4
Şubat
2026
Çarşamba
ANASAYFA

İnanç ve Hoşgörüsüzlük (87)

II. MAHMUDUN TALİHSİZ SALTANATI:

Sultan II. Mahmud

Şehzadeliği gibi Padişahlığı da karmaşık olaylar içinde geçen II.Mahmud, kendisine verilen “Adlî-Adaletli” lâkabına yakışan düzgün bir yönetici olmasına ve III.Selim’in tamamlayamadığı bir çok ıslahat hareketlerine imza atmasına karşın, bilim, kültür ve askerlik tekniğinde çok mesafe alıp Dünya düzenine egemen olan Avrupa devletlerinin saldırgan politikaları karşısında göçmekte olan İmparatorluğu toparlayamamış; azınlık isyanlarına ve toprak kayıplarına tanık olmuştur. Annesi, Orléans asıllı olup Antil adalarındaki Fransız dominyonu Martinique’de yerleşen Rivery ailesinde doğan “Aimée”dir. Aynı “Safiye Sultan” gibi, maceralı yaşamı yabancı yazarların romanlarına konu olan “Aimée” Ana vatanda Nantes’da bir manastırda öğrenim görüp bir süre kaldıktan sonra ailesi yanına dönerken Cezayir korsanlarına esir düşmüş; İstanbul’a getirilip I.Abdülhamit’in haremine dahil olmuştu. Bazılarının iddialarına göre Hareme girmekle dinini değiştirmeyen ilk Saraylı olan bu Katolik kadın ‘Nakşıdîl’ adını alsa da kiliselerde ibadetini sürdürmüştür. 1885’de doğurduğu (bazı iddialara göre de doğurmayıp elinde büyütüp yetiştirdiği) Mahmud, belki de ondan aldığı çekirdek kültürle gözünü Batı kurumlarına çevirecektir. Askerî ıslahat hazırlığına karşı ayaklanan yeniçeri ocağı, bu çürümüş kurumun başlarına belâ olduğu halk, esnaf, ulema, medrese talebesinin de ittifakı ile Haziran.1826’da Padişaha sadık Topcu Ocağı tarafından kökten kaldırılacaktır. Fakat, aynı yıl, yeni askerî kurum “Asakir-i Mansure-i Muhammediye”nin oluşumu tamamlanmadan Rusyanın bastırması sonucu imzalanan “Akkerman Antlaşması” gereği Eflak-Boğdan terk edilecek; Sırbistan’ın ayrıcalıkları arttırılacak; Rus ticaret gemilerine Boğazlardan serbest geçiş hakkı tanınacaktı. Mahmud, Avrupalı giyimde ilk adımı atan, “Gâvur Padişah” namı alma pahasına setre pantolon giyen, sarıkdan daha uygar bir başlık olarak gördüğü fes’i kabûl eden ilk padişahtır. 1828’de, İtalyan besteci Donizetti kardeşlerden Giuseppi Donizetti’yi davet ederek, geleneksel mehter bandosu yerine, orkestrası, bandosu ve müzik eğitimi örgütü ile “Mızıka-i Hümayun’u kurdurmuş; ona paşalık unvanı vermiştir.

Shelley’in Livorno sahilinde “ceset yakılarak” düzenlenen cenaze merasimi (başında yas tutanlar: soldan sağa Trelawny, Hunt ve Byron. Louis Edouard Fournier’nin 1889 tarihli tablosu)

