4
Şubat
2026
Çarşamba
ANASAYFA

İspanyol Edebiyatından Seçkiler (25)

LA FORMA DE LA ESAPADA- KILICIN BİÇİMİ (JORGE LUİS BORGES)

Jorge Luis Borges

Jorge Luis Borges Arjantin tarihinde saygınlık kazanmış,üyeleri arasında askerî kahramanlıklar göstermiş olan kültürlü bir aileden gelme 1899 doğumlu bir Porteño’dur (Buenos Aires doğumlu). Ancak çocukluğunu, Palermo mahallesinde, hukukçu olmasına rağmen İngilizce öğretmenliği yapan babasının kısıtlı maaşı ile sıkıntı içersinde geçirdi. Babası Jorge Guillermo Borges anne tarafından İngiliz asıllı olduğu için genç Borges aile içinde konuşulan İngilizceyi İspanyolcadan daha önce öğrendi. Yabancı dillere ve edebiyatla ilgilenmeye çok erken başlamış; Ailesi ile birlikde gittiği İsviçrede, Collège de Genève’de Fransızca ve Almanca öğrenmiştir. Aile sonra İspanyadan başlayarak Avrupayı gezmiş, Genç Borges, Kafka, Melville, Michaux gibi yazarların eserlerinin İspanyolca çevirilerini yapmaya hazırlanmıştır. Cambridge’de yaptığı daha ileri araştırmalarla donanıp 1921’de Buenos Aires’e döndü ve modern diller hocalığı yapmaya başladı. Ancak, bu sıralarda kalıtımsal bir hastalık nedeni ile görme yetisi giderek zayıflamaya başlamıştı. Yaratıcılıkda, İbero-Amerikan (İspanyol ve Latin Amerikan) edebiyat alanında modern ultrasimo* akımını geliştirecek ölçüde usta idi. “Fervor de Buenos Aires-Buenor Aires Tutkusu” 1923) onun, Avrupa öncü şiiri ile uzlaşan çok yetenekli bir experimentalist (deneyci )olduğunu gösterir. “Luna de enfrente-Karşımdaki Ay” (1925)” ve Cuadernos de San Martin-San Martin’in Not Defterleri” (1929) onu İspanyolca yazan sanatçıların en üst kademesindekiler arasına taşıdı. Ayrıca dersler verdi, tercümeler yaptı, kolay anlaşılır eleştiri ve denemeler yazdı. Makalelerini de “Inquisiciones-Soruşturmalar”da (1925), ve “El tamaño de mi esperenza-Umudumun Teslim Alınması”nda (1926), vb.de topladı. 1933-34 yıllarında Crítica dergisinde “Historia universal de la infamia-Alçaklığın evrensel Tarihi” yayımlandı; bu öyküler dizisi eski basılmış öykülerin yeni görüşlerle revizyonu gibidir.
Ve sonuçda, mükemmeliyetçi uslûbu ve Küçük başyapıt “Hombre de la esquina rosada-Gül Renkli Köşedeki Adam” (1935) gibi gerçekçi tarzda hikâyeleri ile kısa öykünün üstadı olarak ortaya çıktı. Yazıları kendisine geçim sağlamadığı için 1937’de Buenos Aires Kitaplığında görev aldı. Franz Kafka’yı andıran fantastik küçük öyküler de yazmayı da sürdürdü. Küçük öykülerini “El jardin Senderos que se bifurcan-Yolları Çatallanan Bahçe” (1944), “El Aleph-Aleph** (1949) gibi bazı kitaplarda topladı. Başka hiç bir yazar dilini onun kadar ciddî ve duygulu uslûpda kullanamamış, keza çocuk öykülerinde de onun bereketli muhayyelesi ve anlatım güzelliğine ulaşamamıştır.
1946’da Juan Peron iktidara geldiğinde demokratik yönetimlerden yana olduğunu beyan ettiği için, Kitaplıkdaki görevinden de alındı. Diktatör 1955’de devrildiğinde itibarı iade edilerek Arjantin Ulusal Kitaplığı Müdürlüğüne getirildi ve ertesi yıl Buenos Aires Üniversitesinde 12 yıl sürdüreceği İngiliz ve Amerikan edebiyatı profesörlüğüne atandı. Giderek azalan görme yetisini tümüyle kaybettiğinde, kendi ifadesi ile “Tanrının kendisine aynı anda 800.000 kitabı ve karanlığı verme ironisinden şikâyetçi olmamış; uzun metinler yazmayı terkederek, annesi, kâtipleri ve arkadaşlarının yardımı ile küçük öykü yazımına ve şiire ağırlık vermiştir.
Uluslararası ünü 1961’de Samuel Beckett’le birlikde kazandığı Ulusal Yayımcılar (Formentor) Ödülü ile arttı. 1970’de ABD’de çeşitli üniversitelerde ders verdi. Bu dönemdeki öykülerini de “El libro de arena-Kum Kitabı”nda topladı (1975). Sonradan evleneceği Maria Kodama’nın Fotografçı olarak katıldığı dünya gezileri sonunda bir Atlas da çıkarmıştır (1984).
Peron’a karşı çıkmakla, üstelik Şili diktatörü Pinochet’den ödül almakla sağcı, milliyetçi politik meşrebde olduğunu gösteren ve Marksizm’e inanmayan Borges, diğer yandan Nazizmin ve anti-semitizm’in Dünyayı kasıp kavurduğu yıllarda kendisine Yahudi diyen Arjantinli sağcılara: “Evet ben Yahudiyim; zaten Hrıstiyanların tümü İsa’dan önce, kendisi dahil Yahudi idiler.” yanıtını vermiştir. Peron’un 1973’den iktidara gelişi üzerine derhal istifasını verecek kadar ilkeli davranmıştır. Hiç Nobel Ödülü almaması politik düşünceleri ile açıklanmaktadır.
1986 yılında karaciğer kanseri sonucu yaşamını yitirmiştir.
 

