27
Ocak
2026
Salı
ANASAYFA

Türk Tiyatrosu ve Tiyatro Yapıları (I)

İKSV’nin organizasyonu ile 18. İstanbul Tiyatro Festivali’nin devam ettiği şu günlerde tiyatro sever aydınların çok da mutlu olduğu söylenemez. Nedenini her halde biliyorsunuz. Hükümetimiz, iki sene sonra yüzüncü yaşına girecek olan köklü sanat mâbedimiz İstanbul Şehir Tiyatroları’nın köküne kibrit suyu dökmeye kararlıgibi görünüyor. Bu nedenle, meraklı okurlarımız için Türk tiyatrosuna vetiyatro yapılarının mimarî geçmişine bir göz atmamızın yararlı olacağını zannediyorum.

Bu kısa tarihçe ileülkemizde 180 yıla varan geçmişi olan tiyatro sanatımızın, kültür ve uygarlığımızın gelişiminde büyük rolü olması yanında, son Osmanlı sultanlarının ve de geçmiş Cumhuriyet hükümetlerinin tiyatroya verdikleri önem, katkı ve desteği de anımsamış olacağız. Devlet niçin tiyatroya önem ve destek vermeli ve bütçesinden katkı sağlamalıdır? Çünkü tiyatro, topluma yaptığı katkı ile kamu hizmeti yapan bir kurumdur. Resmî tiyatrolar, özel tiyatrolar dışında, gişe hâsılatı endişesine düşmeden, kültür düzeyini yükselten klâsik eserleri halka indirmekle yükümlü kurumlardır. Ne var ki bu hizmeti yaparken özgür olması gerekir. Eğer özgürlük ortamı olmazsa sanat, sanat olmaz. Örneğin, hiçbir Fransız hükümeti, Comedie Française’in özgürlüğüne müdahale etmeği ve kapatmayı düşünemez.

Türk tiyatrosunda 180 yıl gibi kısa sayılabilecek bir geçmişten bahsetmemiz kimseyi yanıltmasın. Bu tarih, sadece batılı anlamda inşa edilen bir tiyatro salonunda ve sahnede, yine batılı anlamda ve belirli disiplinler içinde oynanan oyunların bize geldiği tarihtir. Yoksa kadim çağlardan bu yana, her toplumun folklorik kültüründe, kendilerine özel gösteri ve anlatım sanatları oluşagelmiştir.

Batı tiyatrosunun temeli, AntikYunan tiyatrosuna dayanır. M.Ö. VI. yüzyıldan sonra, dînî törenler dışında ve amfiteatrlarda oynanan tragedialar, halkın ilgi ile izlediği ve bu gün bizlerin de aynı ilgi ile izlediğimiz edebî şaheserlerdir. Avrupa’da Rönesans tiyatroları, XV. yüzyılda Roma’da ve M.Ö. 25 yılında Romalı mimar Vitrivius tarafından yazılan ‘’De Architectura’’ kitabındaki esaslara uygun olarak amfiteatr ve açık hava tiyatroları stilinde inşa edilmiştir. Daha sonra, Venedikli mimar Palladio’nun 1585’te başlayıp mimar Scamozzi’nin tamamladığı Vicenza’daki ünlü Olimpiaco Tiyatrosu –ki 2. Dünya Savaşında ağır hasar gördü, sonra onarıldı- Avrupa’nın ilk kapalı mekân tiyatrosu olmuştur. XVII. yüzyıla gelindiğinde Avrupa’nın diğer ülkelerinde de tiyatro binaları ve tiyatro grupları kuruldu. Ne var ki bu tiyatrolar aristokratlara ve zengin burjuvalara hitap eden saray tiyatroları idi. Orta sınıf halk için tiyatrolar, ancak XVIII. yüzyıldan sonra inşa edilmeye başlandı. XIX. yüzyıl tiyatroları, Almanya, Fransa, İngiltere, Rusya ve diğer Avrupa ülkelerinde popüler olmuş, halka inmiş, sahne edebiyatının seçkin eserleri ile tiyatro, sadece bir eğlence unsuru değil, başlı başına bir eğitim kurumuhâline gelmiştir.

