Gülse Birsel, 22 Eylül 2013 günlü Hürriyet Pazar ekindeki yazısında bir serzenişte bulunuyor: ‘’Ben, ayağıma spor ayakkabımı giyip efendi gibi yürüyebileceğim bir şehir istiyorum. Protesto yürüyüşü yapanı dövmeyen, bilakis vatandaş farklı sebeplerle rahat rahat yürüyebilsin diye adam gibi yaya kaldırımı yapan yöneticiler istiyorum.’’
Haklı söze ne denir? Ne var ki o özlediği İstanbul çok çok gerilerde kaldı. Artık İstanbul, anormal artan nüfusu ile kişiliğini, eşsiz doğasını, organik yerleşim özelliklerini günbegün yitiren bir kent.
İstanbul’un sur içi, yâni eski İstanbul bir yaya şehriydi. Osmanlı döneminden bahsediyorum. O ne güzel bir dokuydu. Her mahallenin bir merkezi olurdu. Ulu bir çınar ağacı etrafında gelişmiş küçük bir meydancık. Meydancığın çevresine mescit ve hazîre, çeşme, kahvehâne, taşmektep ve bakkal, çerçi, aktar gibi birkaç küçük dükkân sıralanırdı. Büklüm büklüm sokakları bu meydancığa ulaşırdı. Sokak dokusunda iki katlı, cumbalı, şahnişli evler ve de üç katlı konaklar yer alırdı. Her evin mutlaka bir bahçesi olur, bahçede asma, incir, erik, kayısı, elma dut, kiraz çeşitlerinden ikisi üçü dikili olurdu. Genellikle bir de su kuyusu vardı. Meyveye para verilmez, mârul, hıyar, fasulye, kabak, patlıcan, biber, domates, kavun, karpuz, yakındaki bostandan temin edilirdi. Çınar altındaki peykede ezan beklenir, kahvehânede eş dostla hasbıhâl edilirdi. İşten eve yorgun dönen ister bey, ister efendi, ister beyefendi, ailecek yenecek akşam yemeğinden evvel, sehpada kurulan çilingir sofrasında küçük kadehler içindeki rakısını yudumlardı. Bab-ı Âli gibi nispeten uzak dairelerde çalışanlar, kimi ata, kimi eşeğe, kimi faytona biner, esnaf yakın iş yerine yayan gitmeyi tercih ederdi. Yayalar, yollarda trafik kazasına uğrama riski olmadan, serâzat dolaşabilirlerdi.
İşte cennetmekân babacığımın doğup büyüdüğü Kocamustaapaşa’sı böyle bir mahalleydi.
Bu tasvirde her halde bir husus dikkatinizi çekmiş olmalı. Mahallede zengin-fakir, esnaf-kalemefendisi, külhanbey-paşa, sınıf ayrımı olmaksızın hep birlikte yaşayabiliyorlardı. Fakir evleri de vardı, paşa konakları da vardı. Özetle mahallelilik bilinci içinde sosyal eşitlik vardı.
Başat (dominant) yapılar, selatin camileri ve diğer camiler, kapalıçarşı, bedesten, hanlar, hamamlar, medreseler, saraylar, bu dokunun içinden taç gibi yükselir, şehrin o emsalsiz siluetini yaratırdı.
Bütün bu ahengi kim ve ne bozdu? Tabii ki çağdaş yaşam şartları, özellikle de otomobil.
Mahallelerdeki ahşap yapılar betonlaştı. Ahşap evlerin pek çoğu zâten ömürlerini doldurmuştu. Geleneksel mimari planlamaları yanında statik yetersizlikleri, ilkel tesisat ve ısınma sistemleri bugünün insanına hitap etmiyordu. Pek çok yol, oto geçişlerine izin vermiyordu. Ana yolların şeması bugünün trafik kurallarına aykırıydı. Peki, bütün bu şartların sağlanamaması, eski yerleşim dokusunun mimari karakterini bozmaya değer miydi? İşte, zurnanın zırt dediği nokta buydu, hayır değmezdi. Hiçbir bilimsel ve sanatsal çalışma ve planlama yapılmadan sellemehüsselâm vur kazmayı demek doğru değildi, yanlıştı. Mimari düzeni bozmaksızın iç mekânlarda çağdaş, dış mekânlarda ufak düzeltmelerle bu İstanbul yaşatılabilirdi. Yapılan yanlışı, modern şehirciliğin ve yaşamın gereklerini, eski otantik dokuyu silerek uygulama çabası olarak izah edebiliriz.
Bakın, açılışının nerdeyse 140’ıncı yılını kutlayacak bir tünelimiz var. Metro yapımına aynı hızla devam etseydik eski İstanbul’un karakterini fazla bozmadan metro ağlarını gerçekleştirebilirdik. Ödenen istimlâk paraları, bunca yıkımlar, bunca yap-bozlara harcanan ödeneklerle metro ağları gerçekleşebilirdi.
Sâdece bizde değil, birçok ülkede eski yerleşim dokusunu yararak otolara yeni yollar açmak kolaycılığına düşülmüştür. Hâlbuki modern bölgeleri bâkir alanlara, imar planındaki gelişme bölgelerine kaydırmak daha akılcı bir davranış olmaz mıydı?
Ne var ki şehri imar etme adına bu gibi davranışlara giren belediye başkanları ve politikacılar her dönemde var olmuşlardır.
İstanbul’u Avrupâî görünüme kavuşturma hevesi Sultan II. Abdülhamid’le başlamış, Fransa’dan getirttiği şehircilik uzmanına bir Beyazıt Meydanı projesi yaptırmıştı. Evlere şenlik bu proje iyi ki gerçekleşme imkânına kavuşmadı. Adam projesinde sadece Beyazıt Camiini bırakmış, medreseymiş, şuymuş buymuş, geride ne varsa hepsini yıkmış, silmiş süpürmüştü.