*Ultrasimo: 1.dünya Savaşı sonrasında İbero-Amerikan şiirinde geleneksel biçim ve içeriklerin terkedilerek serbest dizgi ve çarpıcı imgelere, simgesel anlatıma ve zihinsel deneylere (experimentalism’e) ağırlık veren ve Fransız sembolist ve Parnascı avant-garde’lardan (öncü) esinini aldığı akım. İspanyada 1919’dan itibaren başda Madridli Guillermo de Torre olmak üzere bir kısım seçkin avant garde (ultraísta) tarafından başlatıldı. Borges’in 1921’den sonra Güney Amerikada açılımını yaptığı akım Pablo Neruda, Vicente Huldobro, Jaime Torres Bodet’yi etkiledi. Kısa sürede etkisini kaybetti ama çoğu Marksist ozanların şiirlerinde bu akımın sosyopolitik içeriği kaldı.
**Alef: Fenike Alfabesinin ilk harfi...

Gelelim “Kılıcın Biçimi”ne:

Hemen hemen tam bir yay’a benzer, bakışına sertlik veren, kül rengi bir yara izi yüzünün şeklini bozarak şakağından çene ucuna uzanıyordu. Tacuarembó’da* kimse gerçek ismiyle ilgilenmez, ona La Colorada’dan* gelme İngiliz derlerdi. O kırların sahibi Cardoso oraları satmak istememiş; bana söylediklerine göre, İngiliz tahmin edilemiyecek bir manevraya başvurarak yüzündeki sekelin gizli öyküsünü ona anlatmıştı. İngiliz sınırdan, Rio Grande do Sul’dan** geliyordu. Brezilyada iken kaçakçılıkla geçinmiş olduğu söyleniyordu. İçilecek su kaynaklarının dolu olduğu bakir kalmış kırları dev gibi ayrık otları bürümüştü. İngiliz, bu dengesiz gelişmeye deva olması için, adamın tarlasında onun ırgatlarından biri gibi ölümüne çalışmıştı.

