Yamaşita’nın Yaptığı Son Basın Röportajı
![]() |
| Yamaşita Savcılığa ifade verirken |
“Bir Japon Generalinin Yaşamı ve Ölümü” kitabını kaleme alan ABD’li biografya yazarı John Dean Potter, New Bilibid hapishanesinin serin ve bakımlı hücresinde kalmakta ve savaş suçlusu ithamın ile yargılanmayı beklemekte olan General Yamaşita ile yatığı röportajda onun ağzından doğduğu küçük köyden o anda içinde bulunduğu hücreye getirilişine kadar tüm kariyerini dinlemiş.
Hücre dışındaki, onaltı diğer savaş suçlusu zanlısı general ve amiralin de uzun bir bahçe masası etrafında toplaştıkları avluda, gene bir savaş suçlusu olarak tutuklanmış kurmay başkanı Akira Muto da ona eşlik ediyor; Yamaşita hakkında yazılmış ve ilk defa kendilerine bir nüshası verilmiş yirmibir sayfalık iddianame’yi okuyor; sık sık tepki gösteriyor; “Benim komutanım, en az MacArthur ve Lord Louis Mounbatten kadar büyüktür. Hep onun yanında oldum. Bu iddianamedeki olayları ilk kez işitiyorum. Zaten bir komutanın astlarının her yaptığını bilmesi, denetleyebilmesi olanak dışıdır. Eğer bunlar gerçekten vuku bulsa idi; yanlış yapanları ağır şekilde cezalandırırdık!” diyordu.
Yamaşita ise, bir Amerikan sigarası yaktıktan sonra, alaylı bir tonda: “Savaşta bir tarafın kaybetmesi mukadderdir. Bana asıl atfedilebilecek suçlama savaşı kaybetmemdir. Biliyorsunuz bu General Mac Arthur’un da başına gelebilirdi.” şeklinde bir girizgâh yaptı. Verdiği görüşler şöyle oldu: “Atom bombası geliştirilmemiş bile olsaydı Japonya savaşı kaybediyordu. Biz ABD’ye göre çok zayıftık; kaynaklarımız çok yetersizdi. Elbette atom bombasının ve Rusya gibi kalabalık bir ülkenin devreye girişi sonumuzu hızlandırdı. Uzun vadede zaten dayanamayacaktık.”
General, muhabir Potter’a Malezya seferi hakkında, askerî haritalar üzerinde ayrıntılı açıklamalar yapmış; Britanya güçlerinin hareket yollarını nasıl kestiğini inceden inceye göstermişti: “Malezya, aslında bana çok sıkıntılar yaşatmıştır. Britanyalı ve Avustralyalı askerler büyük cesaret gösterip yiğitçe savaştılar. Ama Hintli kıtalar için aynı şeyleri söyleyemeyeceğim. En nazikâne ifade edeceğim: bizi görür görmez cangllarda kayıp oluvermeleri idi. Britanyalılara tuşa getiren, küçük gemilerimizle onları gerilerinden kuşatma ve dar bölgelerde yollarını kesme taktiğimiz oldu.” dedi. Ayrıca, bu savaş sürecinin zamanında gizli tutulan önemli bir evresini açıkladı. Singapur’u işgâl ettikten sonra Başbakan Tojo ile Avustralya’nın işgâli ile ilgili planını tartışmışlar. Ona bu konuda şöyle bir mesaj göndermiş: “Britanya’nın Uzak Doğudaki en büyük tabyası Singapur elimize geçti. Müttefikler bu yörede kesin olarak hâkim durumlarını yitirdiler. Şimdi biz Birmanya’nın daha Batısına, belki de Hindistan’a ileri harekete devam edeceğimize, Malezya ve Birmanya’da güçlü bir garnizon tesis edip Pasifiği Avustralya kıyılarına kadar vurmalıyız…” önerisini yapmıştı. Tojo, daha uzaklaşacağı için ikmâl güçlüğü yaratacak bir hattın oluşacağı ve düşman karşı taarruzlarına açık geniş bir alan oluşturup tehlikeler yaratacağı gerekçeler ile bu planı geri çevirmiş. Fakat anlaşılan onun asıl murad ettiği Batıdaki müttefikleri “Mihver Devletleri” ile bağlantının yakınlaşması olsa gerekti. O sıralarda Hitlerin orduları yenilmez görünüyordu. Oysa Rusya içinde seri ilerlemeler kaydeden Alman Orduları da toparlanmayı başaran Sovyet güçleri yanında 1941-42 kışının olağanüstü sertliği karşısında, resmen savaş halinde olduğu Çinde bile harekâtı kesmiş Japonya’dan medet umuyordu.
