On makale boyunca özetlemeye çalıştığımız ana konu, mesleğimiz gereği Tiyatro Yapıları olmakla beraber, bu yapıları yaşatan Türk Tiyatrosu’na da değinmeden geçemezdik. Bazı yazarların sinema sanatının dinamizmi karşısında tiyatro sanatının eninde sonunda ölüme mahkûm olacağını ifade etmelerine karşın, ülkemizde tiyatro sanatına olan ilginin her geçen gün daha fazla arttığını göz ardı edemeyiz. İzleyici, sinemaya nazaran, etiyle, kanıyla, kemiğiyle, sesiyle sahnede gördüğü oyuncu ile daha canlı ve daha yakın iletişim içine girebiliyor.
Bilgi ÜniversitesindeTÜİK istatistiklerine dayanarak yapılan bir araştırma, 2005-2010 yılları arasında, 5 yıllık süre içinde izleyicilerin devlet ve belediye tiyatrolarına ve de özel tiyatrolara olan ilgi ve talepartışını bize gösteriyor.Bakın nasıl:
TİYATRO 2005 2010 ARTIŞ
Oyun sayısı: Devlet tiyatroları 188 260 % 138
Belediye tiyatroları189 922 % 488
Özel tiyatrolar 231 1.645 % 712
TOPLAM 608 2.827
Gösteri sayısı: Devlet tiyatroları 3.627 4.692 % 129
Belediye tiyatroları 2.509 8.787 % 350
Özel tiyatrolar 3.374 9.971 % 296
TOPLAM 9.510 23.450
İzleyici sayısı: Devlet tiyatroları 917.430 1.057.961 % 115
Belediye tiyatroları 728.224 2.036.487 % 280
Özel tiyatrolar 515.8831.591.761 % 309
TOPLAM 2.161.537 4.686.209
Tiyatroların devlet bütçesinden 2010 yılında aldıkları pay:
Devlet tiyatroları: 132 milyon 307 bin 350 Lira
Özel tiyatrolara aktarılan: 3 milyon Lira
İstanbul Şehir Tiyatroları 2010 yılı bütçesi: 17 milyon 075 bin Lira
Görülüyor ki 2010 yılı devlet bütçesinden tiyatrolara ayrılan 135 milyon 307 bin 350 Lira, Diyanet İşleri Başkanlığının 2010 yılı devlet bütçesinden aldığı 2 milyar 650 milyon 530 bin Liranın yanında devede kulak bile değil. Ne var ki burada konu, din işlerine şu kadar para ayırıyorsunuz da, tiyatroya niye bu kadar az para ayırıyorsunuz konusu değil. Burada konu, devlet ve şehir tiyatrolarını özelleştirme girişiminde, amacın bütçe tasarrufu olmadığının altını çizmektir. Esas konu, tiyatro eserini, dramaturgu, yönetmeni, oyuncuları, eleştirmenleri, izleyicileri, velhasıl tiyatro sanatını oluşturanları zapt-ı rapt altına alma konusudur.
Ancak, sanatta özgürlük olmazsa sanat da olmaz, iyi sanatçı da yetişmez. Muhafazakâr sanat, gerek faşist, gerekse geri ülkelerde çok denenmiştir ama bu uygulamalardan hiçbir müspet sonuç çıkmamış, hiçbir zaman klâsik ve çağdaş sanat idealine yaklaşılamamıştır.
Bizler, muhafazakâr sanat çemberinden dışarıya çıkamamış bulunan cami mimarimizde de çağdaş mimari ilkelerine ulaşamadık; Mimar Sinan’dan bu yana bir arpa boyu bile yol alamadık. Ne yazıktır ki Sinan kopyası çakma camiler ve Selçuk veya Osmanlı’ya özenen resmî binalar, çağdaş dünyanın kültür ve sanat çevrelerinde alay konusu yapılmaktadır. Acaba tiyatro sanatı da aynı muhafazakâr sanat anlayışı kervanına mı dâhil edilmek istenmektedir?
