Genelde, okuyan bir ulus değiliz. Yine de son yıllarda ders ve meslek kitapları dışında kalan edebi eserlere artan ilgiyi, yeni yayınların çeşitliliği ve tiraj artışlarından anlayabiliyoruz. Tatil yörelerinde de kitap okuyarak güneşlenen, kafelerde oturan kişilere son yıllarda daha fazla rastlamaya başladık. Artık sekreter hanım kızlarımızın sanki cilt cilt kitap okurlarmış gibi, ‘’Abicim, işten o kadar bunaldım ki kendimi Bodrum’a bi atiyim, gazete bile okumiycam’’ demeleri epeyce gerilerde kaldı gibime geliyor. Eski nesilden Kayserili komşum, ‘’Yılmaz Bey, her sabah ne kadar da gazete alıyorsun, parana yazık değil mi, aç televizyonu, bütün haber ve makaleleri dinle’’ diyor. (Kitap okuduğumu bilse kim bilir ne diyecek). Bu sözler bizi yanıltmasın; okuma konusunda gençlerden umudumu kesmiş değilim.
Şimdi, okumayanlar varsa, bu yaz okuduğum kitaplar arasından seçtiğim bazı tavsiyelerim olacak. İskender Pala’nın ‘Şah ve Sultan’ı, tarih bilgisi yanında, özellikle edebi üslûbu açısından da bir şaheser. Şah İsmail ve Yavuz Sultan Selim. İki Türk. İki şair. İki edebi ve siyasi atışmacı. Ve savaş. Sonuç: Abdülhak Hamid’in Aristo’ya söylettiği: ‘’Zafer veya hiç’’.
Melek Ulagay ve Oya Baydar’la yapılan nehir söyleşi, bizlerin gençlik dönemlerimizdeki sol akımları yeniden yaşamamızı, idealist gençlerin çektiklerini üzülerek izlememizi sağlıyor.
Zülfü Livaneli’nin ‘Seranad’ı, Şile açıklarında batan Struma gemisi trajedisini bizlere tekrar hatırlatıyor, dönemin duyarsız ve Nazi Almanya’sından korkan hükümetine içimizden lânet okuyoruz. Yine aynı romandan, tarihte okumadığımız Kırımlı ‘Mavi Alay’lıların başına gelenleri öğreniyoruz. Yazarın üslûbu yine çok güzel ve akıcı.
Bu arada Elif Şafak’ın ‘İskender’ini de okumamak olamazdı.
Orhan Kemal’in ‘Eskici ve Oğulları’ yeniden basıldı; aynı tadı alarak okuyor, Çukurova havasını yeniden soluyoruz.
Bütün bunların dışında Metro’da alışveriş ederken ölmezoğlu klâsiklerin yeni baskılarının leblebi çekirdek fiyatıyla satışa sunulduğunu görüyorum. Demek ki kitap fiyatları da arz-talep yasasına uygun belirleniyor. Kimsenin yüzüne bakmadığı klâsikleri yok pahasına alıyorum. Yıllar ve yıllar sonra Tolstoy’un ‘Diriliş’ini yeniden okuyorum. Tolstoy, bu eseri 1899’da yazmış. Prens Nehludov ve Katya’nın ilişkileri yanında, aristokrat Prensin geçirdiği değişimden, daha doğrusu yeniden dirilişinden tekrar aynı zevki alıyorum. Eski çevireni şimdi anımsayamıyorum ama yeni çeviriyi yapan Sevim Görünmez’in yeni Türkçemizi çok güzel kullandığını görüyorum.
1973 baskısı, Ak Kitabevi yayını, Tolstoy’un ‘Harp ve Sulh’ eserini okumamdan bu yana yıllar geçmiş. Bu arada eser, ‘Savaş ve Barış’ adıyla yeni baskılar yapmış. Bir yayınevi kutu içindeki iki cildi 41 liradan, diğer bir yayınevi Zeki Baştımar çevirisini 10 liradan satışa çıkarmış. Ben Metro’dan 4 liralık çevirisini aldım. Ferit Çevgin çevirmiş. Ucuz etin yahnisi yavan olur derler ama çevirinin Türkçesi hiç de kötü değil. Bilirsiniz, bu romanla, Napoleon işgali ile yaşanan savaşla beraber XIX. yüzyıl Rusya’sının sosyal ve ekonomik koşullarını da öğreniyorsunuz.