İşte tiyatro ve operanın Osmanlı pây-ı tahtı İstanbul’a gelişi de bu şekilde ve XIX. yüzyılın başlarını bulmuştur. Aslında İstanbul’da yapılan tiyatro binaları ve Avrupa’dan, özellikle Fransa’dan gelen tiyatro ve opera trupları, Pera’da (Beyoğlu’nda) ikamet eden Hıristiyan azınlık ve lövantenlere ve de yabancı misyon ve elçilik mensuplarına hitap ediyordu. Ne var ki kısa zaman zarfında Fransızca bilen Osmanlı aydınlarının ve de Osmanlı Sarayının da ilgi odağı oldu. Öyle ki, tiyatro salonlarında, özel ‘’Saltanat locaları’’ yer aldı.

Peki, bütün bu oluşumlardan evvel, kendimize özel bir Türk Tiyatrosu yok mu idi? Olmaz olur mu? Nasıl ki uygar Uzakdoğu’da kadim Çin ve kadim Japon tiyatrosu varsa, kadim Türk Tiyatrosu da vardı.

Meddahlık, geleneksel Türk tiyatrosunun en önemli sanat kollarından biridir. Bir olayı canlandırma amacı güden ve kinâye öğelerden yararlanan, tek kişinin icra ettiği öykü anlatma sanatıdır. Meddah, toplumun çeşitli etnik gruplarındaki ilişkileri, davranışları, şîveleri, şehir ve mahalle yaşamını, doğa olaylarını ve kadim masalları, mîzahî bir dille ve öykünün sonunda kıssadan hisse çıkararak anlatırdı. Meddahın mekânı, genelde kahvehaneler, kıraathanelerdi. Osmanlı’nın son yıllarına dek süren bu sanatın son meşhur aktörü Meddah Sururi olmuştu.

Ortaoyunu, yazılı metne dayanmayan, sanatçının, kavuklu ve pişekârın ve diğer yardımcı elemanların, keskin zekâ eseri esprilerle canlandırdığı, gerektiğinde şarkı ve rakslarla da süslenen doğaçlama oyundur. Meydan oyunu, taklit oyunu, zuhurî kolu gibi çeşitleri vardır. Ortaoyunu, kapalı mekânlarda oynanabildiği gibi genellikle izleyicilerin çevrelediği özel açık alanlarda oynanırdı. Bu sanat da Osmanlı’nın son yıllarına kadar sürmüş, Kavuklu Hamdi ve Pişekâr Küçük İsmail, geleneğin son ve önemli aktörleri olmuştur. Cumhuriyet döneminde Nâşit ve İsmail Dümbüllü-Tevfik İnce, bu sanatı sahnede ve belirli bir tekst içinde devam ettiren sanatçılarımızdır.

Türk tulûat tiyatrosunun diğer önemli rüknü, Karagöz oyunudur. Tarihçesini öğrenmek için Evliya Çelebi’ye kulak verelim. Bir rivâyete göre Karagöz ve Hacîvat, Orhan Gazi döneminde Bursa’da yaşayan ve cami inşaatında çalışan iki mukallit işçi imiş. Birbirleri ile çene yarıştırmaktan doğru dürüst çalışmadıkları gibi çevreyi de meşgul ettikleri için kelleleri alınmış. Bu iki mukallidin hayranı olan Şeyh Küşterî, anılarını yaşatmak üzere, saydam deve derisini renklendirerek ve de kafa, kol ve bacakları, hareketli kılmak üzere eklemleyerek iki boyutlu oyun kahramanlarını, kurduğu perde, yaktığı şem’a arkasından, günün esprileri ile süsleyerek oynatmış ve bu geleneksel sanat devam etmiş. Perdenin bir kenarında yer alan Osmanlı tipi çıkmalı ve kafes pencereli evle mekân oluşturulmuş. Konu gereği canlandırılan diğer tipler de karakter oyuncusu ve figüran olarak oyuna ilâve edilmiş. Olaylardan mizahi bir öykü çıkaran, bu arada devamlı tartışan iki kafadar, Karagöz ve Hacivat ikilisi baş aktördür. İstanbullu Çelebi ve Tiryaki, ufak tefek ama anasının gözü Beberûhi, mahallenin belâlısı Tuzsuz Deli Bekir, özel şîveleriyle Hıristiyan Balama Rum, Ermeni ve Yahudi azınlıklar, Kastamonulu, Kayserili, Göçmen Anadolu Türkleri, Kürt, Acem, Arap, Arnavut gibi Müslüman azınlıklar, Kanlı Nigâr gibi zenneler, oyunun diğer kahramanlarını oluşturur. Kahramanları konuşturan ‘’hayâlî’’, seyircilerin kahkahalarla izlediği oyunu oluşturan sanatçıdır. Oyundan evvel perdeye ‘’göstermelik’’ konur, sabırsız seyircinin ‘’Başlar mısın, başlayalım mı, Karagözün evini taşlayalım mı’’ âvâzesi içinde ‘’nâreke’’ çalınır ve oyun başlardı. Anımsadığım son ünlü sanatçı, Hayâlî Küçük Ali idi. Bu gün de bu millî sanatımızı, çocuk oyunlarıyla devam ettiren amatör hayâlîler vardır.