![]() |
| Avustralyanın Pasifikdeki Konumu |
Yamaşita’nın Avustralya’yı fetih planı, onun Malezya’daki başarılı seferindeki taktiklere dayanıyordu. Büyük Avustralya kentlerini çepeçevre kuşatmaya alacak bir denizden çıkarma operasyonu ile dağınık küçük Avustralya birliklerini ayrı ayrı dize getirecekti. “Avustralyalıların Japonlara karşı etkin bir savunma yapmak üzere toparlanabileceğini düşünmüyor mu idiniz?” sorusuna karşı onların tek yapabileceklerinin bitki örtüsü arasında gerilla direnmesi yapacbileceklerini umut etmek olacağı yanıtını verdi; “Sadece Sydney ve Brisbane elime geçse tüm Avustralya’ya baş eğdirmek mümkün olurdu, elbette başlı başına kıta kabûl edilen; büyük kısmı boş arazi olan koca bir ülkenin tamamında asker barındıramazdım; ama kıyı hattına egemen olan kimse bu ülkeyi kolaylıkla yönetir.” dedi; Japon Genel Kurmayının gözünü her ne kadar ikmâl hattının uzunluğu korkuttu ise de aynı kaygının Amerikalılar ve Britanyalılar için de varid olduğunu; oysa oraya egemen askerî bir gücün tümüyle güvende olacağını; o ülke kaynaklarının kullanılmasının çok daha kolay olduğunu; başkent Canberra’da çok sayıda Japon diplomat oldğu için onlar tarafından İmparatora ve Genel Kurmaya ülke hakkında çok zengin ön bilgi verildiğini; hatta bu diplomatlardan Osaka’da tanıştığı birinin Avustralya Genel Valisi için atanmasının düşünüldüğünü nakletti.
Kendi akıbetini hiç umursamıyor; filozofça karşılıyordu. Yaşını zaten bir hayli aldığını; bir asker olarak ülkesi için elinden geleni yaptığını; daha fazla yararlı olma beklentisinin kalmadığını; Amerikalıların onu öldürmekle ülkesine daha fazla bir zarar vermiş olmayacaklarından emin ve müsterih olduğunu ifade ederek durumu adeta alayla karşılıyordu. Mülâkat sona erip muhabir Potter ayrılmak üzere ayağa kalkınca Yamaşita büyük bir nezaketle eğilip selamladı ve kapıya kadar uğurladı. Başka bazı tutsak generaller koridorda maslara oturmuşlar damaya benzer bir oyun oynuyorlarmış. Bunun ne olduğunu Yamaşita’ya sorunca “Yürü” adında Japonlara özgü bir savaş oyunu olduğunu öğrenmiş. Muhabir onu bir daha ancak dar ağacına giderken görecektir.
Japonya'nın ve Genel Olarak Mihver Devletlerinin Yenilgisinin Evrensel Siyasal Dengelerde Neleri Değiştirdiğinin Özeti
II. Dünya Savaşının, Japonya’ya ait bir bölümünü, kıssadan hisse misali genel bir değerlendirmeye açık olan bir Japon Generalinin etkinlikleri odağında monografi olarak verdiğimiz bu yazı dizisi, askerlikle ilgili tarihî olayları hep, ulusal kahramanlıklar yani hamaset cephesinden alan bazı okurlarımızca garip karşılandı; “Neden ulusal tarihimizden bir konu seçilmediği” soruldu. Yâni bir yabancı generalin yiğitliğinin övgüsü yapılıp Türk savaş tarihinin kahramanları hafife alınıyor duygusu ihsas edildi. Benim giriş kısmındaki kısa açıklamamda tüm Dünya yüzeyinde bir ulusun yayılmacılığı yâni İmparatorluk kurma güdüsünün artık demode olduğunu, en azından “kaba emperyalizm” döneminin sonra erip, ekonomik kaynaklar arama peşinde, güçlü devletlerin, gerçekten yönetim zorluğu çeken ve ekonomik kaynaklarını kullanamayan toplumları önce “protektora-himaye”, “manda-geçici vesayet” gibi idarî enstrümanlar ile denetim altına almaları ve bundan istifade ile ekonomik kaynaklarını istismar etmeleri, daha sonra da kurulan ittifak gruplarına liderlik etme şeklindeki “yeni emperyalizm” olgusunu tesis ettiklerini anlatmaya çalışmıştım. Hangi toplum olursa olsun, bunları oluşturan insan varlıklarının bireysel çeşitlilikleri vardır; her karakterde insanı her toplumda bulabilirsiniz. Irk olarak en az (özellikle anlattığımız olayların cereyan ettiği tarihlerde minimal derecede) karışmış ve ulusal onur oluşumu konusunda aşırı bir şartlanmaya tâbi tutulmuş Japon toplumunda ve askerî yönetim gubunda dahî bu karakter çeşitliliğini gördük. II.Dünya Savaşı sonucunun genel değerlendirmesini yapmadan önce bizim yakın tarihimizdeki bazı komutanların çeşitlilik gösteren karakter yapılarına serpiştirme yolu ile bu dizide adlarını andığımız Japon komutanlarına kıyaslama yaparak göz atalım.
