Geçen haftaki yazımda Taksim Meydanının alacağı yeni şekil için mimarî ağırlıklı bir değerlendirme yapmıştım. Bu defa saygıdeğer okurum Dr. Selçuk Beyin talebini de içeren yeni bir değerlendirme ile meydanın sosyal yönüne ağırlık verecek, geçmişinde yaşanan bazı olayları dile getireceğim.
Kent meydanları, sadece mimarîleri, sanat eserleri ve sosyal donatıları ile değil, o meydanda yaşanan etkinlik ve olaylarla ve de bunları yaşayan kent halkının anıları ile ruh ve değer kazanırlar. Ne var ki bu anılar her zaman güzel, her zaman iyi anılar olmaz. Taksim Meydanı da kısa geçmişine karşın iyi ve kötü birçok olaya tanık olmuş bir meydandır.
Çok eskilerde değil, Osmanlı’nın son yıllarında Taksim, Sultanahmet, Beyazıt gibi kent merkezlerinden biri değildi. Cadde-i Kebir (İstiklâl Caddesi), Fransız Konsolosluğu ve karşısındaki Ayia Trias Kilisesi ile son bulur, Ayaspaşa’dan Gümüşsuyu’na inen Müslüman mezarlığı ve Surp Hagop (Elmadağ)’dan Harbiye’ye uzanan Ermeni Katolik mezarlığı büyük bir alanı kaplardı.
Taksim’e adını veren maksem, Sultan I. Mahmud döneminde Istranca ormanlarından getirilen suyun çevre bölgelere taksim edildiği tesisti. Taksim, aynı zamanda Halil Paşa Topçu Kışlası (yıkıldı), Taşkışla (İTÜ), Gümüşsuyu Kışlası (İTÜ), Askeri Hastanesi ve asker talim alanı (Talimhane) tesisleri ile bir askerî merkez kimliğindeydi. 31 Mart vakasında, 14 Nisan 1909’u izleyen günlerde Taşkışla’yı ele geçiren gerici Avcı taburu askerleriyle Selânik’den gelen Hareket Ordusu birlikleri arasında bölgede silahlı ve kanlı çatışmalar yaşanmıştı. Keza Taksim Topçu Kışlası, işgal günlerinde (1918-1922 yılları arası) Fransız ordu mensubu Senegalli askerlerin işgali altında idi.
Bu süre içinde,1921 yılında stat haline getirilen Topçu Kışlası orta avlusunda işgal askeri takımları kendi aralarında futbol maçı yaptıkları gibi Beşiktaş, Fenerbahçe, Galatasaray, Peraspor, Vefa gibi Türk takımları ile de futbol karşılaşmaları yaparlardı. Tribünlerin kapasitesi 8 bin kişilikti. Stat, İstanbul’un kurtuluşundan sonra da 1939 yılına, Topçu Kışlasının yıkımına kadar kullanıldı. Kurtuluştan sonraki ilk uluslararası karşılaşma, Cumhuriyetin ilânı arifesinde, 26 Ekim 1923’de Türk Millî Takımı ile Romanya arasında olmuş, maç 2-2 berabere sonuçlanmış, 2 golümüzü de Zeki Rıza (Sporel) atmıştı. Fenerbahçe-Olimpiakos maçı da 22 Mayıs 1931’de bu statta oynanmış 1-0’lık galibiyet golü, Alâeddin Beyden gelmişti. Leblebi Mehmed’ler, Baba Gündüz Kılıç’lar, Küçük Fikret’ler, kaleci Şekip’ler, … hep bu statta yıldızlaşmışlardı.
Mezarlıkların kaldırılması, tramvay hatlarının 1913’de Tünel’den Tatavla (Kurtuluş), Şişli ve Mecidiyeköy’e kadar uzatılması ve de taraftarın stadı doldurması, Bellevue gibi havuzlu, odeonlu gazinoların ve Taksim Bahçesinin açılmasıyla yeni bir merkez ve yeni bir meydan oluşuyordu.
