4
Şubat
2026
Çarşamba
ANASAYFA

İspanyol Edebiyatından Seçkiler (31)

LA GARDIA- MUHAFIZ BİRLİĞİ (II) (JUAN GOYTISOLO)

İspanyada Futbol – Málaga takımı İtalyan Parma’ya karşı

Direkt gözlerime baktı ve ellerini ceplerinin içine sildi.
“Futbol sever misin, Çavuş?”
Hiç adımımı futbol sahasına atmadığım için bilemiyeceğimi söyledim.
“Benim daha fazla sevebileceğim hiç bir şey yoktur” dedi: “Birliğe katılmadan önce tek maç bile kaçırmamıştım.” “Buraya ne zaman katıldın?”
“Martta, dört yıl önce.”
“Dört yıl?”
“He, ya, 53. kuraya katıldım, Çavuş.”
Onbaşı kazanda kalanları dağıtıyordu, fakat oğlan karşımda dikilmiş bir yere kımıldamıyordu.
“Málaga’nın oyununu tam dört sezon göremedim.”
“Senin yargılanman ne zaman?”
“Kim bilir?” dedi: “Sırası gelince yargılayacaklar, o arada ben ihtiyarladım.”
Sesi, bilinçsiz bir şekilde yumuşayıp zayıflamıştı, kendi kendine konuşuyor gibiydi.
En yakın kış vakti sanıyorum, maçlar sürerken; gazeteyi okudum, bir parça keyiflendim. Fakat yaz geldiğinde...”
“Lig ne zaman başlar?” diye sordum.
“Çok vakit kalmadı, artık,” diye mırıldandı, “mutad olarak Ağustosun sonunda maç kuralarını çekerler.”
Onbaşı kazandaki tüm kayıntıyı dağıtmıştı, öteki tutuklular birbiri ardına mahpus koğuşuna girdiler. Bizim oğlan nihayet onu beklediklerini farketmiş göründü; elini gözlerine siper ederek avluya baktı.
“Günün birinde kapıyı açtıklarında ben buradan toz olacağım. Her hâlde beni nerede bulacağını biliyorsun.”
Alayla: “Futbol sahasında mı?” dedim.
O, ciddiyerle: “Evet,” dedi: “stadyumda.”
Sonra mercimek kabı ile ekmek dilimlerini*(1) aldı ve mahpus koğuşuna girmeden önce, bana dönerek:
“Gazeteyi unutma, Çavuş.” dedi.
Koğuşun kapısını ben kilitledim ve sürgüledim. Nöbetçiler bankoları kaldırdılar ve marş emrini vermem üzerine karabinalarını omuzlarına aldılar; avluyu gözden geçirdim. Günün bu saatinde orası güneş ışığı seli içinde idi ve antreponun pencere camları gün ışığını gözleri kör edercesine yansıtıyordu.
Anahtarları onbaşıya teslim edip, kışla helâsına sürtünerek karakola gittim.
“Bu heriflerle uğraşırken adımını çok dikkatli atmalısın. Onların büyük çoğunluğu tehlikelidir.” derken masanın oturmakda olduğu öteki yanından gözleri ile beni dikkatle inceliyordu.
“Onlara kayıntı dağıtırken ya da volta atmaları için avluya çıkarmışken, bir an için onları gözden kaçırmaman hakkında hayırlı olur. Geçen yıl bir yedek görevli onlardan üçünün kaçmasına sebebiyet vermişti: ‘Frankenstein’, bir kulağı eksik olan herif ve bir Catalan... Frankenstein ve tek kulaklı Barcelona’da ele geçirildiler. Fakat üçüncü herif sınırı geçti; şu anda Fransada fink atıyordur.”
 

