İSLAM SÖMÜRGECİLİĞİ: Kardeşi Abdurrahman bin Müslim komutasındaki ordu ile 708’de Buhara’nın fethini başarmış olan Kuteybe’nin tüm çabası, işgâl ettiği diyarlardaki tüm toplulukları olduğu gibi Buhara halkına da İslâm ve Arap kimliği giydirmektir. Fakat gelenek ve görenekleri farklı olan halk “ikrah- korkutma” karşısında Müslüman olduklarını beyan etseler de evlerinde bildikleri gibi yaşarlar. Bunu tahmin eden ve sezen Kuteybe, yerlilerin evlerini Arap askerleri ile paylaştırmak gibi ahlâk ve adaba tamamen aykırı bir denetleme yöntemi ile İslam’ın şekil kurallarına uymayanları tesbit edip ağır cezalara çarptırır (Türban’ın üniversite ve kamu alanlarına giremeyeceğinin yargı hükmü ile belirlenmesinin kamu vicdanını yaraladığı şarkısını söyleyenler, acaba Türklerin bu İslâm’a sokulma tarihi karşısında nasıl bir vicdanî değerlendirme yaparlar? Zaten, kamu alanlarında bir dinî simge ile görünmek de, başka din ve inançta olanlara karşı bir tür “ikrah” değil mi? Aslında, bunların maksadı, akıllarını felce uğratıp insanları kul, köle yapma dışında ne olabilir ki? Mazlum dernekleri kuranlar; zulmün ne olduğunu bu tarihten görsünler). Bu denetim’in sonucu, Türklerin tüm mal ve topraklarının tümüyle Araplara kaptırmaları, köle ve toprak amelesi haline gelmeleridir. Kur’an ayetleri dayanak yapılarak Türk kızları cariye olarak kullanılır. Kentte direniş örgütleri kurulduğu için Araplar sürekli silahla gezerler. Cuma namazları zorunlu hâle getirilir. Ganimeti yeterli görmeyen Araplar, halka, Halife için yılda 200.000 dirhem, Kuteybe için 10.000 dirhem vergi yüklerler. Kuteybe Türk Dünyasındaki işgallerini sürdürür; Azerbaycan’da bugün Derbent denilen Babül Ebvab’a kadar gider.
Bugünkü Özbekistan yörelerinde oturan halka Sogd milleti denirdi. Kuteybeye biat eden Sogd Beyi Neyzek Tarhan’ın gözü korkmuş; yaptığı hatayı anlamış; merkez kenti Tarhan’a dönerek diğer Türk Hanlarına mektuplar yazmış; onları etrafında toplayıp Kuteybe’ye karşı direniş girişimine soyunmuştur. Türkistan’daki Talikan Hanı Sehrek bu çağrıya tereddütsüz olumlu yanıt verir; halkını fikren Araplarla çatışmaya hazırlar. Kuteybe bu ittifak girişimlerinin haberini alır; Belh kentinde savaş düzenini kurup, baharda güçlü bir ordu ile Talikan’a saldırır. Yeterli savaş hazırlığı yapmamış olan Sehrek, Arapların gelişinden önce kenti terk eder. Kuteybe, hiç direnişle karşılaşmadan kente girdiği hâlde tüm ergen erkekleri kılıçtan geçirir; Kent’e giriş yolu üzerinde 24 km. uzunlukta bir hat üzerindeki ağaçlara sayısı 40.000’i bulan ölüleri astırır; kızları, kadınları iğrenç muamelelerle cariye yaptırır.
O arada, Halife 709 yılında Mesleme bin Abdülmelik adındaki komutanı da Azerbaycan’daki Türk ellerinde fetihler yapmak üzere görevlendirmiş; çok sayıda kentler ele geçmişti.
Kuteybe için sıra, fesadın başı kabul edilen Neyzek Tarhan’ın tedibine gelmiştir. Tarhan’ın çekildiği Bazgis (Bağlan) kalesi kuşatılır. 2 ay süren saldırı sonuç vermez. Kışın yaklaşması her iki taraf için de cesaret kırıcıdır. Kuteybe, Tarhan’a Muhammed ibni Selim adındaki aracıyı yollayarak, teslim olduğu takdirde hiç zarar görmeyeceği garantisini verir. Erzakı tükendiğinden umutsuz durumdaki Tarhan, Valinin vaadine inanır; Ancak teslim olur olmaz zincire vurulur. Kuteybe, Haccac-ı Zalim’e haber yollayarak ne yapması gerektiğini sorar. Haccac’ın yanıt’ı kendisinden beklendiği gibidir: “Müslüman düşmanları aman verilmeksizin öldürülür”. Kuteybe, Tarhan’ın canını almadan önce sadizminin keyfini çıkarır. Onun ve halkının gözleri önünde zavallının iki oğlunu, akasından seçkin 700 cengâverini, başları kesilerek öldürtür. Son olarak kendi eli ile Tarhan’ı öldürür. Kesilen başları Haccac’a gönderir. Verilen söze rağmen işlenen bu cinayetler, İslamiyet adına ne güzel örnekler, değil mi?
