EL MARQUÉS DE LUMBRÍA - LUMBRÍA MARKİ’Sİ III. (MIGUEL DE UNAMUNO)
Oğlu Marki tarafından kayda değer bir servetin yararlanıcısı ve yöneticisi, ayrıca kasvetli bir malikânede, birkaç yıldan fazla olmadığı hâlde kendisine inanılmayacak derecede eski gelen anıları ile, gün ışığından yoksun, eve kapanmış kalmış genç bir dul erkek, evin arka cephesindeki balkonda, sarmaşıklar içersinde, ırmağın tekdüze sesini dinleyerek, iç karartıcı saatler geçiriyordu. Çok geçmeden, (söylentiye göre kayın pederinin bıraktığı vasiyete uygun olarak) son Markinin kaldığı yerden rutin kart partilerine başlamış ve bitmeyecekmiş gibi gelen uzun saatler boyunca rahip hazretlerinin suratını seyretmeye katlanmak zorunda kalmıştı.
Fakat birkaç günlük gaybubetten sonra bir gün, Tristan’ın, eski baldızı, şimdiki yeni karısı ile birlikde malikâneye geri dönmesi tüm Lorenza kentine hararetle konuşulacak bir konu yaratmıştı. Fakat Carolinanın bir rahibe olduğu söylenmiyor mu idi? Geçen dört yıl boyunca nerede ve nasıl yaşamıştı?
Kadın, pek müteazzım ve yüzünde küstah bir meydan okuma ifadesi ile geri dönmüştü. Döner dönmez yaptığı ilk iş, Binanın alınlığındaki aile silâh panelinin üzerindeki matem örtüsünün kaldırılması emrini vermek oldu. “Artık onun üzerinde güneş ışıldasın” diye kükredi: “Güneş ışıldasın, ayrıca onun üzerine bal sürmek niyetindeyim ki sineklerle doluşsun.” Sonra sarmaşığın kaldırılmasını emretti. Tristan: “Carolina, geçmişin bu anılarına dokunmasan olmaz mı?!” dedi.
Çocuk Marki, yeni annesinde bir düşmanın varlığını hemen algıladı. Babasının ricalarına karşı ona “anne” demeye gönlü razı olmadı; sürekli “teyze” diye hitap etti.
Kadın: “Benim onun teyzesi olduğumu kim söyledi?” diye sordu: “Her hâlde Mariana?”
Tristan: “Bilmiyorum, bilmiyorum” diye yanıtladı: “Hiç farkında değilim; fakat etrafdakiler her şeyi biliyorlar.”
“Her şeyi mi?”
“Evet, her şeyi. Görünüşe göre bu ev her şeyi anlatıyor…”
“Evet, ama biz gene de çenemizi tutalım.”
Malikânedeki yaşam, gittikçe daha koyulaşan acı bir yoğunluk kazanıyordu. Evli çift, Carolina’nın Tristanı adeta esir tuttuğu yatak odalarını nâdiren terkediyorlardı. Böylece, küçük Marki de hizmetkârların, ona her gün alfabeyi öğretmeye gelen özel öğretmenin ve din eğitimini üstlenmiş rahibin eline ve insafına kalıyordu.
Kağıt oyunları, Tristan’ın katılımı ile deven ediyordu; ancak, oyun boyunca Carolina kocasının yanında oturuyor, hattâ herkesin içinde ona akıl hocalığı yapıyordu. Diğerleri, onun aslında, elini kocasının eline koyma fırsatını aramakdan ve sürekli koluna yaslanmakdan başka ciddî bir şey yapmadığına dikkat etmişlerdi. Saat on’u vurduğunda, hemen : “Tristan vakit doldu” derdi. Onsuz evden dışarı çıkmaya Tristan’ın gözü yemiyordu. Sokakda, kadın kocasının koluna sımsıkı yapışır, etrafa meydan okurcasına salına salına yürürdü.
* * *
Carolianın hamileliği çok acılı geçti. Çocuk doğurmayı istemiyor gibi bir hâli vardı. Bebek doğduğunda yüzüne bakmak bile istemedi. Şekil bozukluğu olan ve zayıf bir kız bebek doğduğunu söylediklerinde kuru bir sesle: “Evet, cezalandırılacağımızı biliyordum!” demekle yetindi. Kısa bir süre sonra zavallı minik yaratık ölüm sürecine girince, anası: “Asıl yaşaması gerekli âleme sürükleniyor...” dedi.
Yıllarca sonra, bir gün, yeğeni küçük Markiye: “Sen çok yalnızsın,” dedi: “seni harekete ve çalışmaya sevkedecek bir arkadaşa gereksinimin var; bu nedenle ben ve baban, yetim kalmış bir çocuğu sana kuzen olarak getirmeye karar verdik...”.
Mariz ve mahzun bir ruh hâleti içinde erken gelişerek on yaşını doldurmuş olan çocuk düşüncelere daldı.