1839 Tanzimat Fermanından bu yana oluşan ve gelişen Türk Tiyatrosu, evvelâ padişahların, sonra Cumhuriyet hükümetlerinin teşvik ve desteği ile topluma benimsetilebilmiştir. Gerek tiyatro yapılarının inşasında, gerekse devlet ve belediye tiyatrolarının gelişmesinde, gelmiş geçmiş hükümetlerin büyük emeği vardır. Tek parti döneminde dahi, Anadolu’da inşa edilen Halkevi binalarında mutlaka tiyatro salonları yer almış ve kurulan tiyatro kollarından değerli sanatçılar yetişmiştir.
Şu kısa tiyatro tarihçesinde gördüğünüz gibi Osmanlı döneminde Ermeni asıllı vatandaşlarımız, Türk tiyatrosunun gelişmesine öncülük etmişlerdir. Aralarında tek tük de olsa Müslüman aktörler bulunsa bile Müslüman kadınların sahneye çıkması düşünülemezdi. Meşrutiyetin sonlarına doğru Afife Jale Hanım sahneye çıkmışsa da ne yazıktır ki sonu hüsran olmuştur. Yıllar ve yıllar sonra, Bedia Muvahhit Hanımın İzmir’de Atatürk’ün huzurunda sahneye çıkması ile engeller ortadan kalkabilmiş, Türk kadını sahnede yerini alabilmiştir.
Yukarda arz ettiğim istatistik bilgilerinde, özel tiyatroların resmî tiyatrolardan daha fazla atılım yaptıklarını görüyoruz. Bu gün özel tiyatrolarımız gelişiyorsa, içlerinden değerli aktör ve aktrislerimiz yetişebiliyorsa, bunu evvelâ Cumhuriyet devrimlerine, sonra Darülbedayi ve Devlet Konservatuarı gibi okullara ve de devlet ve belediye tiyatrolarının hazırladığı ortama borçlu olduğumuzu unutmayalım.
Özgür tiyatro diyoruz; özgürlük olmazsa tiyatro sanatı da gelişemez diyoruz. Ne var ki özgürlüğün kısıtlanması, tiyatroya sansür konulmasıtarihimiz boyunca, her zaman vardı. Bu gün de fazla değişen bir şey yok.
Geçmişte sansür amacıyla‘’pire için yorgan yaktığımız’’günler olmuştur. Ahmet Mithat Efendi’nin sakıncalı bulunan bir oyunu dolayısıyla Sultan II. Abdülhamid’in gazaba gelerekGedikpaşa semtindeki Güllü Agop Tiyatrosunu yıktırdığını üç numaralı yazı serisinde okumuş olmalısınız. Sultan, tiyatro binasını yıktırdı ama Güllü Agop, oyunlarına Şehzadebaşı’nda devam etti. Çünkü Güllü Agop’un elinde Sultan Abdülaziz’in verdiği 10 yıllık destek ve himaye fermanı vardı. Yani Güllü Agop Tiyatrosu bir nevi devlet tiyatrosu idi. Sultan Hamit, Sultan Aziz’in fermanına karşı gelememiş, çözümü tiyatro binasını yıktırmakta aramıştı.
Namık Kemal’in ‘’Vatan yahut Silistre’’ oyunu da Sultan Hamid’i rahatsız etmiş, oyun yasaklanmış, Namık Kemal, haftasına kalmadan soluğu Kıbrıs’da, Mağusa zindanlarında almıştı.
Cumhuriyetimizin ilk dönemlerinde bile Namık Kemal’in aynı oyunu, ‘’Padişahım çok yaşa’’ ve ‘’Yaşasın Osmanlılar’’ replikleri çıkartılarak oynanabilmişti. Keza aynı dönemde, millî birliğimize zarar vereceği düşünülen, Türkçedeki Acem, Arap, Kürt, Lâz şivelerinin taklitleri de yasaklanmış, buna karşın Rum, Ermeni ve Musevi taklitlerine ilişilmemişti.
