Ne oluyoruz Allah aşkına? Belgesel niteliği olmayan, alt tarafı izleyicinin ilgisini uyandıracak, onlara hoşça vakit geçirtecek, ticari bir TV dizisi için bir bardak suda fırtına estirmek revayı hak mı? ‘Muhteşem Yüzyıl’ TV dizisinden bahsediyorum. Daha dizinin fragmanı yayınlanırken hamasi duyguları galeyana gelen 74 bin kişi, bu diziyi yasaklayın diye RTÜK’e başvurmuş. Demek ki halkımız hâlâ yasakçı zihniyeti terk edememiş. Ama ne oldu? Bir siyasimiz, oy uğruna nabza göre şerbet vermeyi ihmal etmedi. Kültür Bakanı, her zaman olduğu gibi iki arada bir derede kaldı. RTÜK de ortama uydu, diziye ihtar verdi. Yönetmen, dizinin 2. bölümünde harem sahnelerinin geçtiği 12 dakikayı kesmiş. Ne yapsın; korku dağları bekliyor. Daha sonra ne olur bilemem; senarist ve yönetmen ayağını denk almazsa arkadan yasaklama bile gelebilir.
Neymiş efendim? Dünyanın ‘Muhteşem’ sıfatına lâyık gördüğü, bizim de ‘Kanuni’ sıfatı ile andığımız Sultan Süleyman’a saygısızlık yapılıyormuş. Evet, Sultan Süleyman Osmanlı’yı şahikasına çıkarmış büyük bir padişah. Ama sonuçta bir tanrı değil; dirayetli yönetimi yanında zaafları da olan bir insan. Onun da yiyip – içip eğlenmeye, bir güzele âşık olmaya, ona duygusal şiirler yazmaya hakkı yok mu? Kötü davranışlarını da bu günlerin şartlarıyla değil, o günlerin şartları altında görebilirsek, olanları bile normal karşılayabiliriz.
Kim ne derse desin. İstanbul’un fethi ile Ortaçağın kapandığı ve Yeniçağın başladığı, tarihçilerin uydurduğu bir hikâyedir. Avrupa Rönesans dönemini yaşıyordu ama Osmanlı, Mimar Sinan gibiler hariç, Ortaçağ yaşamına devam ediyordu. Nasıl mı? Şöyle:
Irz padişahındır: Padişah istediği herkesle yatar. Ama onları zamparalıkla, kulamparalıkla suçlayamazsınız.
Mülk padişahındır: ‘Memalik-i Osmani’nin tek sahibi odur. Has, timar, zeamet sahipleri onun birer kiracısı olup boyunları kıldan incedir.
Can padişahındır: ‘Nizam-ı Âlem’ uğruna kardeşlerinin, evlâtlarının, torunlarının canına kıyar. Sadrazam ve vezirler, yaptıkları bir gafı kelleleri ile öderler. Ama onlara kaatil de diyemezsiniz.
Şaraba merakları yüzünden ayyaş da diyemezsiniz.
Bütün bunları o günlerin şartları içinde düşünürsek TV’de geçen olayları doğal karşılamak gerekecektir. Yıllar evvel İstanbul Şehir Tiyatrosunda yeğenim Erhan Abir’in canlandırdığı VIII. Henry temsilinde, kralın zamparalıklarını, sarayda önüne çıkan kızı masaya yatırıp becermesini, daha birçok adaba aykırı hareketlerini hahaha hihihi seyredenler, aynı eylemi yapan padişah olunca nedense arslan kesiliyorlar.
Öyle anlaşılıyor ki bundan sonra çekilecek TV dizilerinde zülfü yâre dokunulmayacak, RTÜK’ün tavsiyelerine uyulacak ve de halkın nabzına göre şerbet verilmesi gerekecektir. Ben de zamana uydum ve bir TV dizisi için yeni bir senaryo üretmeye karar verdim. Senaryoya izleyicinin ilgisini çekebilmek için her ne kadar RTÜK’den çekinsem de özel yaşamdan bazı anekdotlar da koydum. Senaryomun ana hatlarını sizlerle paylaşmak istiyorum:
Ulu Hakan, Abdülhamid Han
Sultan Abdülmecid’in cariyesi Tiri Müjgân, pırlanta gibi bir oğlan çocuk doğurdu. Ne yazık ki veremli ananın ömrü çok kısa oldu. Ne demişler? Adam olacak çocuk kakasından belli olur. Nitekim ananın vefatından sonra Perestû Kadın’ın yetiştirdiği şehzade, daha çocukluğunda bir akıl küpü idi. Lalasından ve hocalardan özel dersler aldı. Bu arada kendi kendini yetiştirdi. Polisiye romanlara merak sardı.
