Bu ay (Eylül) bir TEMPO dergisi aldım; morâlman sıfırlandım.
![]() |
Neden derseniz, muhabirler bir helikoptere binmişler, İstanbul’un üzerinde turlamışlar ve çılgın projeleri resimlemişler. Çok da güzel yapmışlar.
Vah canım İstanbul’um! Senin Kuzey ormanlarını, akciğerlerini lîme lîme etmişler, saçları rüzgârla dalgalanan bir genç kız gibi Çamlıca tepeni kele çevirmişler. Çok yakında başına bir de koskoca Osmanlı sarığı geçirecekler. Ama ihtiyaçtan, dinden imandan falan değil, sırf şân olsun diye.
15 milyonluk İstanbul’da trafiği halledememişsiniz. Televizyonların sabah programlarında spiker hanımlar, bir yerden bir yere bırakın bilmem kaç dakikayı, kaç saatte gidebileceğinizi harita üzerinden anlatıyorlar.
Siz bu karmaşık trafiği üçüncü köprü ve çevre yolları ile mi halledeceksiniz?
2020 olimpiyatları vesilesiyle yayınlanan Madrid, Tokyo ve İstanbul’un metro ağları şemasına bir bakın ve İstanbul metro ağının ne kadar zavallı durumda olduğunu görün.
15 milyonluk İstanbul’un metro ağlarını geliştirmek varken, Kuzey ormanları içine üçüncü köprüyü ve onun yüz kilometreyi aşacak çevre yollarını yerleştirmek akıl kârı mıdır? Bu yapılaşmanın transit taşımacılığını halletmek bahanesine –ki o da geçersiz- sarılarak, aslında yeni kentler kurma amacı taşıdığını, bundan kimlerin ve nasıl yararlandığını Mısır’daki sağır sultan bile duydu. Merkeze uzak havalimanı dahî onlar için inşa ediliyor.
![]() |
Şimdilik iki milyon ağaç kesiliyor ve ormanların üçte biri elden çıkıyor. İleride yeni siteler zuhûr ettiğinde bölgede hiçbir orman alanı kalmayacak. Yeni yerleşimlerde inşa edilecek gökdelenler, İstanbul’a temiz hava getiren rüzgârların önüne set çekecek. Eski İstanbul orman üzerinden gelen oksijeni soluyamayacak. Ne var ki bu hatanın ceremesini bizden sonraki nesiller çekecek.
İnsan düşünmeden edemiyor. Acaba sadece AKP hükümeti değil, üçüncü köprüyü telâffuz eden daha evvelki hükümetler, Kanal İstanbul saçmalığını ilk dile getiren Bülent Ecevit gibi politikacılar haklı da mimarlar, şehirciler, önemli kültür insanları ve eli az çok kalem tutan bizler mi hatâlıyız? Acaba bizden farklı görüşlere sahip iktidar olmuş hükümetler mi doğru yolda dersiniz? Yoksa biz mi doğrusunu görebiliyoruz ama yazılarımızla boşu boşuna havanda su mu dövüyoruz?
![]() |
Herkesin kendi bakış açısını ve görüşünü doğru sanmasına dâir bir fıkra vardır. Biraz âmiyâne olacak ama ne olur kusuruma bakmayın.
Bu fıkrayı kimi Temel fıkrası diye anlatır, kimi de zampara tipe imam müsveddesi der. Biz zülf-i yâre dokunmayalım ve adamın biri diyelim.
Adamın güzel, alımlı, şen şatır bir karısı var. Hadi bu güzel hanımın adına İstanbul diyelim. Bu İstanbul hanımı beğenen ve onunla birlikte olmak isteyen, bir de zampara var. Üstelik zampara, hanımın kocasının da samîmî arkadaşı. İstanbul dersen her halde bu işlere teşne bir hanım. Hanımın yalnız zamparayla birlikte olması için bir şartı var. ‘Ben kocama ihanet etmek istemem; ama beni çok seviyorsan ancak onun gözü önünde benimle olabilirsin.’ Galiba o da kocasından intikam almak istiyor.
Bir sabah karı-koca Boğaza nâzır teraslarında kahvaltı ediyorlar. Kocanın cep telefonu çalıyor, zampara arkadaşı arıyor. ‘Ben Çamlıca tepesindeyim, sizin balkonu tabak gibi görüyorum. Benden söylemesi, karın güpegündüz birisiyle balkonda sevişiyor.’ ‘Ne diyorsun be! Biz burada karı-koca kahvaltı ediyoruz.’ ‘Yalan mı söylüyorum, inanmazsan çabuk ol buraya gel, bir de buradan bak.’ ‘Tamam geliyorum, geliyorum ama sana haddini bildirmeye geliyorum.’ Beriki bu arada tepeden iner, doooğru İstanbul hanımın üzerine çullanır. Saf koca, bir taksiye atlamış ve tepeye varmıştır. Ama arkadaşı koydunsa bul. Tepeden evine, balkonuna bakar, kendi kendine söylenir. ‘Allah Allah, meğer buradan bakınca hakikaten de öyle görünüyormuş.’
Ne diyelim iş bilenin, kılıç kuşananın.
Helâl, Adanalı Celâl…
yerguvenc@gmail.com
Sayın Yılmaz Ergüvenç; sunumunuzda dile getirdiğiniz gerçeklerin ışığında, inşallah, yüz yıl sonra ülkemizde olimpiyatlar gerçekleşecektir (!) !. (hay, nereden çağrışım yaptı ise, aklıma 'mehteran takımı' ile 'kılıç-kalkan oyunu' geldi !) Saygılarımı sunarım.
İstanbul'un yeşilini düşünen ve sureti haktan gözüken beyefendi acaba Sözen (CHP) dönemi pislikten geçilmeyen, toz toprak içinde, susuzluktan Kerbela'ya dönen, yolları çamurdan geçilmeyen, Vatan başından Beyazıt'a 1 saatte gidilemeyen İstanbul'u da hatırlıyor mu acaba??? Bir de şunu merak ediyorum: Hayatınızda kaç tane ağaç diktiniz?
Kesinlikle "HAYIR" sayin hocam: "bosuna havanda su dovmuyorsunuz"!
Aksine yazdiklarinizin yararli oldugu -bir cok acidan ve seviyeden- katiyen hic bir suphe goturmez.
Kanaatimce, bilahare, en kutsal isi yapiyorsunuz: "vicdaninizin sesini dinliyorsunuz". Tanri sizden razi olsun!
Keske herkes vicdaninin sesini dinle-yebil-se...
Keske herkes etik ve empatik davran-abil-se...
Keske herkesde sevgi ol-abil-se...