Evin yeni sâkini olacak yetim oğlan gelince küçük Marki mesafeli bir tavır almıştı; tüm Lorenza hemşehrileri de bu yeni gelişme karşısında kendi aralarında yorumlar üretme dışında bir şey yapmadılar. Ortak yorumları, Carolina’nın çocuk sahibi olmada başarısız kalması karşısında evlâd edindiği bu oğlanı, onu bir davetsiz misafir olarak kabûl eden Rodrigo’yu, yani kızkardeşinin oğlunu tâciz ve rahatsız etmesi niyeti ile getirdiği yolunda idi.
Başından itibaren iki çocuk birbilerine düşman gözü ile baktılar; biri çok kibirli öteki de aynı ölçüde cazgır idiler.
Pedrito, Rodriguín’e: “Evet, söyle bakalım ne düşünüyorsun?” diye sordu: “Marki olduğun için bana emirler vermeye mi niyetlisin?... Kafamı fazla bozarsan çeker giderim; sen de yalnız kalırsın.”
“Beni yalnız bırak da, ne halt edersen et. Ait olduğun yere, Yallah!”
Fakat, buna benzer çatışmalarda, anında Carolina yanlarında peydahlanır: “Çocuklar!” diye şiddetle bağırır; çocuklar da seslerini kısarak birbirlerine bakarlardı.
Pedrito, Tristan’a: (itiyad ettiği hitap tarzı ile) “Amca” der: “Artık gidiyorum burdan; gitmek istiyorum. Teyzelerimim yanına gitmek istiyorum. Rodriguín’e dayanamıyorum; Hep, benim bir evlâtlık olarak değil de sizin hizmetkârlığınızı yapmak için buraya geldiğimi yüzüme çarpıyor.”
“Sabırlı ol, Pedrín, sabırlı ol. Bak ben nasıl sabrediyorum.” Sonra çocuğun küçük başını okşayarak, dudaklarını yapıştırır ve gözyaşlarını, gürül gürül akan, sessiz gözyaşlarını silerdi.
Aslında bu göz yaşları çocuk için merhamet yağmuru idi. Zavallı adama, küçük Markinin zavallı babasına derin bir acıma hissi duyuyordu.
Hiç ağlamayan sadece Carolina idi.
* * *
Bir gün, karı koca kanepede, elleri birbirine yapışmış, oturma odasının kasvetli yalnızlığına bakarak otururlarken, çocuklar arasında âniden kan ter içinde ve soluk soluğa bağrıştıkları bir kavga infilâki hasıl olduğunu işittiler.
Pedrito: “Ben gidiyorum! Ben gidiyorum!” diye bağırıyordu.
Rodruguín’in yanıtı: “Git! Defol! Ve bir daha evime dönme!” oldu.
Fakat, Carolina Pedrito’nun burnundan akan kanları görünce bir dişi kaplan gibi “Oğlum! Oğlum!” diye bağırarak üzerine atıldı. Sonra küçük Markiye dönerek, nefretle: “Kabil” hakaretini savurdu.
Küçük Marki gözlerini fal taşı gibi açarak: “Kabil mi? O benim kardeşim mi?” diye sordu.
Carolina bir an duraksadı. Sonra, sanki kalbi sıkışmış gibi boğuk bir sesle: “Pedro benim oğlumdur!” diyebildi.
Kocası: “Carolina!” diye inledi.
Küçük Marki: “Evet” diye konuşmasını sürdürdü: “Ben zaten kuşkulanıyordum. Çünkü etrafda bunun söylentisi vardı.. Fakat bilmediğimiz babasının kim olduğu... kendisi de biliyorsa.”
Carolina âniden dikildi. Gözleri ateş saçar gibi parladı, dudakları titredi. Pedrillo’yu yakaldı, dizleri arasında sıkıştırdı. Gözlerini kocasına dikerek:
“Babası mı? Sen söyle ona, küçük Markinin babası, kardeşim Luisa’nın oğluna, Lumbría Markis Don Rodrigo Suárez de Tejada’nın torununa sen söyle, Pedrillo’nun babası kimdir? Sen söyle. Benim söylememi istemiyorsan sen söyle. Söyle!
Tristan ağlayarak: “Carolina!” diye yakardı.
“Söyle ona. Söyle ona gerçek Lumbrá Markisinin kim olduğunu!”
Sürecek
* Kabil : Kutsal Kitapdaki kardeş katili (kardeşi Habil’i öldüren)
dilleri okadar alismiski kutsal kitap diyorda bir türlü her ne hikmetse kur an i kerim diyemiyorlar ya korkularina yada anlayin artik kizmadiniz degil mi sayin teoman törün
Aziz dostum Kalender, yukardaki yazı bir İspanyol öyküsüdür. Onların kutsal kitabı İncildir. Habil-Kabil hikâyesi ise ilk tek tanrılı dinin kitabı Tevrattan beri gelir. İsevîler Tevrat ve İncili bir arada "Kutsal Kitap diye adlandırırlar. Siz tek kutsal kitabı mutlaka Kuran'ı Âzimüşşan olarak mı biliyorsunuz? Benim korkum falan yok; her zaman söylüyorum; tüm dinlere eşit yaklaşan bir agnostikim.