Delikanlılığında, diğer şehzadeler harçlıklarını Beyoğlu batakhanelerinde har vurup harman savururlarken bu şehzade, harçlıklarını biriktiriyor, bir Rum bankerle işbirliği içinde parasını nemalandırıyordu. Zaten diğer şehzadelerle dostluk kurmaz, herkese şüphe ile yaklaşırdı. Abisi Murad Efendiyi de fazla sevmez, onun özgürlük yanlısı Namık Kemal’le dostluğuna içerler, ‘’ağabeyimi içkiye alıştırdı’’ diye eleştirirdi. Kendisi, bazı akşamlar sinirlerini rahatlatmak için ‘Küba Romu’ içer, ‘’içinde üzüm suyu yok, şeker kamışından yapılıyor, günah sayılmaz’’ gerekçesine sığınırdı. Velhasıl, eskilerin ‘nev’i şahsına münhasır’ dedikleri bir tipti.
‘Sultan Abdülaziz’in şüpheli ölümü üzerine Murad Efendi tahta çıktıysa da aklî muvazenesi yerinde olmayan Padişah kısa zamanda tahttan indirildi ve Allaha şükür ki saltanat bu akıllı ve dirayetli şehzadeye müyesser oldu. Yeni Padişah, ülkeye uğuru ile geldi; bolluk ve refah aldı, yürüdü. Memleket güllük gülistanlık oldu. Üstelik Sultan, namusu mücessemdi; ecdadı gibi yapmaz, önüne gelenle ‘harama uçkur çözmezdi’.
O zamanlar sandviç yerine yenilen 5 ekmek, 5 peynir, toplamda 10 Para ediyordu. 40 Para bir Kuruş, 20 kuruş bir gümüş Mecidiye, 100 Kuruş bir altın Liraydı. Etin ve şekerin okkasını 5 Kuruşa alabilirdiniz. Padişaha sadık bir paşa oldunuz mu, saye-i şahanede bir eliniz yağda, bir eliniz balda keyfinize bakar, cülus yıldönümlerinde köşkünüzü donatır, üstelik cülus bahşişi alır, duanızı eksik etmezdiniz. Allah devlete – millete zeval vermesin; padişahım çok yaşa. Sen ki ‘zillullah-ı fil âlemsin’ (Allahın yeryüzündeki gölgesisin).
Sizler paşa olmasanız da beni dinleyin; konuşmayın, düşünmeyin, etliye sütlüye karışmayın, yiyin için rahatınıza bakın. Sakın gökteki ‘yıldız’dan da, coğrafyadaki ‘burun’dan da bahsetmeyin. Malûmdur ki, Padişahımız Yıldız’da ikamet buyururlar, mübarek burunları da hörmetlicedir. Sonra jurnallenirsiniz ve sonunuz fena olur. Şu var ki Padişahımız Efendimiz, hiç kimsenin canına kıymamış, idam kararlarını onaylamamış, sadece aleyhinde konuşanları, Mithat Paşa gibi münafıkları sürgün etmiştir. Paşa, Taif’te de rahat durmamış, kendi kendini boğmuştur.