1950’den, Demokrat Parti iktidarından sonra bazı yasaklar kaldırıldıysa da il vali ve emniyet müdürleri, yasa ve yönetmeliklerden aldıkları kuvvetle, tiyatro kumpanyalarına olan baskı ve müdahalelerini terk etmemişlerdir. Keza 1960 darbesinden sonra, 1964 yılında Muammer Karaca’nın oynadığı ‘’Senatür’’ oyununun yasaklandığını, Haldun Taner’in ‘’Eşeğin Gölgesi’’ oyununun ‘’sınıflar arasında kin ve nefret tohumları saçtığı’’ iddiası ile sahneden kaldırıldığını anımsıyorum.
Kültür ve sanat kurumları, yılların birikimi ile deneyim ve değer kazanırlar. Darülbedayi, bediiyat (estetik) evi, bu günkü ismiyle İstanbul Şehir Tiyatroları, önümüzdeki 2014 yılında yüzüncü kuruluş yıldönümünü kutlayacak. Böylesine birikimli bir kurumu özelleştirme adı altında kaldırmak bir yana, aksine daha da geliştirmek ve pekiştirmek gerekmez mi?
İstanbul Şehir Tiyatrolarında bazı oyuncuların zaman zaman drama metninin dışına çıkarak tulûat yaptıkları, repliklerinde hükümet ve hükümet üyelerine sataşmada bulundukları gibi bazı iddialar var. Evet, klâsik tiyatroda tulûat yapılmaz, metne uyulur. Tulûat ayrı bir sahne sanatıdır. Sanatçı, sahnede canlandırdığı karakteri yorumlar. Sanatçının oyun sırasında kendine özel siyasi fikirlerini belirtme çabası yakışıksızdır. Ne var ki bu gibi olaylar, kişisel soruşturma konularıdır. Yönetime tiyatro dışından kimseleri getirerek disiplin sağlatmak ve repertuar seçtirmek, özgür tiyatro kavramına aykırı bir davranıştır. Ayrıca, özelleştirme adı altında tiyatroların geçmişini hiçe saymak, Sultan Hamid’in ‘’pire için yorgan yakma’’ olayını anımsatmıyor mu?
Sayın Başbakanın tiyatro oyunlarının üretilmesi ve izlenmesinde toplumun seçkincileri olarak nitelendirdiği bir kısım aydını itham eden ve aşağılayan sözlerinde hiç de haklılık payı bulunmuyor. Ülkemiz, Tanzimat’tan bu yana kültür ve sanat gelişimini, halktan kopuk ithamıyla aşağılanan ‘’seçkinci aydına’’ borçludur.
Bütün bunlar bir yana, İstanbul Şehir Tiyatrolarının semt sahnelerindeki oyunlarını izlerseniz, izleyicilerin ve oyun sonunda şiddetle alkışlayanların sadece seçkinci aydınlar değil, yüzde yüze yakın dar gelirli veya orta kesimden yeni İstanbullu insanlar olduğunu görürsünüz. Türk halkı, iyiyi, doğruyu, güzeli fark edebilme yeteneğine sahiptir.
Yazı serisini sonlandırmadan evvel ulu Atatürk’ün 1930 yılında Darülbedayi’nin Ankara’da verdiği temsilden sonra tebrik için kabul ettiği sanatçılara hitabını tekrarlayacağım:
‘’Efendiler! Hepiniz mebus olabilirsiniz, vekil olabilirsiniz, hattâ reis-i cumhur dahî olabilirsiniz. Fakat sanatkâr olamazsınız. Hayatlarını büyük bir sanata vakfeden bu çocukları sevelim’’
HÂMİŞ:
İstanbul Şehir Tiyatrolarını özelleştirme projesinin gündemde olduğu Mayıs ayında başlayan bu yazı dizisi, bazı teknik nedenlerle araya giren gecikmeler nedeniyle Ağustos ayı ortasında sonlanabildi. Esasen konu şu anda güncelliğini yitirmiş bulunuyor. Türkiye’nin gündeminde o denli önemli olaylar var ki, yaşadığımız toz-duman arasında, ara sıra gündeme düşen bu kabil sanat olaylarının saman alevi gibi yanması ile sönmesi bir oluyor. Dileriz ki bu kabil müdahaleler yeniden alev almasın.
yerguvenc@gmail.com
Güncelliğini bitirmemesi gereken tek değer sanattır.