Bu yazı, teşhis edilen prostat kanserine karşı, yeni sonuçlanmış 37 seanslık bir radyo terapi uygulaması ile ilgili olarak üzerimde emeği geçen doktor ve sağlık personeline teşekkür sadedinde kaleme alınmıştır. Ancak (genelde tüm sağlık hizmetleri için geçerli) bazı serzenişlerim de olacağı için, uygulandığı üniversite hastanesinin ve sağlık personelinin adlarını vermek istemiyorum. Teşekkürlerimi özel olarak bildiririm.
Lise çağımda, rahmetli babamın adliye mensubu olarak görev yaptığı Denizlinin Güney ilçesinde, yaz tatillerinde ilçe görevlilerinin toplu olarak köy taramaları sırasında at üstünde babama refakat eder, özellikle, (yazar ve TV habercisi Ardan Zentürk’ün babası) dünya tatlısı hükümet tabibi Dr. Adnan Zentük’ün fedakâr çalışmalarını hayranlıkla izlerdim. Birçok insanın tropika sıtmasından kırıldığı bu yörede, doktor enerjik bir şekilde, ulaşım olanaklarının çok kıt olduğu 1940 sonlarında ya bir kaptıkaçtı sağlar, ya da hasta, orada “sal” tabir edilen bir sedye ile ilçeye kadar taşınır; oradan haftada iki seferi olan otobüsle Denizliye sevk edilirdi. Keza at üstünde, istirahat bilmeden köy köy dolaşan sağlık memurları gözümde birer kahramandılar.
Biz ailece, başta idealist doktorlar olmak üzere sağlık personelinin ve düzenli sağlık kurumlarının şefkatli bakım ve hizmetlerinden çok yararlandık. 1953’de Ankara’da Fakülte öğrenciliğim sırasında yakalandığım ve komplikasyon yapan kabakulak rahatsızlığından yattığım Gülhane hastanesindeki “intaniye servisi”ndeki şef Dr. Hayati beyden, etrafımda koşturan sağlık görevlileri ve sevgili tıp öğrencisi arkadaşlarımın, 1963’de “kist dermoit” ameliyatı olduğum Cerrah Paşa Eğitim Hastanesindeki operatör Doç. Dr. Adnan bey ve ekibinin, 1998’de, “parotis kanseri” olan rahmetli annemi Şişli Etfal Hastanesinde, ağır kalp sorununa rağmen, dört saatten fazla süren çok başarılı bir operasyonla tamamen sağlığına kavuşturan “onkoloji” servisi doktor ve yardımcı personelinin, Kozyatağı PTT hastanesinde iki ayrı kasığımdaki fıtıkları ayrı tarihlerde ameliyat eden “Cerrahî” servisi şefi nur yüzlü Dr. Erdoğan Bey ve aynı sevecenlikteki ekibinin, akciğer kanserinden kaybettiğimiz rahmetli kayın biraderime Süreyya Paşa Sanatoryumunda en titiz bakımı veren ve tüm dertlerimizde Hızır gibi yetişen siyanet melekleri onkolog Dr.Nilüfer Başözdemir, göğüs hastalıkları uzmanı Dr.Tülin Şadoğlu ile eşi dahiliye uzmanı Dr. Ömer Lütfü Şadoğlu’nun üzerimizdeki emeklerini minnetle anıyorum.
Bu köşemde 17.Mayıs.2006’da yayınlanan yazımı, milletinin sağlığına ve refahına vakfettiği ömrünü Başbakanlığı sırasında tükettiği halde, ölümünden sonra adını kimsenin ağzından duymadığım rahmetli Dr. Refik Saydam’a özgülemiş; “Uluslararası Kalkınma Ajansı”nın, Tıp alanındaki kalkınmada Türkiyeyi liste başı olarak saptadığını öğrendiğimde gurur duyduğumu, bu özverili ve mütevazı doktorun değerini anladığımı ifade etmiştim.