Ama gönül isterdi ki koskoca Tolstoy’u Rusça orijinalinden okuyabilelim. Ne var ki bizim gençlik dönemimiz Rusça’nın tu kaka edildiği dönemdi. (Aslında şimdi de farklı değil ya). Bu çevirilerin direk Rusçadan mı, yoksa İngilizce veya Fransızca çevirilerden mi çevrildiği konusunda hiçbir nota rastlamadım. Biz belki de bu şaheserlerin ‘tavşan kanı’ çayını değil, ‘tavşanın suyunun suyu’ çaylarını içiyoruz. Sadece tanımak şerefine erdiğim TKP’nin eski tüfeklerinden Hasan Âli Ediz merhumun çevirilerinin direk Rusçadan olduğunu biliyorum.
Son okuduğum klâsik, yine Tolstoy’un ‘Hacı Murat’ eseri oldu. Bu eser, Tolstoy’un 1896-1904 yılları arasında yazdığı son yapıtlarından olup Rusya’da, ölümünden bir sene sonra, 1912’de yayınlanmış. Rus ordusunun Çeçen ülkesini adım adım işgal etmesi sonucunda Çeçen halkının içine düştüğü zor şartlar, onları Ruslara karşı direnişe, daha doğrusu savaşa sürüklemiş. Hacı Murat, Rusya’ya başkaldıran kardeş Çeçen kahramanı Şeyh Şamil’in yanından ayırmadığı can yoldaşı iken, bir süre sonra birbirlerine düşman haline gelen ve Şeyh Şamil’i terk ederek asıl düşmanları olan Ruslara iltica eden bir yiğit. Ne yazık ki ölümü yine Çeçenlerin elinden oluyor. Biz, olayları Hacı Murat yönünden bakışla öğreniyoruz.
Bu romanı okurken aklımca bir çağrışım yaptım. Kurtuluş Savaşımız esnasında Çerkez Ethem, birlikleriyle Türk ordusunun yanında, Mustafa Kemal’in emrindeydi. Kardeşi Reşit de TBMM’de idi. Araya anlaşmazlıklar girdi, Gazi Paşa ondan gelecek tehlikeden yağdan kıl çeker gibi kurtuldu. Sonuçta Çerkez Ethem Yunan ordusuna iltica etti. Bu bize yapılacak en büyük hıyanetti. Ne var ki bizler olanları ayrıntılı olarak bilmiyoruz. Bir babayiğit araştırmacı romancımız çıksa da Hacı Murat romanında olduğu gibi olaylara artıları ve eksileriyle ve de Çerkez Ethem yönünden baksa ortaya nasıl bir roman çıkar acaba?
Şimdi biraz da büyük edip Leo Tolstoy’dan bahsedelim. 1850’lerden 1880’lere kadarki romanlarında Rusya aristokratlarında yaşanan dejenerasyon ile geleneklerine bağlı ‘aşağı tabaka(!)’ arasındaki sosyal ve ekonomik uçurumu anlatır. Çocukluk, İlk Gençlik, Gençlik, Aile Mutluluğu, Kazaklar, Savaş ve Barış, Anna Karenina gibi romanlar bu dönem eserlerindendir.
1880’lerden 1900’lere kadarki romanlarında Hıristiyanlığın eleştirisine tanık oluruz. Ortodoks Kilisesindeki ‘ölümsüzlük düşüncesini ve de siyasal iktidarı suçlayan bir nevi Hıristiyanlık anarşizmini dile getirdi. Nitekim Kilise, 1901 yılına kadar sabredecek, sonunda ‘aforoz’ edecektir. İvan İlyiç’in Ölümü, Kreutzer Sonat, Diriliş, nihayet Hacı Murat eserleri, doğmalar ve mucize üretimine devam eden Kilise ruhanilerini eleştiren, sanatı ahlâksızlık olarak gören satırlar içerir.
Tolstoy, din inancını yadsıyan bir insan değildir. Onun zoru, Hıristiyanlığın içine düştüğü doğmalarladır. Hiçbir insanın dinsiz yaşayamayacağını söyler. Günlüklerindeki şu satırlar ilginçtir. Okuyalım: ‘’Hazret-i Muhammed ve Muhammedîlik, ‘haça tapmaktan’ (yani Hıristiyanlıktan) mukayese edilemeyecek kadar yüksekte duruyor. Eğer insan, seçme hakkına sahip olsaydı, aklı başında olan her insan, şüphe ve tereddüt etmeden Muhammedîliği; tek Allah’ı ve onun peygamberini kabul ederdi’’.
1900’lerden sonra mülkiyet konusundaki radikal fikirleri ve topraklarını köylüye dağıtması nedeniyle aile bireyleriyle arası açılsa da artık gençlerin tanıdığı ve sevdiği bir ediptir.
