruz.
Osmanlı Maliye Nâzırı Tevfik Bey, 5 Temmuz 1922 tarihinde bir Fransız şirketi ile bir anlaşma yapar. Bu anlaşma ile Taksim maksemi dâhil, Topçu Kışlası şirkete satılacak, yıkımdan sonra elde edilen arazi üzerinde apartmanlar inşa edilecektir. Şirket bu amaçla Hazineye 500 bin lira ödeme yapmıştır. Ne var ki daha sonra 23 Ağustos 1922 tarihinde yapılan yenileme sözleşmesi ile Evkaf mülkiyetinde olan maksemin, suların satışından vazgeçilmiş, kışla içindeki cami, ayrıca ve 7 bin lira bedelle satılmıştır. Şirketin yıkmak üzere aldığı caminin yerine Hazinenin Bakırköy-Sefaköy’de yeni bir cami yapmasını Evkaf Mahkemesi şer’an uygun bulmuştur. İşte Sultan Vahdettin, ülkeyi terk etmeden birkaç ay önce kışla ve caminin satılmasına ve yıkılmasına onay vermiştir. (Toplumsal Tarih Dergisi, L. T. Baruh ve Atilla Oral yazılarından özet).
Yaaa işte böyle, camiye yıkım emrini veren İsmet Paşa mı imiş, yoksa yere yuma koymadığınız padişahınız Vahdettin mi imiş?
Düşünebiliyor musunuz? Millî mücadele hareketinin en civcivli günlerinde herifler nelerle uğraşıyor? Tamtakır bıraktıkları Hazinelerine üç beş kuruşun girmesi için dînî ve millî değerlerimizi bozuk para gibi harcıyorlar. Padişah efendiniz de bu işlere âlet oluyor.
Yine düşünebiliyor musunuz ki ülkede bu sözleşmeden 3 gün sonra, 26 Ağustos, sabaha karşı ‘’Büyük Taarruz’’ başlayacak. Tabii İstanbul Hükümetinin umurunda mı millî mücadele? Yarın, öbür gün Türkiye Cumhuriyeti kurulacak ve onlar kaçacak delik arayacaklar.
yerguvenc@gmail.com
Topçu kışlası hakkında ipe sapa gelmez, fakat kamuoyunun yoğun bir ilgi göstermesi olanaksız olduğundan doğrusunun bilinmediği tüm yanlışları sabırla ayıklayarak yapılmış dört dörtlük bir araştırma. Ama çatlasak da patlasak gerçeklere kulaklar tıkalı. Ne yazık ki (İnşaallah büyük çoğunluk değildir) bir kısım bilinçsiz çoğunluk demagojik ve provokatif şartlanmaların zebunu oluyor ve gaza geliyorlar. (Titrini yazmıyorum) Ekrem Buğra Ekinci'ye çok ayıp. Mehmet Şevket Eygi'nin ise bazı hızlı ulusalcılarla Tayyiple ters düşmesi sebebiyle makbul bir matah ilân edilmesini zaten havsalam almıyordu. Ben yorum köşelerinde, genellikle Atatürk'ün sürekli dile getirilmesinin, onun anısını karanlıkda kalmış insanlarımız nezdinde büsbütün hırpalayacağını düşünerek doğru olmadığını ifade etmiştim. Fakat şu an devrimci coşkunun şahlandığı andır. Atatürk'ün adını dillerden düşürmemenin tam zamanıdır. Onun anısı, gerçekleri tahrif ederek, yalanlar söyleyerek bazı kesimlerin gözlerini iyice karartmaya soyunan demagoglara karşı bizim bayrağımız olacaktır.
tarihte toplu kislasi icin bilgilendirici yaziniz icin tesekkürler bu yoldan yola cikarak niyet konusu aklima geliyor yeni yapilanma vs. islerde iyi niyet kötü niyet diye aklima geliyor iste bu niyet meselesi bizi cok lüzumsuz olumsuzluklara sürüklemektedir ortaya güzelliler cikarmak varken cikaramamakla karsi karsiyayiz Bu madbaganin gelip gelmeyisindeki vede gec gelmesi meselesine sahsen baglamaktayim
birde en güzel ALAYLILAR ve MEKTEPLILER konusuna deginmeniz cok cok hosuma gitti ve güzel
alaylilar konusu bizim islerimizin düne Kadar temel konusu idi akrabam tanidik kisiler tarih söylemiyorum o zamanlar A harfini yazabiliyorsa memleketimde önemli vazife ve görevlere getirildiler ve onlarin islerini vazife anlayislarini o zamanlarin is temelini atislarini bu kisiler yaptilar bu temel atislar bazen öyle yanlis atildiki bu yanlis temel üzerine öyle devam edildiki üzerine yeni ne kurmaya kalksak temel iyi olmadigindan tuturamiyor temele dönüsümüz hep oluyor hep sil bastan sil bastan iste bu eski temel ve huylari bir kaldirabilsek niyet iyi niyet olacak yapilanda güzel oldumu diger kötü görünmüyecek her güzeldede bir kusur vardir diyecek herkez bundan gurur duyacak edirne Selimiye camisinin ortasinda bir sadirvan müezzinlik yeri var bunu mimar sinanin bile bile hata kusur yaptigi söylenir kusursuz bir sey olmadiginin güzel bir örnekle bize sunmak istemistir bu kusuru bile o Kadar güzel yapilmiski gurur duymamak elde degil