Taksim’e ‘’kent meydanı’’ kimliğini kazandıran ve İstanbul’a Cumhuriyet’in damgasını vuran, Taksim Cumhuriyet Anıtı olmuştur. Anıt, 8 Ağustos 1928’de 30 bin İstanbullunun katılımı ile TBMM Başkanı Kâzım Özalp tarafından açılmıştır. Bu anıtın önemi nereden gelir dersiniz? Efendim, Millî Mücadele ve Kurtuluş Savaşı döneminde Osmanlı Padişah ve hükümetlerinin olsun, İstanbul basınının olsun, Ankara TBMM Hükümetine cephe alması, genç Cumhuriyet üzerinde ister istemez bir İstanbul alerjisi yaratmıştı. İstanbul, özellikle Beyoğlu, kozmopolit bir kentti. Ekonomik güç de bir avuç azınlığın elindeydi. Türk İstanbul ise Saray’a sempati duyan bazı kişilerin yanında, çoğunlukla Kuva-i Milliye’ye sempati duyan, örgüte karınca kararınca hizmet etmeye can atan kişilerdi. İşte bu nedenlerle anıtın Taksim’e dikilmesi büyük önem arz ediyor, İstanbullunun Cumhuriyet rejimine bağlılığını bir şekilde göstermesi gerekiyordu. Dört cepheli anıtın kuzey yüzünde Kurtuluş Savaşı, güney yüzünde yeni Cumhuriyet Türkiyesi canlandırılmıştır. İki yan cephede sancağımızı dalgalandıran Türk askeri vardır. (Kenthaber, 16 Haziran 2008 tarihli Taksim Cumhuriyet Anıtı yazımda daha geniş ayrıntı sunmuştum).
Beyoğlu’nun eğlence sektörü, Taksim Meydanı ve çevresinde alaturka musiki ağırlıklı gazinolar açmıştı. Bunlardan Kristal Gazinosu, Anıta nâzır, daire yayı şeklinde bir yapı idi. (Bugün üzerinden Tarlabaşı Bulvarı geçiyor). Gazinoda Safiye Ayla’lar, Hamiyet Yüceses’ler, Müzeyyen Senar’lar ve daha birçok meşhur ses ve saz ustaları icra-i sanat eylerlerdi. Keza Sıraselviler Caddesi başlangıcında, Majik Sineması olarak inşa edilmiş, II. Dünya Savaşı sırasında Arap filmleri göstermiş Taksim Sinemasının altında daha sonraları açılan Maksim Gazinosu, Zeki Müren’lerin, Bülent Ersoy’ların musiki icralarını daha zengin sınıfa sunmuştu. Taksim Belediye Gazinosunda, gündüz okul çayları, gece balolar yapılır, Celal İnce’nin tangolarıyla dans edilirdi. O dönemden kalan ‘’Helâl, Adanalı Celal’’ lâfı hâlâ revaçta. Alt kat ‘’Paviyon’’da Pamela, dört motorlu gösterisini sunuyor, gece kulübü sözü yerine pavyon sözü yerleşiyordu. Bir süre sonra bunun da modası geçiyor; Taksim Belediye Gazinosu yıkılıyor, yerine ve meydana 5 yıldızlı turistik oteller inşa ediliyordu.
Şüphesiz ki meydana ‘’kültür meydanı’’ kimliğini kazandıran ana tesis, Atatürk Kültür Merkezi (AKM) olmuştur. Bu eserin inşası, yangını, tekrar inşası, yıkım teşebbüsleri, kapatılması, İstanbul kültür ve sanat çevrelerinin yıkıma direnişi bir uzun hikâyedir. (Bu konuda Kenthaber’de muhtelif tarihlerde yayınlanmış ‘’Yıkım hastalığımız yine mi nüksetti’’, ‘’AKM yıkımı yine gündemde’’, ‘’AKM’ler yıkılamaz’’, ‘’AKM’yi yıkamadılar, top artık Koruma Kurunda’’, ‘’Ne olacak şu AKM’nin hâli’’ ile çağdaş mimarlık tarihi yazılarım vardır).
1940-1950 arasının Taksim Meydanı, Vali ve Belediye Başkanı Dr. Lütfi Kırdar döneminde, şehirci mimar Henri Prost’un planlarına göre yapılan uygulamalarla genişletildi. Topçu Kışlası yıktırıldı ve yerine İnönü Gezisi yapıldı. Gezinin meydana bakan cephesine, İnönü’nün at üzerindeki heykelinin dikilmesi için kaide yapıldı. Meydanda Cumhuriyet Anıtı varken ikinci bir heykelin dikilmek istenmesi yanlış bir uygulama idi. (Bu heykel Demokrat Partinin iktidara gelmesi ile yerine konmadı, yıllarca depoda bekledi, sonraları Maçka Parkına, İnönü’nün evinin karşısına konuldu). İşte bu genişletilmiş meydanda Reisicumhur İsmet İnönü, 1950 seçimlerine takaddüm eden günlerde İstanbullulara hitaben bir nutuk irad etti. Vali Dr. Fahrettin Kerim Gökay, meydana toplayabildiği mahşerî kalabalığı göstererek: ‘’İşte Paşam İstanbul’’ demiş, ne var ki CHP’nin seçim hezimetinden sonra, iktidar olan Demokrat Partinin bir numaralı adamlarından olmayı başarabilmişti.
