27
Ocak
2026
Salı
ANASAYFA

Yeni Yıl

Dünya’mız, Evren’in gitgide genleşen sonsuzluk ortamı içinde bir nokta olan Güneş Sistemi turlarından birini daha gerçekleştirdi. Zaman ve mekân kavramları açısından göreceli (rölatif) bir ölçü de olsa, 2013 yılının tüm insanlığa barış ve sevginin çoğalacağı, üzüntülerin azalacağı mutlu günler getirmesini diliyorum. Dünyamız üzerinde yaşayan tüm biyolojik ve botanik canlı’ların, dünyamızı oluşturan madde’nin, elektrik–elektronik–manyetik-çekim gücü ve sayısız dalga boyundaki frekansların ve de güneş enerjisinin, matematik düzen içerisinde, daha milyarlarca yıl tükenmeyeceğini umut ediyorum.

 

Yine umut ediyorum ki, bizden çok sonraki nesiller, Star Wars bilim-kurgu filmlerindeki gibi yıldız savaşlarına girişmezler, başka dünyalılarla dostluk kurarlar.

Müsaade ederseniz biraz ukalâlık yapmak istiyorum.

Uzay’ın, bizim sıfır mefhumumuzdan çok farklı anlamda bir kitle yoğunluğu olduğu kesin. Madde’nin, molekülleri oluşturan değişken nitelik ve sayıdaki atomlarının, nötron ve pozitif elektrik yüklü protonları içeren çekirdeği ve bu çekirdek etrafında kendi yörüngesinde dönen değişken sayıda elektronları bulunduğunu biliyoruz. Bu değişmez (invariable) sistemi, gezegenlerin güneşin etrafındaki yörüngelerinde de görüyoruz. Aynı devinim, diğer güneş sistemlerinde ve gökadalar’da (galaxy) da var. Bu devinim, mikronun ölçüsüz alt katlarından tutun, ölçüsüz büyüklüklere kadarki oluşumlarda devam ve tekrar ediyor. Yâni uzayda hiçbir şey sabit, durağan değil ve uzay, zaman kavramından tamamen bağımsız bir oluşum.

Bizler zaman mefhumunu, küçük dünyamızın davranışlarına göre algılıyoruz. Aslında yeryüzünde yaşamakta olduğumuz hâl tek düzedir, süreklidir, bölünemez. Peki, o zaman kişisel yaşantılarımızın ve toplumların önce’sini, hâl’ini ve sonra’sını nasıl belirleyeceğiz? İşte, geçmiş, şimdiki ve gelecek oluşumlarımızdaki ardışıklığın belirlenmesi amacıyla insan beyni, zaman kavramını yaratmıştır. Einstein, uzay boyutunda düşündüğümüzde soyut bir kavram olan zamanın izafiyetini, yâni göreceliğini (relativity) avamın anlayabileceği dille şöyle anlatmıştır: ‘’Bir insanın kızgın bir sobada bir saniye elini yakması çok uzun bir zaman, bir sevgilinin kolları arasında geçen bir gün çok kısa bir zamandır.’’

Uzaya çıplak gözle baktığımızda, yakın planda güneş’i ve ay’ı, gece yıldızlar’ı görüyoruz. Güneşin ve ayın ritmik aralıklarla doğuş ve batışını gözlemleyen dünyalılar, bu ritme göre geçen zamanı hesaplayarak takvim’i yaratmışlardır. Bilim insanları, dünyanın kendi ekseni etrafında bir tur dönüşünü, gün’ü hesaplamışlar, bunu 24 saat’e, 1 saati 60 dakika’ya, 1 dakikayı 60 saniye’ye, 1 saniyeyi 60 salise’ye bölmüşler. Dünyanın güneş etrafındaki turunu tamamlamasını hesaplamışlar, buna da yıl demişler. Yılı dünyanın eksenindeki eğimin oluşturduğu 4 mevsim’e ve 12 ay’a bölmüşler ve 1 yılı tamamlayan 365 gün’e paylaştırmışlardır. (Tüm gezegenlerde, güneş etrafındaki tur süresinin karesi ile güneşe olan ortalama mesafesinin küpü arasında değişmez bir orantı vardır).

Tabii ki bu matematik esaslı çalışmalar, o kadar da kolay sonuca ulaşamamıştır. Bin yıllar boyu dünya, sabit bir tepsi gibi düşünülmüş, güneşin dünya etrafında döndüğü zannedilmiştir. Yakın zamanlara kadar dünyayı öküzün boynuzuna yükleyenler bile olmuştur.