Şehremini (Belediye Başkanı) Cemil (Topuzlu) Paşa’nın da ondan kalır yeri yoktu. Sultanahmet Meydanını ille de Paris’in Konkord Meydanına benzetmeye azmetmiş, Mimar Sinan eseri Haseki Hürrem Hamamını (Çifte Hamamlar) yıkmak için çok uğraş vermişti. Bereket versin aklı başında adamlar bu yıkıma şiddetle karşı çıktılar. Cemil Paşa yazdığı hâtıratında yıkamadığına esef ettiği bu hamamın hikâyesini yana yakıla anlatır.
Tek partili dönemin İstanbul Vali ve Belediye Başkanı Dr. Lütfü Kırdar, Fransız şehirci Prost’un planlarını uyguladı. Prost, şehre güzel eserler de kazandırmasına karşın Unkapanı-Aksaray arasındaki Atatürk Bulvarını açarken tüm Osmanlı dokusunun canına okudu. Cami, han, hamam, medrese, türbe, … önüne ne geldiyse ortadan kaldırdı. Biliyorsunuz, Taksim Topçu Kışlasını da gözünü kırpmadan yıkmıştı.
Başbakan Adnan Menderes de İstanbul imarına el atmış, kentin belediye başkanlığına heves etmişti. İzlemedim ama bu günlerde ‘’Onu çok sevmiştim’’ gibi bir dizide söz konusu olan Başbakanı aşkları dolayısıyla hiç ayıplamam, hatta helâl olsun derim. Ama yüz karamız 6-7 Eylül 1955 olaylarına methâldar olduğu için, bir de İstanbul’a attığı tırpanla şehrin kalbi olan sur içi bölgesinde derin ve onulmaz yaralar açtığı için affedemem. Yine de arkasından rahmet okurum; dînimizde ölümle öç alınmaz.
Yine İstanbul Belediye Başkanı Bedrettin Dalan’ı da yıkıcılık konusunda yabana atmayalım. Yaptıklarını saymaya başlarsak bu kısa makalenin sınırlarını epey zorlamış oluruz.
Günümüzün imar cinayetlerini evvelki yazılarımızda dilimizin döndüğü kadarı ile anlatmaya çalışıyoruz.
Şu kadarını söyleyelim ki ne varsa bu koltukta, bu koltuğa oturan kendini şehircilik uzmanı zannediyor.
Şimdi bu yollar açılmasaydı, bu köprüler yapılmasaydı hâlimiz nice olurdu dediğinizi duyar gibiyim. Siz de haklısınız. Otomobil, çağımızın bir gerçeği; hatta olmazsa olmazıdır. Kullanan kişiye dilediği şekilde seyahat etme özgürlüğünü veren, kişinin kendini muktedir hissetmesini pompalayan bir araçtır. Tabii ki bu son cümlem, özellikle bizde ve geri kalmış ülkelerde geçerlidir.
Ne var ki belediyeler ve belediyelerin yaptığı imar planları, yollardaki önceliği yayalara, insana değil, araçlara verirler. Geniş asfalt yollar, kurplar, orta refüjler, kavşaklarda yonca yaprağı alt ve üst geçitler, her şey otolara göre ayarlanmıştır. Trafiği artan mevcut yollarda da kaldırımları daraltır, otolar için yeni şeritler açarlar. Hâlbuki genişletilen trafik yolları, yeni trafikleri celbeder, trafik tıkanıklığı daha da artar. Bu arada olan yayalara olur.
Meydan ve yollardaki yayalaştırma projeleri, belediyelerin takdire değer çalışmalarındandır. Ne var ki bu çalışmalarda başarı oranı çok çok düşüktür. İki yılda bir yenilenen kalitesiz kaldırım kaplamaları basının diline pelesenk olmuştur. İstanbul’un en işlek caddesi durumunda olan İstiklâl Caddesinin desensiz, esprisiz, kalitesiz, zavallı kaplamaları gözümüze batan en bariz örnektir.
Biraz da müspet işlerden bahsedelim. Boğaziçi kıyılarında, özellikle Yeniköy-Sarıyer arasındaki sahil yolunda yayalar için geniş kaldırımlar yapıldı. Sportif yürüyüşler için kat ettiğiniz mesafeyi gösteren levhalar ve yer yer spor âletleri kondu. Özellikle tâtil günlerinde balık tutanlar sahil yoluna renk katıyor. Bu gezi yolunun tek sakıncası aldığınız Boğaz havası yanında, yanı başınızdan süratle geçen otoların egzost gazlarını da solumanız.
Gülse Hanımın nerede oturduğunu bilmem ama bana göre son yılların İstanbul’unda yaşamaya değer tek bir semt kaldı: Kadıköy. Eski Kadıköy’de mega kentin karmaşıklığından kurtulursunuz. Her ne kadar eski güzelim konakların yerinde yeller esse bile yine de güzel. Özellikle deniz dolgu şeridi üzerinde düzenlenen sahildeki yaya ve bisiklet yolu, oto trafiğinden epey uzakta kaldığından temiz hava almak için birebir yoldur. Tabii ki gençliğimizin Caddebostan, Suadiye, Temenye, Maltepe Süreyya plajları bir hayâl olsa da.
Velhâsıl-ı kelâm, bütün çirkin yapılaşmalara, kötü imar uygulamalarına rağmen hissedebilen için İstanbul yine de güzel.
yerguvenc@gmail.com