Mahmud’un karşılaştığı ilk dış gaile, isyan halindeki Tepedelenli Ali Paşanın üzerine Mora’ya Hurşit Paşanın gönderilmesi ile iki Türk askerî gücünün birbirine girmesinden yararlanan Rumların 13.Ocak.1822’de Epidauros’da resmen Yunanistan’ın bağımsızlığını ilân etmeleridir. Tepedelenli mağlup edilerek 22.Ocak.1822’de öldürülmüş; alehine Rumlar tarafından Saraya, Halet Efendiye gönderdikleri asılsız jurnallerin kurbanı olmuştu. Fener Patriğinin ve diğer Rum ruhanî liderlerin idamına tepki göstermiş olan Avrupalı devletler bu isyanı desteklediklerini beyan ettiler. Halet Efendinin entrikalarını bu vesile ile öğrenen Padişah onu idam ettirdi. “Kutsal İttifak”ı koz olarak kullanmak isteyen Çar Aleksandr’dan başka, Doğu Akdenizi kontrol için, burada peyk olarak kullanacağı zayıf bir Yunanistan görmek isteyen İngiltere de Yunan antik kültürünün etkisindeki Lord Byron ve Shelley gibi bölgeye gidip Yunanlılarla haşr-neşr olan romantik şairlerin moral desteklerinden ve Avrupa’da Osmanlı aleyhine kamu oyu yaratmalarından umut bekliyordu. Bu aşırı duygusal misyon Shelley’in deniz kazasında, yaşamını gurbette yitirmesine neden olacaktır. Avrupalı devletlerin sadece ‘özerklik’ olarak tanıdıkları “bağımsızlık” ilânından sonra Yunanlılar bir anayasa düzenlemesine giriştiler. Hükümet Başkanlığına da, Shelley ile yapmış olduğu dostluk nedeni ile daha çok İngiliz sempatizanı olan Aleksandros Mavrokordato’yu getirdiler. Eflak-Boğdan’daki isyanı da Çarın yaveri Ypsilanti yönetiyordu. Ypsilantiye iki yıllık olağanüstü izin vermesine karşın Çar bu isyanı göstermelik olarak kınamıştır.

Sultan Mahmud, yönetim becerisini takdir ettiği ve Kavala kökenli olduğu için Yunanistan’ı tanıyan Mısır Valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşayı, başarı gösterdiği takdirde, Mora ve Girit Valiliklerine getireceği vaadi ile bu isyanı bastırmakla görevlendirdi. Sonradan çıkardığı isyanla Devletin başına (konumuz dışı olduğu için burada açıklamasına geçmeyeceğimiz) gaileler açacak olan Kavalalı, oğlu İbrahim Paşayı güçlü bir donanma ve ordu ile Mora’ya göndererek isyanın bastırılmasında etken oldu. İbrahim Paşa, daha önce Yunanlıların eline geçen Missolonghi Adasını da geri aldı (1826). Bu başarı ve Mora ile Girit’in Kavalalı gibi güçlü bir ele geçmesi, Rus Çarı Aleksandr’ın ölümü üzerine yerine geçen I.Nikolanın olduğu kadar İngilterenin de keyfini çok kaçırmıştı. Fransa ile de anlaşarak Yunanistan’a bağımsızlık verilmesini talep ettiler. Bu notanın Padişah tarafından reddedilmesi üzerine, önce Yunanlıların oluşturduğu Ulusal Meclis tarafından Rus oyuncağı Kaphodhistrias Yunan Cumhur Başkanı seçildi. İngiliz, Fransız ve Rus gemilerinin teşkil ettiği bir müttefik donanma Mora’ya açıldı, “Navarin Limanı”na demirlemiş Osmanlı Donanmasını imha etti (20.Ekim.1827). Kapodhistrias bir İngiliz gemisi ile Ocak.1828’de Mora’ya getirildi. Yıllarca dağlarda gerilla savaşı verdikleri için bu zaferi kendilerinin kazandığını zanneden yerli militan Yunanlıklar, Geçici başkent Nauplion’da Rus üniforması giyen ve yüksek konumlara yüksek öğrenim görmüş Fenerli Rumları ve Korfuluları getiren Kapodhistrias’a tepki gösterdiler. Bağımsızlık savaşımının yerli kahramanı sayılan “Miaonlis” yabancı komutanın emrine verilmesini istemediği gemilerini batırdı. Yeni idareye karşı isyan karada sürüyordu. Bu kargaşaya çözüm bulmak isteyen büyük devletler, Şubat 1830 tarihli bir protokolla, Yunanistan’ın bağımsızlığını kabûl ettiler ve bir Kral arayışı sonunda Leopold Saxe Cobourg’un adaylığını ileri sürdüler. Kapodhistrias’ın ayak oyunları ile bu girişim engellendi. Osmanlıya savaş açan Rusya Batıdan Edirne’ye, Doğudan Erzurum’a kadar girince yapılan Edirne Antlaşmasında, “Bağımsız Yunanistan” hakkında Avrupalı devletler arasında yapılan tüm mutabakatlar Osmanlıya kabûl ettirilmiştir (24.Nisan.1830). Kapodhistrias Ekim.1831’de bir suikast sonucu ölünce Yunanistan 1832’den itibaren monarşik rejime geçirildi; Bavyeralı Prens “Othon” kral oldu. Bu kukla devlet “düvel-i muazzama” denilen güçlü Avrupa ülkelerinin sürekli “nüfuz”, hattâ (Kırım Savaşı sırasında olduğu gibi) silahlı çatışma alanı olacaktır. Yunanistan bağımsızlığının belirleyici evresi olan Navarin savaşının mağlup Osmanlı Donanması komutanı Miralay Mehmet Beyin müttefiklere teslim etmek durumunda kaldığı zarif kılıcının İngiltere’de Greenwich Ulusal Deniz Müzesinde sergilenmesi de asıl zaferin kimler tarafından kazanıldığını göstermektedir.