Bütün bu ilkel inanışlara karşın, güneş sistemi esas alınarak yapılan takvimde, yılın 365 gün olduğu antik dönemlerden beri bilinmekte idi. Antik Mısır’da, 12 ayı 30’ar gün saydılar; 12 x 30 = 360 güne yılın sonunda 5 gün eklediler; buna epago-mondi dediler. Antik Roma, din adamlarının kendi çıkarlarına göre düzenledikleri değişken takvim karmaşasından, İskenderiyeli astronom Sosigenes’in hesaplamaları ile kurtuldu. Bu takvimin M. Ö. 45 yılında Jül Sezar tarafından kabulü ile Jülyen Takvimi oluşmuş oldu. Bu takvim, yeni yılın başlangıcını 1 Ocak tarihi olarak belirledi.

Şimdi burada duralım: Demek ki bizim din tüccarlarının 31 Aralık - 1 Ocak gecesi yapılan yılbaşı kutlamalarını lânetlemeleri, bu tarihin Hıristiyan âdeti olduğunu söyleyerek cahil halkımızı etkilemeleri safsatadan başka bir şey değilmiş. Demek ki yılbaşı günü, Hz. İsa’nın doğumunun 45 yıl evvelinden beri kabul edilen ve kutlanan bir günmüş. Bu bir. İkincisi, Hz. İsa’nın doğum günü olarak kabul edilen tarih (Noel), çeşitli Hıristiyan mezheplerinde 1 Ocak günü değil, 24 Aralık veya 6 Ocak olarak değişim gösterir. Yeni yılın 1 Ocakta başlaması pratik bir kabuldür. Hıristiyanlıkla ilgili değildir.

Jülyen takvimi, yakın zamanlara kadar kullanıldı. Örneğin Rusya 1918 yılına kadar, Yunanistan 1923 yılına kadar bu takvimi kullandılar. Hıristiyan dünyasında bu takvimde yapılan tek değişiklik, Hz. İsa’nın doğum yılının (milâdın), takvimin başlangıç yılı olarak kabul edilmesinden ibarettir.

Bu gün bizim de kullandığımız ve tüm uygar ülkelerin kullandığı Gregoryen Takvimi, 1582 yılında, Roma’da Papa III. Gregorius tarafından düzenlenen takvimdir. 365,2425… günden oluşan bir yıldaki 365 günden artan 0,2425… gün, 4 yılda bir Şubat ayına bir gün eklenmesi ile telâfi edilmektedir. Gregoryen takvim, yılbaşını 25 Mart gününde başlatmıştı. İngiliz Parlamentosu, 1752 yılında Gregoryen takvimini kabul ederken, yılbaşını 1 Ocak tarihine aldı. Diğer ülkeler de zaman içinde bu kabule uydular.

Bu arada modern fiziğin kurucusu, astronom, Padova Üniversitesi Matematik Profesörü, Floransa’lı Galileo (1564-1642)’nun başına gelenleri, bilseniz de tekrarlamak istiyorum. Bağnaz Kilise, dünyayı evrenin merkezinde kabul ediyor, güneşin sabit duran dünyanın etrafında döndüğünü zannediyor, bu fikre karşı çıkmayı dinden sapma olarak görüyordu. Bilimsel doğruları yazan Galileo yargılandı, suçlu bulundu ve aforoz edildi. Ancak Mea Culpa (Suç bende) diyerek idamdan kurtuldu. Sonraki yaşamında etliye-sütlüye karışmadı ise de ‘’Her şeye rağmen dünya dönüyor’’ dediği söylenir.

Günümüze gelince, bilimin gerçeği karşısında duramayan Papa XVI. Benedict, büyük bilim adamı olarak nitelediği Galileo için ‘’Tanrının eserlerini ve doğanın yasalarını bize öğretti’’ diyerek bir heykelinin Vatikan’a dikileceğini açıklamıştı. Demek ki Hıristiyan âlemi, geçen 400 yıl içinde dogmalardan ve bağnazlıklardan kısmen de olsa kurtulmuş, bilimin hakikatlerine teslim olmuştur.

