Geçmiş kültür ve sanata saygı duymamız, günümüze kadar gelebilmiş yapıtların bakım ve onarımlarını yapmamız, Osmanlı’nın yanında Bizans yapıtlarına da gereken ilgiyi göstermemiz günümüz kültür düzeyinin gereklerindendir.
Tahminen 100 yüzyıllık geçmişi olan İstanbul, son 5,5 yüzyıldır Türk’tür. 5,5 yüzyıl, kentlerin tarihinde önemli bir süreçtir. Bu süreçte Osmanlı, kente damgasını vurmuş, tarihi yarımadayı oya gibi işlemiş ve bu günün güzel İstanbul’unu yaratmıştır. Aya Sofya, bu mimari içinde Osmanlı ile kaynaşmış, adeta bizden bir yapıt gibi görülmüştür. Ancak, Batı gözü ile İstanbul, her zaman olduğu gibi bu gün de Konstantinopolis’tir. Batı dünyası, kentin geçmişini daima canlı tutmuş, bu kültür, rönesansla daha da kuvvet kazanmış ve günümüze kadar gelmiştir. Bizler, İstanbul’un fethi ile bizden evvelki kentin tarihsel ve kültürel mirasını da devralmış oluyoruz. Nitekim Fatih Sultan Mehmet, fetihten sonra Bizans mimari ve sanatının tek taşına bile dokundurtmamıştır. Kentin işgali sırasında Aya Sofya’da kaplamaları sökmeye çalışan yeniçeriye olan gazabı sadece bir örnektir. Çağdaş uygarlık yolunda ilerlediğimiz bu günlerde, dünya mirası Bizans kültür ve sanatına sahip çıkmamız, onları korumamız, bizler için de bir görev olmalıdır.
Tekfur Sarayı, İstanbul yarımadası kara surlarının Haliç yönüne dönemeç yaptığı noktada inşa edilmiş bir Bizans yapıtıdır. Bizans’tan günümüze kadar sağlam dış duvarları ile gelebilmiş tek saraydır. Çatı ve kat döşemeleri bulunmayan, ama dış cephelerinin görkemi ile Bizans mimarlık sanatının özelliklerini yansıtan bir yapıdır. Kent içinde herkesin bildiği Aya Sofya ve Valens su kemerleri yanında, kıyıda köşede kaldığı için çok tanınmayan bu sarayın Belediye Başkanlığı tarafından restore edileceğine dair duyumlar almaktayız. İstanbul’da böyle bir yapıt olduğu nihayet akla geldiği için sevinmekle beraber, bu girişimin bazı karamsar düşünceleri de beraberinde getirdiğini itiraf etmek zorundayım.
Çünkü, önümüzde restorasyonu Belediyece yapılmış Bizans Surları örneği var. Bu restorasyonda, metrelerce kalınlığında ve blok taşlarla örülmüş masif sur duvarlarının yıpranmış yüzeyleri üzerine yeni küfeki taşı ve tuğlalarla kaplama yapılıp, bunların da çimento harcı ile eski yüzeylere yapıştırıldığına, dış derzlerine de göstermelik olarak horasan harcı sürüldüğüne tanık olduk. Böylece, adeta Holywood stüdyolarında çekilmiş bir tarihi film dekoru gibi yepyeni duvarlar karşımıza çıktı. Ama bazı kısımların ömrü çok kısa oldu; son Gölcük depremi sırasında kaplamalar ana bünyeden ayrıldı ve yerlere döküldü.
Aslında burada yapılacak restorasyon, surlar üzerinde kendi kendine yetişmiş ağaçların ve derzlerden fışkırmış çeşitli bitkilerin kökünü kazımak ve statik açıdan kritik duruma gelmiş duvarları özel tekniklerle kendi bünyesi içinden güçlendirmek şeklinde olmalı idi. Devamlılık arz eden kitle etkili surların cephelerini yaldızlamaya hiç gerek yoktu.
Tekfur Sarayı’na da restorasyon adı altında aynı sistemi uygulayacaklarsa, ‘ Gölge etme, başka ihsan istemez ‘ diyorum. Eğer ciddî bir çalışma yapacaklarsa, evvelâ binaya bir işlev bulmaları gerekir. Benim önerim, bu sarayın ‘ Bizans Müzesi ‘ olması yönündedir.