Barcelona’dan bir görüntü

Her hâlde benden bir yorum beklercesine baktı. Kafamı tasdik makamında salladım. Teğmen ağır ağır, ağzından çıkan her sözcüğü dikkatle seçerek konuşuyordu. Bana her hitabında tebessüm ediyordu. Ben onu göz kenarı ile süzüyordum; solgun ve kuru idi; miğferinin çene kayışı çok sıkı bağlanmıştı, kılıcının kını masa altından sarkmıştı.
“Göreceksin, kısa zamanda onları idare etmeye alışacaksın. Kimin efendi olduğunu hemen göstermeye başlarsan sana kuzu gibi itaat edecekler ve her şey ipek gibi pürüzsüz gidecek. Aksi hâlde...” dedi ve elleri ile anlamını çözemediğim bir jest sergiledi. “Onların anlayabileceği sadece bir dil vardır: kocaman bir sopa. Onlara esaslı dayak atarsan önünde yerlere kadar eğilirler; ve çok şaşacaksın ama, sana hayran olurlar ve çok severler. Biz İspanyollar böyleyiz. Görevimizi yapmak için birisinin bizi demir yumrukla yönetmesi gerek.”
Pencereden yeni kura neferi bir grubu resm-i geçit kıyafetleri içinde gördüm. Günlerden pazartesi idi subayların odası boşalmıştı. Bu odanın mobilyası bir yazıhane takımı ve masa ile yarım düzine sandalyeden oluşuyordu. Duvarın ortasında Franco‘nun renkli bir portresi çiviye asılı duruyordu.
“Bilirim siz üniversite okumuşlar kocaman bir sopa ile yönetmekden nefret edersiniz ve her şeyi biraz vazelinle cıvıtmayı yeğlersiniz. Sizler kent uşaklarına, senin-benim gibi insanların ilişkilerine alışkınsınız. Meselenin derinine inmeyi bilmezsiniz.” Dolma kalemi ile erlerin barakalarını gösterdi. Burada bizim elimizde aşağının en dipleri var: Extramadura, Anadalusia, Murcia, La Mancha’dan taşralı ayılar. Bu kura neferlerinin pek çoğu gerçekden bilisiz, okur-yazarsızdır, bazıları kendilerini ayakda tutmayı bile bilemezler. Bu barakalarda salt ateş etmeyi, hazıra ola geçmeyi, yerinde saymayı öğrenmiyorlar, biraz iyiniyetleri varsa düzgün saç traşı olmayı, düzgün konuşmayı, çatal-kaşık kullanmayı ve gereğince davranmayı da*(2) öğrenebiliyorlar.