Kuteybe 710 yılında kardeşi Abdurrahman’a Belh Valiliğini verdikten sonra Suman’a, bugünkü Afganistan’daki Kes’e, Nesef’e, saldırır; buralarda yapılanlar gene insanlık utancı aynı şeylerdir. Arap ordusu Faryab’a geldiğinde teslim çağırısına olumsuz yanıt alınır. Bütün Faryab erkekleri dövüşerek ölürler. Araplar, tümüyle yaktıkları kent’e “muhtereke-yakılmış kent” adı verirler. Kuteybe, Haccac’dan aldığı emir üzerine Hz. Ömer, Hz. Osman zamanında da temasa gelinmiş İran Doğusundaki Sistan’a yürür; oranın Han’ı Rutbil’i dize getirdikden sonra Maveraünnehr’e döner. 711’deki hedefi Melik Caygan ile küçük kardeşi Hurrezad’ın taht kavgasına sahne olan Harezm’dir. Caygan’a destek verir; kardeşi Abdurrahman’ı Hurrezad’ın bulunduğu El Fil kentini zaptetmekle görevlendirir; Hurrezad ve adamlarını öldürtür. Camhud Melikini de mağlup eder; onun erlerini esir almakla yetinmez; kana doymamıştır; onları da yok eder. Önünde, arkasında, sağında, solunda biner Türk öldürterek yıldırma politikasını sürdürür.
Daha sonra sıra Türklerin en uygar ve zengin kenti Semerkand’ın ele geçirilmesine ve varlığının, hazinelerinin yağmalanmasına gelmiştir. Kardeşi ile ayrı ayrı kollardan geldiği Semerkand’da, Han Gurek’in direnişini kolayca kırar. Buradan 100. 000 kadın, erkek köle ile döner. Arabistan’daki ve Şam’daki yöneticilerin, sömürgelerden gelen bu göz kamaştırıcı zenginlikten ayakları yerden kesilmiştir. İslâm’ın getirdiği bu nimetlere ne kadar dua etseler azdır. O devrin Arap ozanlarından Kab el Eşarî, Kuteybenin sağladığı göksel nimeti terennüm ederken, çölde, açıkta çaresiz kalan Sogd halkının; babasız kaldıkları için ağlayan çocukların, çocuklarını kaybedip içleri kanayan babaların başlarına gelen korkunç faciaya da değinmeden edemeyecek kadar vicdanlıdır.
Ama merkezdeki Arap yöneticileri gibi vicdan muhasebesini yapmaya gerek duymayan Kuteybe 712 yılında da soygunculuğuna devam eder; Şaş bölgesine, Fergana ve Hucend’e saldırır; Kabil’e kadar tüm toprakları ele geçirir. 713’de Şaş’da savaşırken Haccac’ın vefat haberini alır; Merv’e döner. 714’de genel karargâhını yeniden Şaş bölgesine taşır. Oradan hareketle Çin’e bağlı Kaşgar’ı zapteder; Çin’e meydan okur. O sıralarda ölen Halife Velid’in yerine geçen Süleyman’a güvenmediği için isyan hareketine kalkışır. Bu kez kendi askerleri tarafından katledilerek belasını bulur.
Haccac’ın ve Kuteybe’nin bu terör’e dayanan sömürgeleştirme yöntemleri, Bugün bile bazı İslamcı yazarlar tarafından İslâmiyet’in yayılmasında faydalı mütalâa edilmekte; bir davanın kazanılmasında, kitleleri motive etme becerisi olan ulû’l-emr’e (emir sahipleri, buyruk verme konumunda olanlar), tuttukları yol zulüm de olsa, ahlâk kurallarını ıskalasalar da, itaatin ve saygının esas olduğu vurgulanmaktadır. Haccac’ı da, İslâm Dünyasının derli toplu gelişmesine katkıda bulunmuş muktedir bir yönetici olarak saygı ile ananlar var. Ve dolayısıyla, böyle bir yöntemi hak kabul eden odaklarca sürdürülen din terörünün önü hâlâ alınamamakta; Usame bin Ladin, Al Zarkavî gibi sadistler, bazı çevrelerce hâlâ baş tacı edilebilmektedir.
Libya’da karşılaştığım, lise öğrenimini Suriye’de almış; Arapça-Türkçe çevirmenliği ile geçinen, safdil mütedeyyin bir kişinin bana, Suriye’de okutulan bir çocuk öykü kitabından aktardığı kıssa şöyle: “Yüzbinlerin canına mal olan zulmünün sonundan çok endişeye ve vehme kapılan anası, eli kanlı Haccac’dan artık bu ölümlere son vermesini kesin olarak ister. Anasının şiddetli ısrarı karşısında Haccac ahd ve peyman ederek, artık kimsenin canını almayacağına söz verir. Günün birinde, pencereden sokağı seyrederken, eşeğinin sırtındaki sepetlerdeki zeytinleri satışa çıkarmış bir köylü görür. Adamı kapıya çağırır. Ayrı ayrı sepetlerdeki on-onbeş tür zeytinin özelliklerini sorar. Bunları bizzat kendi bakımı ile yetiştirmiş köylü büyük bir vukufla, uzun uzun açıklama yapar. Haccac birden konu değiştirerek İslâm’ın şartlarını söylemesini ister. Yaşamını kendi toprağında zeytin üretimi ile geçirmiş köylünün bu soru karşısında bocalaması üzerine, Din kurallarını neden bilmediğini sorar. Adamcağız: “Ben köylüyüm, cahilim” der. Haccac:, “ulan, zındık, bana bir saattir zeytin tarımı hakkında bilgi veriyorsun; neden ilgi gösterip, dinini öğrenmezsin?” diye gürledikten sonra, anasına döner: “Gördün mü, ana, İslâm’ın muhafızı olan ben, şimdi buna nasıl duyarsız kalırım?” der. Ve adamlarına köylünün boynunu vurmalarını emreder”. Öyküyü bana nakleden çevirmenin, Haccac’ın, ödünsüz idealizmini desteklediği belli idi.
Ne dersiniz; yaşamını bağında, bahçesinde üretimle geçiren ve insanların beslenmesine katkıda bulunurken İslâm misyoneri Haccacla karşılaşan zavallı çiftçinin kaderine? Ve, halen, İslâm’a sahip çıkan teröristlerde, terör dışında ilkeli davranış görüyor musunuz?
çok yararlı bir yazı dizisi herkese tavsiye edrim