Daha sonra yapılacak iş, yapıyı sadece ve sadece temizlemek olmalıdır. Sakın orijinal taklidi katlar ve çatılar yapmaya kalkmasınlar. Kanımca burada yapılması gereken iş şudur: Kurulacak müze, dış duvarların teşkil ettiği iç mekâna alınarak, burada adeta bir cam fanus inşa edilir. Yani yapılacak iş, Ortaköy’deki Esma Sultan Yalısı’nın duvarları içinde yapılan çelik konstrüksiyon ve aluminyum doğramalı camekânlama sistemini burada da uygulamaktır. Bu camekânın iç hacminde orta mekânı boş bırakarak çevre boyunca, zeminden üst kotlara yükselen, yine çelik konstrüksiyonla inşa edilmiş hafif eğimli rampa galeriler tertiplenir. İki boyutlu objeler, bu rampa boyunca teşhir edilir. Niçin kat merdivenleri değil de rampa ? Çünkü müzelerde, merdivenle üst katlara ulaşım, ziyaretçiler için daima caydırıcı bir unsur olmuştur. Ziyaretçi, zeminden başlayan az eğimli bir rampa galeride yürüyerek sergi objelerini inceler, adeta farkında olmadan üst kotlara ulaşır. Galeri sonunda karşılaştığı bir merdivenle de zemine iner. Büyük mimar Frank Lloyd Wright, bu sistemi dairesel ve sarmal rampa ile New York Guggenheim Müzesi’nde uygulamıştır.
Böylece ziyaretçi, müzeyi gezerken, hiç müdahale edilmemiş orijinal saray yapısını da algılar, bunun yanında, XXI’ inci yüzyılda yapıldığı aşikâr sistem üzerinde modern müzeyi gezebilme olanağına kavuşur.
Bizans Müzesi’nin kurulması bu güne kadar neden ihmal edildi ? Çünkü bu güne kadar bir Bizans Müzesi’ni değil kurmak, lâfını bile etmek cesaret isterdi. Ama bu gün, kültür işleri ile turizm işleri tek bakanlıkta birleşip, kültür yapıtlarının turizme endekslenmesi, bir hükûmet politikası olduğuna göre, böylesine bir öneriyi bu günün yöneticileri de makul karşılayabilirler. Çünkü böylesine bir müzenin ziyaretçi sayısı, öyle tahmin ediyorum ki, en az Aya Sofya kadar, hatta Topkapı Sarayı Müzesi’ne yakın sayıda olacaktır. Bu müze sayesinde çevre imar görecek, bir çok esnaf ve iş adamına kazanç kapıları açılacaktır.
Bu konuda bir şansımız da Prof. Dr. İlber Ortaylı gibi, uluslararası bilim ve kültür ortamında tanınan bir değerin Topkapı Sarayı Müzesi’ne müdür olarak atanmasıdır. Hoca, mesleği gereği, sadece Topkapı Sarayı ile değil, diğer müzelerle, tarih ve kültür değerleri ile de ilgilenmekte ve fikirlerini ifade etmektedir. Her halde ‘Kenthaber’ deki Arkeoloji Müzesi ile ilgili yazısını okumuşsunuzdur. Eğer açıkladığımız fikri benimserse, Bizans Müzesi oluşumuna da el atması, işin başarı şansını arttıracak bir faktör olacaktır.
Burada teşhire sunulacak objeler neler olabilir sorusunun aklınıza geleceğini tahmin ediyorum. Değerli yeğenim Erdem Yücel, Aya Sofya Müzesi müdürü iken ondan duyduğum kadarı ile Aya Sofya depolarında kaderi ile baş başa bırakılmış, 350 ‘ yi aşkın sayıda Bizans’tan kalma ikona varmış. Bunların teşhire çıkarılması dahi Ortodoks camiasında sansasyon yaratacaktır. Yukarıda bahsettiğim rampa galeriler, bu ikonaların teşhir yeri olacaktır.
Arkeoloji Müzesi’nde, halen ziyarete kapalı bir seksiyonda bulunan Bizans yapıtları, bu müzeye getirilip orta alanda teşhir edilebilecektir. Böylece müzenin zemininde yakın plandan izlenen yapıtlar, galerilerden de kuş bakışı ile görülebilecektir.
Ayrıca, XVIII ‘inci yüzyılda Osmanlı’nın burada kurduğu çini atölyesi ürünleri de - İznik çinileri kalitesinde olmasa bile - burada teşhir olanağına kavuşacaktır.
Yine Sultanahmet Camisi avlusuna atılıvermiş hissi veren Hipodrom’a ait mermer koltuk ve bir çok yerde dağınık haldeki sütun ve sütun başlıkları gibi dış etmenlere dayanıklı yapıtlar, sarayın önündeki bahçe kısmında yer alabilecektir.
Bütün bu yapıtlar bizim ve de dünyanın kültür mirasıdır; bu kentin geçmişidir. Bundan gocunmayalım ve artık tabuları yıkalım.
Yayın Tarihi :
7 Eylül 2005 Çarşamba 17:20:27