İslâm âlemi, Arap Yarımadası’nda, Hicretin 17’nci yılında, yani Hz. Muhammed’in vefatından 7 yıl sonra Kamerî (Hicrî) Takvim’i kullanmaya başladı. Hicret yılı (Milâdi 622 yılı) takvimin başlangıcı olarak sıfır kabul edildi. Bu takvim, güneşi değil, sadece ayın dünya etrafında dönüşünü esas aldı. Ayın dünya çevresinde dönüş süresine göre, 29 veya 30 gün çeken ayların yıllık toplam gün sayısı 354 gündür. Demek ki bir yıl içinde, Kamerî Takvimle Güneş Takvimi arasında 365 – 354 = 11 gün kadar eksik gün vardır. Ne var ki bu eksiklik, artık günlerin ilâvesi ile Güneş Sistemine uygun olarak düzeltilmedi. Bu nedenle de aylarla mevsimler arasında tutarsızlık oluştu. Takvim, dünyanın güneş etrafındaki turu ile bağdaşmadığından aynı isimli aylar, yıllar boyunca her mevsimi yaşıyor. Örneğin Ramazan ayı, bazı yıllar yaza, bazı yıllar kışa, bazı yıllar ilk veya son bahara denk geliyor ve bu hiç yadırganmıyor.

Bu takvim, bütün ilkelliğine rağmen, normal iş günlerinde de Türkiye dışındaki İslâm ülkelerinde kullanılmaya devam ediyor. Ne var ki bu takvimin, Hz. Muhammed’in vefatından yedi sene sonra hesaplanıp kullanıma başladığını ve de İslâm dini ile hiçbir özdeşliğinin bulunmadığını dikkatinize sunarım.

Osmanlı, Batılılaşma döneminde Hicrî takvimle beraber iş ilişkilerinde Rumî adı ile Jülyen Takvimini kullanmış; ancak bu takvimin yıl sayısını Hz. Peygamber’in hicret tarihi ile başlatmıştı.

Türkiye Cumhuriyeti, 26 Aralık 1925 tarih ve 698 sayılı, Takvimde Tarih Mebdeinin Tebdili yasası ile Güneş Sistemine dayanan Milâdî Gregoryen takvimini kabul etti ve uygar devletlerin yanında yer aldı. Ayın hareketlerine bağımlı Hicrî-Kamerî takvim, diğer İslâm ülkeleri paralelinde, ülkemizde de sadece dini gün ve bayramlarda kullanılmaya devam ediyor.

Her kim olursanız olun, her neye inanırsanız inanın, hepinizin yeni yılı kutlu olsun.


yerguvenc@gmail.com  
 

Yayın Tarihi : 31 Aralık 2012 Pazartesi 11:23:17


Bu haber hakkında yorum yazmak ister misiniz?
Yorumlarınız
Dr. S. A. IP: 95.15.183.xxx Tarih : 31.12.2012 19:00:06

Sayın Yılmaz Ergüvenç; Bu sunumunuzdan dolayı sizlere - yapmış olduğunuz tüm bilgilendirmelerde olduğu gibi- minnettarlığımı belirtirim. Ben de, ukalâlık yapmadığımın telakkisiyle, Einstein ile ilgili -biraz da espri niteliğinde olacak - gerçek bir olayı ifade etmek istedim: " Einstein, davet edildiği bir üniversitede öğrencilere 'evrenin oluşumu' konusunda konferans vermektedir.. Saatlerce süren açıklamalarının bitiminde bir öğrenci şu soruyu sorar: "- Anlamadığım birşey var, peki bu evren nasıl oluştu !"  Uzun bir süre verdiği konferansının hiçbir kimse tarafından anlaşılamadığı sonucuna varan bilim adamı, yorgunluğunun ifadesiyle ve pes edercesine başını önüne eğip kürsüyü terkederken şunu söyler: "- sizlerin anlayacağınız (!), Tanrı bir fiske vurmuş (!), evren oluşmuş  ! "..    

Müspet bilimleri inkâr eden, fiziksel kanunlardan bihaber olan ve de "big bang" in (büyük patlama) de anlamını kavrayamayan bilgi yoksunu kişiler -şüphesiz- bu yazımı kendilerince değerlendirebilirler(!)  Sizlerin ve Kent Haber Sitesi'nin tüm muhterem köşe yazarlarının, bu Site'yi izleyen ve haberlerine yapıcı yorum yapanların ve de ülkemizin tüm halklarının yeni yılını kutlarım.                


Yılmaz Ergüvenç IP: 88.251.115.xxx Tarih : 2.01.2013 09:07:42

Saygıdeğer Dr. S. A. Bendeniz, esasen bu gibi yazıları sizin ve sizin gibi aydınlık beyinli 5-10 kişi için yazıyorum. Lâyık olduğumu hiçbir zaman düşünmediğim övgülerinize teşekkürler...