Uruguay, Tacuarembó’da Katedralı

Onun zalimlik derecesinde sert, fakat kılı kırk yararcasına âdil olduğu söylüyor; muazzam da ayyaş olduğunu ekliyorlardı. Yılda bir kaç kez kendini yazlık evde bir odaya kilitliyor ve ancak iki üç gün sonra bir muharebe ya da bir şaşkınlık traumasından çıkmış gibi solgun, bitkin, dehşete düşmüşcesine titrer durumda fakat her zamanki gibi mütehakkim bakışlarla meydana çıkıyordu. Onun soğuk bakışlarını, enerjik yılgınlığını*** ve dikilmiş gri bıyığını hatırlıyorum. Kimse ile içli dışlı olmazdı; zaten İspanyolcası pek fukara idi ve Portekizce ile karıştırıyordu****. Ticarî bültenler ve dosyalar dışında hiç posta almazdı.
Son zamanlarda Kuzey bölgelerde bir geziye çıkmıştım; Caraguatá’nın birden taşması beni engelleyip o geceyi La Colorada’da kalmaya zorladı. Buraya gelişimin zamansız ve münasebetsiz olduğunun ayrımına vardıkdan bir kaç dakika sonra, oradaki varlığımın tahammülle karşılanması çabası içinde duygusal ikna araçlarının en calî ve en az zekice olanına; yurtseverliğe başvurak: “Tanrının İngiliz ruhunu bağışladığı bir ulusun yenilmez olduğu” iltifatı ile İngilize yağcılığa giriştim. Bize orada tesadüfen refakat eden kişi
de sözümü doğruladı ama bıyık altından gülerek kendisinin İngiliz olmadığını ekledi. Dungarvan’dan gelme bir Irlandalı imiş. Bunu söyledikden sonra, sanki ağzından bir sır kaçırmış gibi konuşmasını kesti.

Tacuarembó’lu kız

Akşam yemeğinden sonra, dışarı, gökyüzünü seyre çıktık. Yağmur dinmişti, fakat güneydeki sıra tepeler ardında patlayan yıldırımın ışık çizgileri göründü, ardından gürültüsü geldi. Yeni bir fırtına mayalanıyordu. Sefil yemek odasında masa hizmeti vermekde olan bir ırgat bir şişe rom getirdi. Uzun süre sessiz sedasız rom içtik. Sarhoş olduğumun farkına vardığımda ne kadar vakit geçmiş olduğunu hatırlamadığım gibi, hangi münasebet ve ilhamla, hangi coşku ve rahatlıkla ya da iç sıkıntısı ile sözü İngiliz’in yüzündeki yaraya getirdiğimi de bilemiyorum. Adamın yüzü değişiverdi, bir an için beni yaka paça evden dışarı atacağını düşündüm. Nihayet, her zamanki dingin sesi ile: “Ben bu yaranın hikâyesini sana bir koşulla anlatırım - beni ayıplamayacak; rezil’in, alçağın teki olduğumu iddia etmeyeceksin.”
Dileğini kabûl ettiğimi söyledim. İşte, onun İspanyolcayı İngilizce, hattâ çoğu zaman Portekizce ile karıştırarak bana anlattığı öykü:

Sürecek

*Tacuarembó: Kuzey Uruguay’da Brezilya sınırına yakın bir kent. İçinden Caraguatá Çayı geçer.
La Colorada: yöredeki bir rançonun (çiftliğin) adı.
**Rio Grande do Sul: Brezilyanın en güneyindeki Eyaletidir; Portekizce olan bu isim “Güneyin Büyük Irmağı” anlamına gelir (İspanyolcası: Rio Grande del Sur’dur)
***Burada oksimoron (zıd kavram ve sözcüklerin bir araya getirilmesi ile anlam güçlendirme) tekniği kullanılıyor. Perişan hâline karşın mütehakkim bakışlarında olduğu gibi “enerjik yılgınlık”la da zaaflarını gösterişli bir biçimde sergilediği ifade olunuyor.
****Ana metinde: “abrasilerado”, İngilizce çeviride “Brazillianism” sözcükleri kullanılıyor. Yani Portekizcenin konuşulduğu “Brezilya ağzı kullanarak” demek.
 

Yayın Tarihi : 4 Aralık 2010 Cumartesi 00:29:00
Güncelleme :4 Aralık 2010 Cumartesi 13:22:58


Bu haber hakkında yorum yazmak ister misiniz?
Yorumlarınız
Dr. S. IP: 78.160.198.xxx Tarih : 9.12.2010 00:58:08

Sayın Teoman Törün; Dizi olarak sunduğunuz belgelerinizde yayımladığınız resimleri, tablo olarak  yapmama izin verir misiniz ? Bu konuda sizin ile ayrıca iletişim kurmayı sağlamaya çalışacağim.