![]() |
| Medine Kahramanı Ömer Fahrettin Paşa |
Evet, biz Türkler yakın tarihimize baktığımızda yüreklerimizi kıvançla kabartacak yiğit komutanlar çıkardık. Casus Lawrence’in “Çöl Kartalı” ünvanını verdiği, Yamaşita’dan daha da inatçı bir direnişçi Bulgaristan, Rusçuk doğumlu Ömer Fahreddin Paşamız vardır. I. Dünya Savaşının sona erip, diğer mağlup müttefiklerimiz gibi Hükûmet emri ile silah bırakma anlaşması yaptığımızda Medine Kalesini savunmakta olan ve geçmişi de onurlu çatışmalarla dolu olan bu general, merkezin teslim emrini dinlememiş, Kuran üzerine kanının son damlasına kadar kutsal Medine’yi savunmaya yemin etmişti. Hükûmet emrini yerine getirmek isteyen diğer subayların üzere onu yakalayıp bağlamaları ile savunmaya son verilmiştir. Fahrettin Paşa da direnmeyi kentlerden uzak bir kalede kabûl etmiş; Japon amirali Ivabaçinin bir kenti tarihî mirasları ile birlikte yok edecek, sivil halk katliamı yapacak vahşeti ve intihar savaşı çılgınlığını göstermemiştir. Savaş esiri olarak Mısıra sonra Malta’ya sürgün edilen Paşa tamamen haksız yere savaş suçlusu olarak İstanbul’daki “Kürt Nemrut Mustafa Paşa Divan-ı Harbi tarafından ölüme mahkûm edildi ise de Ankara Hükûmetinin çabaları ile Malta sürgününden kurtarılmış “Millî Mücadele”ye katılmıştır.
Teşkilât-ı Mahsusa’nın kurucu başkanlığını yapmış (bu konu ihtilâflıdır), Irak havalisi komutanlığı ve Bağdat Valiliği sırasında Iran’’n Ahvaz kentini ele geçiren Prezrenli Süleyman Askerî Bey Abadan’daki İngilizler denetimindeki petrol kuyularını ateşe verdiği ve İngiliz güçlerini çeldiği bir sırada bir tel makası bulunamamasından tel örgüleri aşamayan erlerinin Bercesiye bataklığında boğulmasını bir komutanın dirayetine yedirememiş; tabanca ile intihar etmiştir.
![]() |
| İsmail Enver Paşa |
Gereksiz yere I. Dünya Savaşına girmemizin sorumlusu çok atak fakat hesapsız ve dirayetsiz, zihni karışık muhteris genç Başkomutan vekili Arnavut asıllı Enver Paşa, 1914 Aralığında, bir sonuç alınamadığını işittiği Sarıkamış cephesine bizzat gider, III. Ordu Komutanı Hasan izzet Paşaya niçin Rus Ordusunu hâlâ imha edemediğini sert bir tonda sorar. Harp Okulunda onun hocası olan Ordu komutanı aynı sertlikte kış şartlarında harekâttan hiç sonuç alınmayacağı yanıtını verir. Aşırı hiddetlenen Enver Paşanın: “Hocam olmasaydınız sizi idam ettirmedim!” dediği, Hasan İzzet Paşanın da: “Böyle bir stratejiye aklınızı takacağınızı bilseydim sizi Harbiye’den mezun etmezdim!” dediği söylentisi çıkmıştır. Enver Paşa Ordu Komutanını görevden çeker; komutayı kendi üzerine alır. Sonuç, Allahüekber Dağlarının o korkunç kışında 90.000 erden 80.000’inin tek kurşun atmadan karlara gömülmesidir. Bu gözü kara, düşüncesiz asker mağlubiyetten sonra kaçıp, Dünya Türklerini birleştirme düşleri kurduğu Sovyetlerde (Tacikistan’da) tek başına yalın kılıç bir Sovyet birliğine at üstünde saldırırken şehit olmuştur. Bu bir Don Kişotluktur. Modern askerlik değildir.