Çağımızda olanaklar gelişti. Fakat, Cumhuriyetin başlangıcından bu yana nüfusu öngörülemeyecek kadar artan ülkemizde, hâlâ sağlık kurumları ve ekipman yetersizliğinden doğan zor koşulların yanında, ne yazık ki, bir üniversite hastanesinde 4000 yıllık ilaç depo edilmesinden, doktorların ve diğer sağlık görevlilerin de karıştığı sağlık karneleri üzerinde sahtekârlık yapılmasına kadar suiistimallerin günlük olaylar arasına girdiği ve bir rektörün dahi göz altına alındığı günümüzde, ülkenin her kesimi gibi sağlık sektörünün de ideal kaybından nasibini aldığı görülmektedir.
Siyasal kargaşanın uç notlaya vardığı 1970’lerden itibaren, Tıp bilim ve tekniğindeki gelişmelere karşın Dr. Refik Saydam’ın getirdiği şefkat ve ihtimam ruhunun da dağılmaya başladığına tanık olduk.
Bir Devlet Hastanesinde, 70 yaşını aşmış bir hasta ile Hastane başhekiminin aralarında, hasta kalabalığı içinde çıkan tartışmayı başhekimin “eşşeğoğlu eşşek” finali ile noktaladığını ve yaşlı hastanın nasıl eziklik çektiğini yürek üzüntüsü ile hatırlıyorum.
Benim de, prostat başlangıcını fark ettiğim 1980 yılı, sağlık hizmetleri ile olumlu ilişkilerimde bir dağılma merhalesi oldu ve hastalığın seyrine de hiç uğur getirmedi. 60 yıl öncesi bir lise öğrencisi iken bir gündelik gazetede, bir genç pratisyen doktorun hükümet tabibi olarak ülke yüzeyinde gösterdiği hizmetleri ile ilgili anı dizisini okurdum. Kırsal yörelerdeki sefalet ve cehaleti çok etkili bir dille anlatan bu idealist doktorumuzu en fazla zorda bırakan, hastayım diye gelen köylü yurttaşlarımızın “neyin var?” sorusuna: “sen doktor değil misin? sen bil!” yanıtı imiş. Bunu aklımda tuttuğum için, anılan hastane “üroloji” kliniğine ilk müracaatımda, serî bir biçimde tüm şikâyetlerimi anlattım; bu arâzın “prostat”ı akla getirdiğini ilâve ettim. Doktor gerilip yüzünü çarpıttı; sözcükleri püskürtürcesine: “Kim söyledi?” dedi. “Meslektaşlarınızın makalelerinden öğrendim; herkes ilmini saklamıyor” yanıtını verdim. Evet, belki, hastanın “tanı” konusunda doktoru yönlendirmesinin caiz olmadığı söylenebilir ama bence doktordan da “tanı” konusunda etki altında kalmayacak kadar mesleğine hâkim olması beklenmez mi? Çünkü hastayı aylarca oyalayıp, sonunda hastanın ya da yakınlarının teşhisine varan bazısı akademik unvanlı doktor çok gördüm. Ne ise, benim olayımda, servis şefinin de katıldığı muayenede; “tam tanı konamayacağı, prostat da olsa minimal boyut’da olduğu, daha onbeş yıl idare edilebileceği” sonucuna varıldı.