Rus ressamı Konstantin Makovsky’nin “Bulgaristanda başıbozukların kadınlara saldırısı” adlı 1877 tarihli tablosu (Adam Cuerden’in propoganda amaçlı “Bulgar şehit kadınlar” kolleksiyonundan)

Gene Osmanlı uyruğu olan Bulgarlara gelince, Hun İmparatorluğuna bağlı Türk aşiretleri iken 680 yıllarına doğru Karadeniz’in kuzeyinden Balkanlara göçen, oraları yağmalayan Bulgar Hanlıkları zaman içinde Hrıstiyanlaştırılıp Slavlaştırılmış; “on-oklar” geleneğinden kopmuşlardı. Kurdukları krallıklar, gene Türk asıllı Kumanların da desteği ile zaman zaman Bizans’a tehdit oluşturmuştur. Osmanlı Padişahı I. Murad (1362-89) Bulgar topraklarında nüfuz kurarak üç Beyliğe ayırmış; Yıldırım Beyazid Bulgar Krallığını tümüyle ortadan kaldırarak Osmanlı topraklarına katmıştı. 1443’de Macarların, 1595’de Transilvanya ve Eflak Voyvodalarının kışkırtmaları sonucu çıkardıkları isyanlardan ve 1683’den sonra Avusturya’nın Osmanlıya saldırılarına kısmî katılımdan sonra sadakatsiz hareketleri kaydedilmeyen; XVIII. yüzyıldaki Balkan uluslarının uyanış akımına katılmayan Bulgarlar, tersine, Balkanlardaki ticaret üzerinde tekel kuran Rumların assimilasyon çabalarına maruz kalmışlardır. Bulgar Ulusçuluğunu ortadan kaldırmak isteyen Rum kilisesine karşı ilk tepki Bulgar rahiplerden gelecektir; Hılander manastırı keşişlerinden Paissij: “Bulgar Ulusunun, Çarlarını ve Azizlerinin Tarihi” isimli bir eser yazmıştır. Ne zaman ki; Ruslar 1828’de Osmanlıya karşı saldırıya geçip Balkanlara daldı; Benelin adında bir Ukraynalının: “Eski ve Yeni Bulgarlar” adlı kitabı elden ele dolaşmaya başladı. Bu eser Rus halkları arasında Bulgar Ortodoks ve Slav kardeşliğine ilgi ve sempati çektiği kadar, yarattığı Slavlık bilinci ile Bulgarları da Rus ordusuna katılmaya cezbetmişti. Osmanlıya ihanet eden bu gönüllüler barış akdinden sonra Eflak ve Boğdan’a sığındılar. Fakat Osmanlı onları affedip tekrar bağrına basınca yurtlarına döndüler.