Osmanlı İstanbul’unda başlayan, Avrupâi anlamdaki ilk tiyatro binası, o zamanki adıyla Grand Rue de Pera, bu günün İstiklâl Caddesinde ve Galatasaray-Tünel arasında açılan Fransız Tiyatrosu olmuştur. Tiyatronun inşaatı, 1800’lerde Sultan II. Mahmud tarafından onaylanmış ve desteklenmişti. Fransız komedi ve opera trupları, oyunlarını sadece Hıristiyan azınlık ve lövantenler önünde değil, aydın Osmanlı kalem efendileri ve de padişah ve bendegânın huzurunda oynadılar. Ne var ki tiyatro, 1831 yılında çıkan yangınla kül oldu. Aynı arsada, İtalyan Gustiniani, yeni pasaj ve tiyatroyu 1833’te açtı. İsmi yine ‘’Fransız Tiyatrosu’’ oldu. Deri koltuklu parteri, sekizer kişilik 26 locası ve altın yaldızlı kubbesi ile görkemli bir salondu. Fransa’dan gelen tiyatro, opera ve operet trupları, bu binadan yararlandılar. 1874 yılında Palais de Crystal adını alan aynı tiyatroda, dönemin Kayseri’sinin değerli kişiler yetiştirmiş Manas ailesinden, yönetmen, aktör, müellif ve mütercim Srapion Manas Bey,7 yıl süresince Fransızca, Türkçe ve Ermenice birçok sahne eserini bu tiyatroda yönetti ve icra etti. 1883 yılında Taksim-Galatasaray arasında, bu günkü Tokatlıyan Oteli ve Hanı yapılmadan evvel bir tiyatro binası vardı. Orada da 3 yıl sanatını devam ettirdi. Oynadığı ve yönettiği ‘’Değirmencinin Kızı’’ ve ‘’Pamela’’ oyunları kamuoyunun büyük ilgisini çeken eserlerdi. Bu günün Elhamra Pasajı içinde bulunan Fransız Tiyatrosu (Palais de Crystal), bir ara Gülriz Sururi-Engin Cezzar, sonra Toto Karaca-Celal Sururi’nin İstanbul Tiyatrosu’na mekân oldu. Daha sonra bakımsızlıktan kötüledi, virane oldu ve Elhamra Sineması adıyla seks filmleri oynatan bir sinemaya döndü, 1999’da yandı. Şimdi yerinde bir gece kulübü var.

Sultan II. Mahmud, 1839’da, vefatının arifesinde İtalyan akrobat Gaetano Mele’ye ismi sirk olarak geçen bir tiyatro binası kurması için izin verdi. Yerini bilmiyoruz, Beyoğlu’nda olmalı. Yeni Sultan Abdülmecit, oynanan akrobasi gösterilerini beğenmiş olmalı ki akrobatı nişanla ödüllendirmiş. Grup, Sultan Hanım düğünlerinde bile gösterilerine devam etmiş. Bu binadan söz etmemizin nedeni, yabancı grupların verdiği tiyatro ve opera temsillerinin de bu mekânda icra edilmiş olmasındandır.

Yine İtalyan akrobat Bartolemeo Bosco, 1840 yılında Bosco Tiyatrosu’nu kurdu. Tiyatro, İstiklâl Caddesi, Galatasaray’daki bu günkü Çiçek Pasajı (Cite de Pera) ‘nın yerinde idi. Bu tiyatroda Geatano Donizetti’nin ‘’Belisario’’ adlı eserinin icra edildiği ve tiyatronun 1842’ye kadar devam ettiği biliniyor. (Bilgiler, Refik Ahmet Sevengil’in 1962 tarihli eserinden alınmıştır).

(Sürecek)


yerguvenc@gmail.com

Yayın Tarihi : 14 Mayıs 2012 Pazartesi 11:30:06
Güncelleme :14 Mayıs 2012 Pazartesi 11:52:52


Bu haber hakkında yorum yazmak ister misiniz?