Belki konu ile ilgili görülmeyecek ama hastanelerde rehberlik görevi olan personel davranışları hakkında bana ilginç gelen bir anıyı da nakledeyim. Çeşitli vesilelerle gittiğim aynı hastanede hasta başvuruları “Halkla İlişkiler” plakası asılı bir servise yapılır ve orada görevli genç hanımdan gidilecek kliniğin adının yazıldığı düz bir kâğıt alınırdı. Bir gün, gene klinik kâğıdı almak üzere aynı hanımın makamına (?) vardım. Küçük hanım kendi yaşında bir arkadaşı ile hararetli bir dedikodu seansında idi. Sabırlı adamım, eskiden çok daha da sabırlı idim. Huzurda bekle, bekle, bekle…… Baktım, huzurunda el pençe divan duran koca adamın varlığını fark etmiyor; bari, hanıma zahmet olmasın, gideceğim servisin adını kendim yazayım diye boş kağıtların bulunduğu sepete uzanır gibi yapar yapmaz, görevinin cahili ve toplumsal terbiyeden yoksun olmasına rağmen sağlam bir torpille bu işe yerleştirildiği anlaşılan görevli (daha doğrusu görevsiz) makamının ulviyetinin ihlâline tahammül edemedi: “Ne yapıyorsunuz? Ne yapıyorsunuz?” diye haykırarak koltuğundan fırladı. “Sizin özel yaşamınıza, haddim olmadan fazla kulak vermemek ve sizi rahatsız etmemek için kendi işimi kendim görmeye kalktım. Ayrıca dikkatinizin de bu kadar keskin olduğunu bilmiyordum” dedim. “Ne salak adamsın!” dercesine: “Bugün Perşembe, kâğıt almaya gerek yok ki!” yanıtını verdi. “Kapının dışında Amerikancadan tercüme bir yazının bulunduğu plaka var. Demek ki, manasını ben yanlış anlamışım; her şeyi önceden benim bilip buraya gelmem lâzımmış” diyerek ayrıldım.
Benim prostat derdim onbeş seneye kalmadı. Görevimi naklettiğim Ankara’da ve Pakistan’da sürekli enfeksiyonlar yaptı. Bereket Hacettepe Üniversitesinde ve Karachi’deki “Middle East Medical”de iyi bakım gördüm. Karachi’de beni vuran septisimiden zor kurtardılar. 1994’de Kadıköy’deki bir hastaneye ameliyat edilmek üzere yattım. Ameliyatın kapalı mı açık mı olacağı üzerinde tereddütler varken, benimle ilgilenen intern (tıp stajyeri) “lazer”le operasyon yapılacağını tebliğ etti. Hastanede bu konuda uzman olmadığı için dışarıdan uzman ekip geldi. Ancak, derdim pek hafiflemedi. 2002 yılında aynı hastaneye müracaatımda yapılan muayenede alınan bulguları yanımda tartışan iki hekimden biri “nodül”den söz edince ben lâfa karışmak küstahlığında bulundum. Daha ağzımdan ilk sözcük çıkar çıkmaz: “Sen ne anlarsın, be!” diyerek ağzımın payını vermek istedi. İki yüksel tahsil belgesi sahibi olduğumu anlattım. Nazikleşen doktorumuz bu kez: “Beyefendi, ben de hukuktan anlamam” dedi. “Anlamanız gerek, davalık işiniz olursa, kendiniz sahip çıkmadan uluorta avukatlara bırakılmaz” dedim. Zaten mesleği doktorluk olup valilik, içişleri bakanlığı, diplomatlık, hariciye nazırlığı, hariciye vekilliği yapmış bunca ünlümüz varken nasıl böyle meslekî bilgi ayrımcılığı yapılır, bilemiyorum. Ayrıca, hayretle gözlemlediğim bir şey de ameliyat gömleğimi giymiş, seyyar sedye yanımda hazır durumda ameliyatlara gireceğim sıralarda önüme alelacele bir “ibraname” tutuşturulup acele imzalamam istenmesidir. Bunu imzalamak asgarî bir sağlık bilgisi gerektirmemekte midir? Hastanelerin bu tavrı gerçekten hukuk bilgisizliğinden midir yoksa kurt avukatlık zihniyetinden midir? Bu sıralarda hastane kapılarına asılan “Hasta Hakları” beyannamesine ne kadar uyuluyor bilemiyorum.