Bulgarlar gibi Sırplar da bir yandan Rum Ortodoksluğu asimilasyonu girişimlerinden öte yandan Yeniçeri ve başıbozukların zulmünden bunalıyor; Rus himayesinden medet umuyorlardı. Sırbistan’daki ilk isyanın Osmanlılarca bastırılması üzerine Eylûl.1813’de kaçan Kara Yorgi arada bir ülkesine dönüyordu. Fakat 1817’de rakibi Miloş Obronoviç tarafından öldürtüldü. İkinci isyan 1828’de Miloş Obronoviç tarafından çıkarıldı; Rus Savaşının baskısı ile 1829’da Miloş Sırp Prensi olarak kabûl edildi.

Çeşitli gayrımüslim unsurların isyan hareketleri bağlamında kaydedilen hoşgörüsüzlükleri ve sonuçlarını, artık fazla ayrıntıya girmeden vermeye çalışacağız. Buraya kadar tahrik odaklarını ve Osmanlının Batı değerlerine oldukça güçlü bir yöneliş yaptığı II.Mahmud döneminin bir görüntüsünü verdik.

II. Mahmud’un ıslahat çabaları, salt yukarda verdiğimiz dış görüntü revizyonlarından ibaret değildir. Medreselerin yanında, Avrupa yöntemleri ile öğretim yapan, pozitif bilimlerin okutulduğu orta dereceli okulların, Mekteb-i Maarif-i Adliye, Tıbbıye, Harbiye gibi yüksek öğrenim veren okulların açılması; Avrupaya öğrenciler gönderilmesi; özellikle Mustafa Reşit Paşanın danışmanlığında Avrupa tipinde yeni bakanlıklar oluşturularak yönetimde yenilikler yapılması; ilk kez düzenli posta örgütü; Darü'ş Şuray-ı Bab-ı Ali adı ile personel idaresi ve ıslahat önlemleri araştırılmasını üstlenen üst kurum kurulması; karantina uygulaması, Türk tacirlerine rekabet gücü kazandıracak gümrük kolaylıkları bağışı, ülkede askerlik yükümlülüğüne esas olacak erkek nüfus sayımı, pasaport ve mürur teskereleri uygulaması; yabancı eserlerin Osmanlıcaya çevrilmesi çalışmaları, Avrupadaki elçilik sayısının arttırılması gibi köklü reformları; “müsadere”nin lağvı gibi hümanist önlemleri içerir. Sadrazamlık makamı “Başvekâlet” adı almıştır. Velhasıl, 1839’da vefat edip yerine geçen oğlu Abdülmecid tarafından fermanı çıkarılan “Islahat”ın altyapısını o hazırlamıştır. “Vak’a-i Hayriye - Hayılı Olay” diye adlandırılan Yeniçeri ocağının imhası ile ilgili olaylarda, kasıtlı ihbarlara dayanan bazı haksız ve çok üzücü infazlara karşın ülkenin tam gereksinimi olduğu sırada ciddî bir silkiniş merhalesini gerçekleştiren bir hükümdardır; Çökmekte olan İmparatorluğa, hiç olmazsa, toplumsal kalite kazandırılması yolunda bir hayat öpücüğü vermiştir. Dış politikada olabildiğince iyi niyet ve denge anlayışı içinde durumu yürütmeye çalışmış; ancak, miras aldığı, inanç ve zihniyet reformunun, bilimsel gelişmenin gerçekleştirilemediği, dolayısıyla cehaletin, bağnazlığın önlenemediği dört bir tarafdan kıstırılmış devlet yapısında Avrupa devletlerinin komplo siyaseti ile başa çıkma hünerbazlığını gösterebilmesi için destek alanı elbette yeterli genişlikte olmamıştır. Karşısındaki en büyük engel olan Osmanlı azınlıklarının bağımsızlığı için yüreği titreyen hayırsever Çar I.Nikola’nın, Sibirya’ya sürdüğü Yahudilerin binlercesinin ölümüne neden olan, Osmanlıda Yeniçeri ocağı lağvedildikden sonra 12 yaşındaki devşirme Yahudi çocuklarını (hiçbir gelecek umudu vermeden) 31 yıllık zorunlu askerliğe tâbi tutan sadistle aynı kişilik olduğunu da hatırlayalım.
 

Yayın Tarihi : 27 Temmuz 2009 Pazartesi 15:56:30


Bu haber hakkında yorum yazmak ister misiniz?