4
Şubat
2026
Çarşamba
ANASAYFA

Lâikçilik Mesleği


Sayın Başbakan, büyük medya patronu Aydın Doğan’a karşı, (Cengiz Çandar’ın yakıştırması ile) “blitzkrieg - aydınlık, açık savaş, cepheden savaş” açmış; ortalık toz dumandan görülmezken, rahmetli Turgut Özal’ın ilk müsteşarı, ihvandan (cemaat kardeşlerinden) Hasan Celâl Güzelin, Doğan grubuna dahil “Radikal” gazetesindeki köşesinde, bugüne kadar, en militan biçimde, sere serpe R.Tayyip Erdoğan taraftarlığı yapmakta olduğu çoğu okurlarımızın malûmlarıdır.

Yazılarında, gerçekden aggressif bir uslûp kullanan Emin Çölaşan ile yollarını ayırmış olan Aydın Doğan’ın, Radikal’deki köşesine dokunmadığı Sayın Güzel, Deniz Feneri Vakfı olayı ile hiç siyasal bağlantı olmadığını, tersine bunun muhalefetçe siyasal istismar aracı edildiğini yırtına yırtına savunmaktadır. Bildiğiniz üzere, Frankfurt Eyalet Yüksek Mahkemesinden bu olayla ilgili davada mahkûmiyet kararları çıktı. Asıl faillerin Türkiyede bulunduğu tespitleri yapılınca ülkemizdeki bağlantılarla ilgili panik başladı…

Sayın Gaziantep Büyükşehir Belediye Başkanı hakkında, Doğan Haber Ajansı Gaziantep muhabirinin tümüyle yalan haber verdiği iddialarına hararetle katılmakda; dikkat çekici bir imar değişikliği yapan amcasının oğlu olan Dr. Asım Güzelbey’in, yararlı bir belediye hizmeti uğruna bu tasarrufda bulunduğu iddiası ile ona kol kanat germektedir.. Ancak haberin kaynağı olan muhabirler, lehine imar değişikliği yapılan Nuri Üysen tarafından arsaları satın alınan altı yurttaş ile yeniden röportaj yaparak onun verdiği rakamların yerli yerine oturmadığı, her birine ödendiği ileri sürülen paranın, aslında tümüne verilen mikdar olduğunu doğrultuyor. Belediyenin karmakarışık bir iş yaptığı ortada…

Sayın Güzel, adının ifade ettiği gibi “Celâdet” (yiğitlik) sahibi bir zad. Askerî vesayete, ülkede biri sivil biri asker iki başbakan olmasına karşı şiddetle tavır alıyor. Genel Kurmay Başkanının, Anayasanın 117. Md. ve görevleri ile ilgili 1324 sayılı yasanın dışına çıkarak, demokrasiyi hiçe sayarak Türkiyeye nizamat verdiğinden yakınıyor. Ulusu Hükûmeti zamanında başlayan “Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Kurulunun ilk toplantısında, Başkanlık masasındaki iki sandalyeden “Genel Kurmay Başkanı” isimlikli olanı kaldırıp, zamanın Genel Kurmay Başkanı Necdet Üruğ’u hizaya getirdiğini övünçle hikâye ediyor.

Devletlûm; sokakdaki insana demokrasinin ne olduğu öğretildi mi? Din istismarı oldukça öğretilmesi de olası değil. “Ulûl-ü emr” geleneğinden gelene demokrasiyi nasıl öğretirsin? Sadece ve sadece, rahmetli İnönü’nün: “ben siyaset yaparken Tanrı adını ağzıma kaşık yapmam” ilkesi ile… “27. Mayısla demokrasiye veda edildi” diyorsun ama; zamanında gazetelerin boş sütunlarla çıktığı Mendres’in sadece partisinin adı demokrattı, dindarlığı da sadece Allah’ın adını ağzına kaşık yapmakdan ve gerçek din taciri Said-i Nursînin elini öpmekden ibaretti. Sayın Başbakanımız, IPI, WAN gibi uluslar arası basın kuruluşlarının ağır kınamalarına karşın, milleti Doğan grubu gazeteleri okumama boykotuna davet ediyor. Bu mu demokrasi? 27 Mayısdan sonra gelen demokrasiyi, İşçi Partisi liderlerinden Behice Boran’a: “Kara kaşlı Behicem, ipini ben çekicem” diyen maganda hazmetti mi? Genel Kurmay Başkanı “biz laisizmin bekçisiyiz” demesin de ne yapsın? Demokrasinin başka güvencesi mi var, bu ülkede?

Sayın Güzel’in son haftalarda yayınlanan çeşitli makalelerinden derlediğim bu akla zarar fikirleri arasında dinci ve bir kısım liberal ittifakına mensup kalemlerin, “dinci” deyimine nazire olsun diye dillerine doladıklarını “lâikçi” deyimine de dört elle sarılıyor; nerede ise iki tümcesinden birinde kullanıyor. Onlar “dinci” deyimine ne kadar bozuluyorlarsa ben de aynı derecede “lâikçi” tabirine uyuz oluyorum.