Yazıhane çekmelerinden birini açarak koca bir kağıt tomarı çıkardı. Saat üçü on geçeyi gösteriyordu, tutukluların paydosuna bir saatten biraz az kalmıştı.
Vakit bulabildiğim bir gün tutukluların dosyasını sana göstereceğim. Onda çok açıklamalar vardır, eminim ilgini çekecektir. Hepsi budalaca davranış ve tepkilerle başlarlar, sonra yavaş yavaş intibak eder gibi olurlar; çoğu hayatlarının geri kalanını kodesde geçirirler.
Benim dinlediğime emin olunca dosyadaki kayıtları ayrıntıları ile göstermeye başladı: emre itaatsizlik, firar, silah terketme, 13 metre uzunluğunda sevk borusu çalma, bir pardesü çalma, bir çanta ve kilerdeki unun yarısını çalma... “Frankenstein”ın üç defa kaçtığını ve her defasında aynı barda enselendiğini açıkladı. “Abazan” görev esnasında bir kerhaneye sıvışmıştı. Savcı tarafından hakkında önemsiz bir hırsızlık iddiasıyla onbeş yıl hapse mahkûmiyet talep edilmiş. Aklıma kafayı karıncalara takmış tutuklu geldi ve onun ne yaptığını sordum:
“Şu kıvırcık saçlı yağız, futbol delisi oğlanı bilirsiniz her hâlde?”
Teğmen gülerek: “O mu?” dedi: “Ünlü ‘Quinielasçı’. Bahse girerim senden gazete istemiştir.
“Evet” dedim: “gazete istedi.”
“Bu adetinden hiç vazgeçmez. Ne zaman yeni bir astsubay ya da yedek gelse aynı hikâyeyi anlatır. Zaten onu buraya tıkan da futbol çılgınlığı, hâlâ ders almadı.”
Yazıhanenin başka bir gözünü çekti, yarım düzine not defteri çıkardı.
“Tam bir eksper’dir” dedi: “Tüm maçların sonuçlarını, takımların tertibini, karşılıklı atılan gol sayılarını ve hâttâ sakatlanan oyuncuları, bilmiyorum kaç seneden beri, bunlara kaydeder durur. Senden, quinielas için bir çift bahis bileti istemedi mi?”
“Hayır.”
“Ha, sezon başlayıncaya kadar bekle, ondan sonra gör. Önüne gelenden ister. Her takımın tertibini bildiğinden hemen önümüzdeki günlerde bahisde birikmiş paranın olduğu gibi hepsini kaldıracağına ve milyoner olacağına iman etmiştir.”
“Peki neden hapisde?” diye sordum: “Bir şeyler mi çaldı?”
“Hayır, değil, ama onun gibi bir şey, biraz karışık bir iş.” Teğmen çene kayışını gevşettiği miğferini masanın üzerine bıraktı. “Bir kaç yıl önce, o buraya ilk geldiğinde, pek itaatli bir oğlandı, acemi eğitimini tamamladıkdan sonra, binbaşı onu maaş mutemedi ve vezne şefinin yanında bir işe koydu. Herkesin ona güveni vardı. Kışlada onu herkes bir futbol otoritesi olarak tanıyordu. Başka hiç bir konudan bahsetmezdi; tüm mübarek gününü puvanların ve gollerin sayısını not defterine tutmakla harcardı. Her an quinielas üzerine bahis oynamaya hazırdı ve bu konuda teorilerini tecrübeden geçirmeye hiç ama hiç niyetli görünmüyordu.
“Tecrübeden geçirme ile neyi kasdediyordunuz?”
Teğmen sandalyesini geriye doğru çekti ve sigarasından bir duman halkası üfledi.
“Bir Cumartesi günü vezneden dörtbin peseta araklayarak bu para ile quinielas üzerine bahis oynadı. Bütün hafta boyunca maç grafikleri ve istatistikleri üzerinde köleler gibi çalışmıştı; zengin olacağına ölümüne emindi. Dörtbin peseteyı çalmamıştı, emanet almıştı, bir kaç gün içinde, kimse durumu farketmeden, yerine iade edeceğine emindi. Ne çare ki, hesapları onu yanılttı, durumun açığa çıkması korkusu ile, vezneden yeni bir borç alma yoluna gitti; bu kez onbir bin peseta... Durumu inceden inceye hesaplamıştı, ona göre bahis parasını yatırdı ve Ahhhg! Gene kaybetti. Basireti bağlanmış, vitesleri birbirine karıştırmıştı ve üçüncü kez ondört bin... Aklı başına geldiğinde otuz bin pesetalık bir zimmet batağına girmişti. Bu açığı izah etme yükümlülüğü ile karşılaştığında tüm düşüncesi kendini asmak oldu.
“Asmaya girişti mi kendisini!”
“Evet! Fakat onu da yüzüne gözüne bulaştırdı.” Teğmen izmaritini sigara tablasına bastırdı ve istihfafla dudak bükerek “Zaten bunların hepsi her şeyi berbat ederler,” dedi.
Yeni gelen asteğmen, subaylar kantini kapısını aralayarak, bize bir göz attı; manevra kemeri, kılıcı ve miğferini tam teçhizat kuşanmıştı. Sonra arkadaşının sırtını dostça tapışladı. Başımı eğerek saate baktım. Dörde gelmek üzere idi. Radyo dinlemek için büyük odaya geçtim. Dışarda güneş her zamanki hışmı ile zemini dövüyordu. Tüm gece gözüme bir damla uyku girmediği için sonunda kışla hizmet neferine yatağımı yapmasını emrettim.


*(1) Ekmek dilimleri diye çevirmeyi yeğledik ama aslında İspanyolların “chusco” adını verdikleri küçük ekmeklerden söz ediliyor.
*(2) Metnin aslında İspanyol deyimi ile “comportarse en la vida como Dios manda=hayatta Tanrının buyruğunca davranmak”...

Yayın Tarihi : 3 Ocak 2011 Pazartesi 12:04:28
Güncelleme :6 Ocak 2011 Perşembe 13:30:14


Bu haber hakkında yorum yazmak ister misiniz?