1911’de ailesini terk etti. Küçük kızı ve doktoru ile çıktığı yolculuk esnasında Astapova tren istasyonunda zatürrieden öldü. Toprağı bol olsun.
yerguvenc@gmail.com
Bugünkü eriştiğim yaşıma rağmen devam eden 'okuma tiryakiliğim' ise, bende "Doğan Kardeş" ve "Bütün Dünya" dergileri ile başlamış idi. Ömer Seyfettin ve bunun emsali diğer Türk klasik yazarlarının külliyatını tamamlamak amacıyla Ankara Beyoğlu Pasajı'ndaki kitapçıları haftalarca-aylarca dolaştığımı belirtebilirim. Övünerek sunayım ki, ben de çocuklarımın 'Harry Potter' gibi yapıtlara saplanmaksızın, onlara Türk ve dünya klasiklerini okumalarını sağladım. Pekiyi, bizler bunu başarabildik de, gençliğimize doğruyu ve güzeli gösterebilecek kimler olabilecektir !
Sevgili Yılmaz, kâlp kâlbe karşı imiş. Tam Ben Rus Edebiyarı dizisine başlayacak iken sen de bu makalende Rus klasiklerine değinmişsin. İşaret ettiğin gibi, doğrudan Rus eserlerinin pek çoğunu Hasan Âli Ediz merhum direkt Rusçaya kazandırmış. Hikmet Kıvılcımlının da bir iki edebî eser tercümesi var ama o daha ziyade Marx, Engels, Lenin'in politik eserlerin çevirisine yoğunlaşmış. Gerçekden bizim dönemimizde uzun süre Rus eserlerindn yoksun kaldık. ABD. Sovyetlerin en proto filmlerini ithel eder, Bolşoi balesini ülkesine davet ederken bunları biz 3.Dünya ülkelerine yasaklatırdı. Soğuk Savaş döneminde muhasım ülke Rusyanın dili bazı askerlere öğretilirdi ama genellikle genellikle gençlere bu kapı açılmazdı. Bazı Rus protest eserleri (Boris Pasternakîn DR. Jivago'su (Zhivago) ingilizce çevirisi aracılığı ile M. Kenan Kan tarafından Türkçeye kazandırılması gibi) yabancı çevirilerinden bize aktarıldı. Şimdi artık Üniversitelerin Rus Dil ve Edebiyatı bölümleri var. Üstelik, henüz genç yaşdaki Sabri Gürses'in doğrudan Rusçadan "Glossalalia" çevirisi uluslararası ödül kazandı. Tanrı'ya şükür bu tür yasaklardan kurtuluyoruz.
Batı edebiyatının tarih içeren örnekleri bundan daha güzel özümsemezdi diye düşünüyorum. Bizim kuşaklar bugünkülerden çok daha farklıydı. Edebiyat ve tarih öğretmenlerimiz bizlere okumayı sevdirmişlerdi. Bununla beraber yalnızca ders kitaplarıyla yetinmememiz için edeyatın klasiklerini okumamazı bazen zorunlu kılarlardı. O hocaların müfredat diye bir dertleri yoktu...Öğrenciye en iyisini vermek idealleriydi. O nların bizlere verdiği okuma lışkanlığmız bugünde devam ediyorsa da gözlerimiz o kadarını artık pek kaldıramıyor.
Biziim kuşak biraz da şanslıydı...Yeri dolmayan, daha doğrusu doldurulamayan Hasan Ali Yücel edebiyat klasiklerini tercüme ettirerek yayına sunar ve bizde Babıali yokuşundaki M.E.B kitaplanı satan dükkandan onları alırdık. Kendi çabasıyla, kısıtlı imkanlarıyla rahmetli Yaşar Nabi Nayir''ın yayınladığı kitaplar da büyük bir boşluğu dodururdu.Yeni türk edebiyatının yeni yazarlarını tanıtırdı. Kitapların yanı sıra Varlık dergisi de edebiyatı sevdiren periyodik bir yayındı.
Tatilde okuduğuruz kitaplar gerçekten tekrar tekrar okunacak eserler...Yalnızca okumak değil üzerinde düşündürecek, yazılmamış konuları işleyen ve kafamızda sorular uyandıran cinsten; adı üstünde edebiyat bir bakıma tarih klasikleri... Yazınızı okurken aklıma takıldı;bir ara resimli cizgi romanları vardı; örneğin Pekos Bil gibi... Onlar bile bizlere Amerika tarihini kızılderileri, oraya göç edenleri öğretmişti...
Dilerim bu yazınızdan yola çıkanlar olur da daha çok okumayı kendilerine özendirirler..