Ne yazıktır ki yine bu meydan, yakın tarihimizin utanç verici olayını, kanlı 1 Mayıs 1977 gününü de bizlere yaşatacaktır. Şunu bilmeliyiz ki 1 Mayıs, sağın solun değil tüm dünya emekçilerinin bayramıdır. Eli çekiç tutanın da, orak tutanın da, kalem tutanın da bayramıdır. Bu bayramı bizlere ‘’komünist bayramı’’ diye yıllarca zehir ettiler. Hâlbuki 1 Mayıs, doğrudan ‘’kapitalizme’’ değil ‘’vahşi kapitalizme’’ ve ‘’işçinin istismarına’’ karşıdır.
Bu arada, 1 Mayıs bayramının orijinini kısaca anımsamakta yarar vardır. 1864 ‘’Londra 1. Enternasyonali Kongresi’’nde, İngiliz, Fransız, İtalyan ve Alman işçi örgütleri eyyamcı Proudon’culara karşı Karl Marx’çıların çoğunluğuyla grev kararı almış, manifestoyu Karl Marx ve Friedrich Engels hazırlamıştı. Aradan 22 sene geçti -ki bu dönem bir nevi bilinçlenme dönemidir-1 Mayıs 1886 günü Amerika’da 200 bin işçi topluca işi bıraktı ve günün ‘’Evrensel İşçi Bayramı’’ olmasını kararlaştırdı. 1 Mayıs 1889’da toplanan ‘’Ulusal İşçi Kongresi’’nde, Fransız işçi sendikaları, bu günün vahşi kapitalizme karşı insanca yaşam mücadelesi günü olmasını kararlaştırmış, yine aynı yıl toplanan ‘’Paris 2. Enternasyonali Kongresi’’nde, 1 Mayıs’ın ‘’Uluslararası Proletarya Günü’’ olarak tescili kabul edilmiş, hakların alınması için mücadele yolu açılmıştır. ‘’3. Enternasyonal Kongresi’’ 1919’da Moskova’da toplandı. Uluslararası hareket böylece komünizme mal edilmiş oluyordu.
Neyse, biz konumuza dönelim. 1 Mayıs 1977 günü DİSK’in organize ettiği miting, yüz binlerce, belki de 500 bine yakın kişinin katılımı ile Taksim Meydanında yapıldı. Çeşitli yönlerden gelen ve toplanan kalabalıklar Taksim’e aktı. Mitingde emekçiler ve sol muhalefetle beraber bir kısım aydınlar da yer almış, Kemal Türkler’in konuşmasını dinliyorlardı. Birdenbire Taksim maksemi üzerinde beliren silahlı kişiler halkın üzerine ateş açtılar. Bunu The Marmara otelinin 5. kat pencerelerinden ve yandaki Pamuk Eczane üzerinden açılan ateşler izledi. Belli ki ‘’karanlık güçler’’ organize hareket ediyorlardı. Silah sesleri beraberinde verilen birkaç ölü ve yaralıdan sonra panikleyen insanlar, Kazancı Yokuşuna doğru kaçmaya başladılar. Fakat heyhat! Yola park ettirilmiş kamyonve arabalar kimseye geçit vermiyordu. Arkadan gelen kalabalıklardan ezilenlerle beraber 34 can yaşamını yitirdi, 136 kişi yaralandı. Saatler sonra boşalan meydanda kalan çarıklar, yemeniler, partal ayakkabılar, yırtık kumaşların fotoğraflarını gazetelerde gördük. Maksem üzerindeki mermi kovanları tek tek toplanmış, hiçbir delil bırakılmamıştı. The Marmara otelindeki odaları tutanların otel kayıtları imha edilmişti. Kimdi bu karanlık güçler? Hâlâ açıklanmış değil; hâlâ tahminler üzerinden fikir yürütülüyor. Kimse aklındakini telâffuz edemiyor. Buna karşın hükümet ne yapıyor dersiniz? Katillerin yerine sendikacıları ve bir kısım işçileri içeri atıyor.
12 Eylül 1980’den sonra Bahar Bayramı (1 Mayıs) kaldırılıyor. 1989’da Taksim Meydanına yürümek isteyen işçilerden biri kurşunlanıyor ve ölüyor. 1990’da Taksim’e çıkmaya yeltenen (!) işçilere ateş açılıyor, bir kız yediği kurşunla felç oluyor. 1992’de üç federasyon, Disk, Türk-İş, Hak-İş,1 Mayıs mitingini boş bir alanda gerçekleştiriyor. Ne var ki Taksim Meydanı işçilere yasak. Taksim’e çıkanlar dövülüyor, üzerlerine basınçlı su sıkılıyor, biber gazı püskürtülüyor. Çünkü devlet 1 Mayıs’ı bir ‘’öcü’’, bir ‘’komünist bayramı’’ olarak görüyor.