İtalyanlara karşı Trablusgarp Savaşında Enver Bey etrafındaki gönüllü subaylardan, Çerkes boylarının Ibıh soyundan Kuşcubaşı Eşref, 2. Balkan Savaşı sırasında kardeşi Sami Kuşcubaşı, Enver Bey, Süleyman Askerî ile birlikte bağımsız hareketleri ile Çorlu, Tekirdağ, Malkara, Hayrabolu, Edirne’nin kurtarılmasında yer almış; Batı Trakya’da ilk Türk Cumhuriyetinin kurulmasına katkıda bulunmuştur.
![]() |
| Kuşcubaşı Eşref |
Harbiye son sınıfta iken Jön Türklerle teması yüzünden Hicaz’a sürgün edildiğinde zindandan kaçıp Sultanın baş yaverinin oğlunu üç tabur korumanın elinden kaçırmayı başarmış; son derece hareketli olması nedeniyle yerli Araplar ona “Şeyh-it tuyyur –uçan şeyh” adını takmışlar. I. Dünya Savaşında, Süleyman Askerî Bey’in ölümü üzerine Teşkilât-ı Mahsusanın başına geçmiş: İngilizlere karşı girişilen “Süveyş Kanalı” harekâtında öncü birliklere komuta etmiş; (sonradan kral olacak) Emir Faysal’ın 20 bin kişilik birliğine karşı 40 kişilik birliği ile beş saatli çatışmadan sonra yaralı ele geçmiş; Malta’ya gönderilmiştir. Tutsak mübadelesi çerçevesinde serbest bırakılınca Millî Mücadeleye gerilla yetiştirmekle başlamış; Çerkes Ethem ile birlikte Kuva-yi Seyyare’de Adapazarı civarında Yunan işgaline karşı savaşmıştır. Kardeşinin adı “Anadolu Osmanlı İhtilâl Komitesi” kurucusu olarak geçince ondan da kuşkulanılıp Lozan anlaşmasının 1923 Temmuzunda imzalanması üzerine Yunan, İngiliz işbirlikçisi olma iddiası ile 150’likler listesi meyanında yurt dışına çıkarılmış; 1936 affı ile dönüşü serbest bırakılmış, fakat o zaten suçlu olduğunu reddettiği için geri dönmemiştir.
Geriye, Osmanlı kayıtlarında “93 Harbi” diye anılan “1977-78 Osmanlı-Rus Savaşı”na dönersek, artık askerî gücünü çoktan yitirmiş Osmanlının ayrı ayrı cephelerde çarpışan üç generalinin yapısını incelemek ilginçtir. Daha önce pek çok başarıları olan ve bu savaşta Plevne kahramanı ünvanını kazanan Gazi Osman Paşa ile aynı zamanda gökbilimci olan ve Aziziye tabyasını parlak bir şekilde savunan Kafkas Cephesi komutanı Gazi Ahmet Muhtar Paşalar’ın akla uygun direnmelerine karşın “Şipka Kahramanı” olarak anılan Tuna cepkesi komutanı Süleyman Hüsnü Paşanın askerlik bilimine aykırı olup taarruz eden Rusların 5.000 ölüsüne karşı, savunma hâlinde olmasına rağmen 12.500 Türk askerinin ölümüne sebebiyet veren beceriksiz savunması, yabancı askerî tarih yazarlarınca ona “Şipka Kasabı” denmesine yol açmıştır. Önce Payitahttaki Saray tarafından itibarla karşılanan Süleyman Paşa, askerî hataları deşilince yargılanıp idama mahkûm edilmiş, arkadan cezası sürgüne çevrilmişti.
Sürecek