Padişahımız, kendisine suikast tertip eden teröristi bile affeden yüce ruha sahipti. Sahi ne olmuştu? Ermeni komitacılar, Belçikalı anarşist Joris’i Sultan’a suikast yapması için kiralamışlardı. Her Cuma Yıldız’daki Hamidiye Camiinde yapılan ‘Selamlık Resm-i Âlisinde namazdan çıkan Padişahın, arabasına bindikten 2 dakika 40 saniye sonra çıkış kapısına ulaştığını saptadılar. Suikast günü 80 kilo dinamit yüklü arabalarını saat kulesi dibine park ettiler. Hünkârın cami çıkışından kapıya varış zamanına göre bombayı patlatacak saati ayarladılar. Ne var ki hünkâr mahfilinden çıkan Padişah, her zamanki mutadı hilâfına, Şeyhülislâm Cemaleddin Efendi ile ayaküstü bir konuyu konuştu ve arabasına binmesi gecikti. Saatli bomba Padişah Efendimiz daha kapıya gelmeden patladı ve kıyamet koptu. Padişah kurtuldu ve arabasını kendi kullanarak gayet soğukkanlı bir şekilde sarayına girdi. Padişah Efendimizi her şeye kâdir Cenabı Allah korumuştu. Gelgelelim hain Tevfik Fikret, Efendimizin ölmediğine teessüf ederek ‘’Bir Lâhza-i Teahhûr’’ (Bir gecikme ânı) şiirini yazmış, ancak Meşrutiyette yayınlayabilmişti. Ermenilerle beraber paralı anarşist Joris de yakalandı, Padişahın huzuruna çıkarıldı. İdam mı edildi? Hayır. Bir torba altınını aldı; Padişah onu Anadolu Ermeni komitelerinin faaliyetlerini tespit amacıyla ajan olarak kullandı. Joris, doğuda faydalı işler yaptı. Padişah, İstanbul’da ve doğuda çıkan ‘Ermeni Patırdısı’nı, Adana ve Trabzon olaylarını, Kürtlerden kurduğu Hamidiye alaylarıyla bastırdı. Ana orduyu bu işe karıştırmaması bir zekâvet eseriydi.
Peki, sorarım size: Rüştiyeleri, idadileri, Mekteb-i Hukuku, Sanayi-i Nefiseyi, Hendese-i Mülkiyeyi, Darülfünunu, Beyazıt Kütüphanesini kim kurdu; bunca demiryolunu yabancı firmalara, Mekke, Medine’ye uzanan Hamidiye-Hicaz demiryolunu Hendese-i Mülkiye mezunu Türk mühendislerine kim yaptırttı? Essultan, ibnissultan, denizlerin ve karaların hâkimi padişahımız efendimiz.
O dönemde Alman’ını da Fransız’ını da, İngiliz’ini de, Rus’unu da bir güzel pohpohlayacaksın ki geçinip gidesin ve vartayı atlatasın. O da öyle yaptı. Aya Stefanos’a (Yeşilköy’e) kadar dayanan ve Boğazlara inmeye çalışan Rus’u, ‘düvel-i muazzama’ ile işbirliği yaparak, diplomasi yoluyla, yağdan kıl çeker gibi ülkeden uzaklaştırdı. Trakya ve Makedonya’nın bir süre daha da olsa, elimizde kalmasını sağladı.
Değerli izleyiciler! Bu dizi burada bitmez. Ama diziyi ‘Yaprak Dökümü’ gibi fazla uzatıp da sizlere gına getirmeyelim. Dizinin son bölümü yazalım ve bitirelim:
Meşrutiyet ilân oldu. Ulu Hakan, Abdülhamid Han ‘hal’ edildi. Bundan sonraki dizide, ‘’Hürriyet – Adalet – Müsavat – Uhuvvet’’ âvâzeleri içinde yönetimi devralan İttihat ve Terakki, ülkeyi parçalayacak, batıracak, Ankara’dan doğan yeni bir güneş ülkeyi kurtaracaktır.
Görün bakalım; RTÜK bu senaryonun kılına dokunabilecek mi?
yerguvenc@gmail.com
Harika
Değerli köşe arkadaşım... Osmanlı Tarihi, belirli ölçüleri olan bir köşede bundan güzel özetlenemezdi.. Öğrencilik yıllarında bizlere verilen yanlış ve eksik eğitimden ötürü tarihimizi yeterince özümseyemediğimiz de bir gerçek. ..İnsanlarımız, Meral Okay gibi gerçek sanatçılarımız ortaya çıkınca tabular birer birer yıkılıyor. Gün yüzü ortaya çıkıyor. Bazı kesimlerimiz okuyup düşünmeye başlayınca genlerimize işlemiş, biat etmeden, günümüzde bile padişahım çok yaşa sen herseyin en iyisisin düşüncesinden kurtulamadığımız sürece daha çok beceriliriz.
Ecdadımıza toz kondurmayız diyenler biraz okusun ve düşünsün...Osmanlıya gösterdiğimiz özenin binde birini cumhuriyete , Atatürk'e gösterebilsek işte o zaman parangalardan kurtulur adam oluruz.