Efendim; zerzevatçı, mahallebici, karpuzcu misali, isimlerin sonlarına konan “çı, cı, ci” gibi ekler, o ismin delâlet ettiği metaın ya da konunun ticaretini, üretimini, uğraşısını icra eden meslek sahiplerini adlandırmak için kullanılan türev ekleridir. Peki, böyle ise “dinci” olur mu? Bal gibi olur. Çünkü, daha bir hayli süreceğe benzeyen “İnanç ve Hoşgörüsüzlük” adındaki dizi yazılarımın şimdiye kadarki bölümünde uzun uzun ayrıntılarına yer verdiğim gibi, ne yazık ki, din, tarih boyunca, Tanrıdan korkmayanlarca, rant kazanımı aracı olarak kullanılagelmiştir. Bırakın bu diziyi, yaşadığımız Dünyaya bakınca bu gerçeği apaydınlık görüyoruz. Bu küçük makaleye sığdıramıyacağım ve şu andaki angajmanım nedeniyle derinlerine giremeyeceğim bu konuları Cumhuriyet gazetesinde Miyase İlknur’un “Siyasal İslamın para ile dansı” isimli yazı dizisinden ve Aykut Kayanın araştırma yazılarından izlemek zaten yeterli. Refah Partisi zamanında başlayan, iç edilen hazine yardımları bir yana, hac vurgunları, kurban paraları, şeriat ülkeleri yöneticilerinden, Uluslar arası İslama Çağrı Cemiyetinden alınan destekler, Konut Fonu paralarının iç edilmesi, Cihadın sesini duyuran çok sayıda TV kanalları, sayısını artık unuttuğumuz yeşil sermaye şirket ve holdingleri, Yimpaşlar, Kombassanlar, Jetpalar vb. vb. aracılığı ile yapılan inanç hortumculuğu dudak uçuklatıyor. Alman yargı makamlarının da, en azından manevî baskıları ile, araştırılmasına geçilmesi mesajları verilen Deniz Feneri Vakfı olayının Türkiye bağlantıları, 1.Mayıs.2008’in, vahşet manzaralarını hep birlikde TV ekranlarından seyrettiğimiz olayların failleri gibi meçhul bırakılmaz, üzerine gidilirse, korkarım, ortaya çıkan gerçekler dudaklarımızı patlatacak.

Peki, “lâikçilik mesleği” nasıl bir kazanç getirebilir? Bir zamanlar, maddî yarar da sağlayabileceğim vurgusu, ile bir tarikata sulûk daveti almış; mutad hıyarlığımla bu öneriyi reddetmiştim. Şimdi, ahır ömrümde, çoluk çocuğuma da gerekli desteği veremeyerek muzayaka içinde kıvranıp duruyorum. Evet dincilik çok güçlü bir tutkal; insana kardeşlik ve dayanışma erdemi yanında maddî avantaj da kazandırıyor.

Sayın Güzel’in eş, dost, hısım, akraba, ihvan’a gösterdiği sadakat ve vefa duygularını, nasılsa bizim meslek camiamıza girmiş, fakat aşırı derecede mütedeyyin, mütedeyyin olmakdan öte, bir denetim birimimizin grup başkanından öğrendiğime göre, “bu Devlet Gâvur Devlet; Dâr’ül Harp; çalışmadan parasını yemek helâldir” diyecek kadar şeriatı benimsemiş, irticaî dergilerin yazı kadrolarına girmiş; şu anda da bürokrasinin yüksek kadrolarında yer almış bir kardeşimizden (fakülte arkadaşı imiş) dinlerdim. Elhak, biz laikler arasında böylesi bir dayanışma yok. Ama, “laikçilik” deyimini kabûl edemiyeceğim; çünkü bu meslekden on para kazancım yok. Eğer benim bilemediğim kazançlı laikçilik yolları varsa, Tanrı aşkına bunu bana öğretsinler. Bu saaten sonra dinciliğe dönemiyeceğime göre, bari yolumu laikçilikden bulayım. 

Yayın Tarihi : 24 Eylül 2008 Çarşamba 10:54:13


Bu haber hakkında yorum yazmak ister misiniz?
Yorumlarınız
Nazmi Öner IP: 88.254.125.xxx Tarih : 27.09.2008 14:16:54

Sayın Törün. Acaba bu tür saçmalıkları söyleyenler, söylediklerinin gerçekliğine ve ciddiyetine inanıyor mu? Yoksa olay, türbanda olduğu gibi, kötü giden, ayıplı bir şeyleri örtmek ve gündemi değiştirmek için mi? Bakın şimdi de şeker bayramı mı, ramazan bayramı mı tartışması başlatılmak isteniyor. Çünkü yalnızca deniz feneri değil, daha pek çok yolsuzluk ve yolunda gitmeyen ekonomi ve pek çok şey var. Ve bunlara en güzel perde de içi boş tartışmalar. Kutlarım, saygılar.