Ne ise, ikinci kez ameliyat edilmeme gerek görüldü. Operasyonu yapacak olan da, bir zamanlar intern olarak benimle ilgilenip ameliyatımın lazer’le yapılacağı müjdesini vermiş ve bu kez “Operatör” unvanı kazanmış genç doktordu. Sağlık geçmişimi sorgularken birinci ameliyatımın lazerle yapıldığını öğrenince: “Bu hastanede lazerle ameliyat mı yapılırmış?” diye hayretini ifade etti. Ben de:”Zannederim ilk ve son kez benim üzerimde denendi” dedim.
Ellerine sağlık, kapalı prostat alınması ve mesane taşı kırmayı bir arada başaran doktorumuz, sağ olsun, afi satmayı da çok seviyordu. Hastaneden taburcu olacağım gün pijamalarımla bir şey danışmak üzere tam odasına girecekken, eski karagöz oyunlarındaki “Tuzsuz Deli Bekir” adındaki kabayı figürü kıyafetinde (fes hariç) bir yarma beni aniden sollayıp odaya girdi. Ben de arkasından… Benim de yarmanın arkasından girdiğimi görünce doktor bana kükredi. Ben de, hem nekahat döneminde, hem yaşlı olduğum hem de tam odadan gireceğim esnada, bu saygısız müracaatçının sıra tecavüzüne uğradığım için benim önceliğim olduğunu iddia ettim. Ancak, maganda hastaların ve yakınlarının hastanelerde çıkardıkları şiddet olaylarının, ölümcül tecavüzler iyice azıttığı bir devran içinde idik. Yarmanın hiç ağzını açıp bu iddialarıma itiraz etmemesine rağmen doktor: “Onun işi daha önemli” diyerek tercihini ondan yana koydu.
Fakat, afili olduğu kadar iyi bir taktisyen olduğunu kanıtlayan doktor, daha sonraki buluşmalarımızda, yarmaya gösterdiği saygı ve şefkati benden de esirgememiştir.
Tıp konularına burnumu soktuğum için bana girişen doktora gelince nöbetleri sırasında hastalara aynı kabalığı ve şikâyetlere ilgisizliği sürdürdüğünü gözlemledim. Belli toplum kesimleri arasında bazı fanatikler tarafından ilkel ve irrasyonel güdülerle yaratılan (şoför-yolcu, esnaf- müşteri, Fenerbahçe-Galatasaray, Beşiktaş-Bursaspor gibi) taraf antagonizmi’nin, sanki tıp alanında temsilcisi idi bu kaba adam.
Gelelim prostat hastalığı maceramın son safhasına...
Ağabey merhaba. İlgi alanım içinde hele bitirde. Benimde destan yazacak kadar içim dolu bu arkadaşlara. Buradan Nazmi Hocama Merhaba. DÜNYA BİRLİĞMİŞ o işe girebilmek için Salya - Sümük yalvaran işi olsun diye herşeyi mübah sayan ondan sonrada kahramanlık yapan (zavallılar). Sevgilerimle. Allaha Emanet Olun Bizi Avrupa Birliğine niye almıyorlar. (Bu zihniyetle - Bunlarlamı) yazık
Saygıdeğer kuzenim Teoman'a ailecek geçmiş olsun dileklerimizi iletiyoruz. Bu güne kadar unutmuş olduğum, yıllar evvelki ilk ameliyatındaki hastane ziyaretimizi anımsadım. O zaman önemsemediğimiz, belki de bu günkü teknikle herkesçe çok kolay diye nitelenen operasyonda demek ki tam başarılı olunamamış. Bunun verdiği yeis ve hiddetle Neyzen Tevfik'den 'Ben bir hazakatzedeyim midemi tıp tepti benim / Kırk katır tepse yıkılımazdı bu naçiz bedenim / ...' deyip sonunda hastane personelini 'haşere' yapan dizelerini anımsamamak elde değil.