Nihayet AK Parti hükümeti, 1 Mayıs’ı ‘’Emek ve Dayanışma Bayramı’’ olarak tanıyor ve resmî tatil yasasını çıkarıyor. Helâl olsun sana bu yollar… Derken o da ne?
Yıl 2007. 1 Mayıs 1977 faciasının 10. Yılını Taksim Meydanında anmak isteyenlerin üzerine yine basınçlı su sıkılıyor, biber gazı püskürtülüyor. Arbedede 100 kişi yaralanıyor. Sonuçta 700’e yakın kişi tutuklanıyor. Neymiş efendim? İzinsiz yürüyüşmüş.
Offfff, içim şişti, hafakanlar bastı. Artık başka konulara geçelim.
Son yıllarda Taksim Meydanı, Cumhuriyet Bayramlarında ve Yılbaşı gecelerinde gençlerle doluyor. Meydan, havai fişek gösterileri, dev TV ekranlarından müzik yayınlarıyla ve de canlı müzik eşliğinde ‘’batı modeli’’ eğlence ve etkinliklere açılıyor. Uygar gençler burada toplumsal birlikteliğin tadına varıyor.
Ne var ki kalabalık arasında ara sıra genç kızlara yönelik elle ve sözle sarkıntılık olayları yaşansa da bazılarımız iyimserlikle olur o kadar deyip geçiştiriyoruz. Uygar gençlerin arasına sızan, ‘’karı-kızla’’ flört etmeyi günah, buna karşın ‘’orta yerin avradına’’ saldırmayı mubah gören bu güruhun muhafazakârlıkla falan alâkası yok. Bunlar, köylülüğün gelenekselliğini terk etmiş, kentli de olamamış haytalar. Kaç nesil sonra kentleşirler, bilemem.
Dilerim ki İstanbul, iki-üç sene içinde düzgün mimarîsi olan uygar bir kent meydanına kavuşsun, meydanda toplumsal güzellikler yaşansın.
yerguvenc@gmail.com
görüs ve fikirlerinize saygim vardir bunun icinde tesekkür ediyorum taksim meydanini dönüp dolastirip cogunlukta simdiki zamanda isci bayramamina baglayisinizda ne kadar güzel
sahsi görüs olarak bu isci bayrami yasadigimiz zamana idare edilis sistemimize göre iscilerin agzina bir parmak bal calmak gibime geliyor adi iscidir adindan anlamindan yola cikarak her sey bellidir eziyet onlarda fakirlik onlarda yorgunluk onlarda parasizlik onlarda yasam problemleri tüm onlardave omuzlarinda bunlara dahada ne olumsuzluk varsa ekleyebilmekte sinir yoktur eski zamanlarda bu siniflara bir baska isim verilirdi bu isim dahada kötümü kötü idi oda zamana uygunluga bir anlamda getirildimi eh getirildi denebilir bu yasam sartlarinda yanlislarin yanlislarinda olmazsa olmazlardan bu isci sinifi var dir onlar olmassa üstler nah yasardir bu böyle bir yasam bir epey hayli devamdir hic olmassa olamazlardan biraz olsun düzelmeye gidis vardir bende bir isci olarak hayatimi öyle böyle götürdüm kendi memleketimde degil örnek memlekette iscilik yaptim türkiyede hey lan idim burada beyefendi idim isci sinifindan bu yorumum icinde özür dilerim bayram ah isci bayrami ah dini bayram ah resmi bayram adi güzel anlami güzel bir kutlamasini ögrensek ne güzel
taksim meydanina gelince eskilere veya tarihe sünger cekilecek ama bir güzellik gelecek kanisindayim ve bu güzellik bir gün gecmis zamanda kalacak gelecek zamnandakilere güzel anilar insallah birakacak o zamanda onlarda yenilik geldi teknik baskalasti yiksinlar daha güzeli yapsinlar yikan yapan isciler vs. risklarini alsinlar
Not:isci isciligini bilmeli yaptiran yaptircagini bilmeli sadece is is olsun zaman gecsin yaptiran yav iste öyle böyle olsun ceb dolsun sistemini yasalar ca yapmali yasalari yapanlar artik hallo .. nerde bunlar yavv kimse yok vah vah memleketimin haline onlarda bende sende bilyoruz nerdeler ama ben bunlari söyleye söyle dilimde tüy bitti yine bir güzellik ortada yokkkkkk