Argonotlar* Bosporos (İstanbul Boğazı) yönünde yola çıktıktan fazla süre geçmeden “Çatırdayan Kayalar” tüm haşmetleri ile ortaya çıktılar. İlk görünüşlerinde hareket eden hiç bir cisme geçit vermeyecek gibi idiler. Fakat güvercin serbest bırakıldı, gemiciler onun uçuşunu izlediler. Kuş iki kaya arasından selâmetle geçti; yalnız, birbirine doğru gelip çatışan kayalara kuyruk tüylerinin ucunu kaptırıp kopartmıştı. Gemiciler, vakit yitirmeden küreklere asılarak, yeniden birbirinden ayrılma sürecine girmiş kayalar arasından Argo’yu süratle geçirdiler. Tam iki kaya arasından sıyrılmışlardı ki, bu alâmetler korkunç bir gürültü ile tekrar birbirlerine çarpmışlar, dev gibi dalgaların oluştuğu bir su kaynaşmasına neden olmuşlardı; bu arada Argo, sadece pupasının ucunu kayalara kaptırdı.
Karadeniz’de Tinusların adası Orkinos’da kendilerini karşılayan Apollon’un heybeti ile büyülendiler. Orfeos’un şarkıları onların heyecanlarını teskin etti, duygularını yumuşattı. Daha sonra uğradıkları Mariandyn’lerin ülkesinde Kral Lykos tarafından hararetle ağırlandılar. Sinoba yanaştıklarında Herakles’in dostu üç adam gemiye bindi. Ünye kıyılarında yaşayan ve Yunanlılara çelik yapımını öğreten zenaatkâr kavim Khaliblerin toprağından sonra ufukda, kendisi barış ve huzuru en çok seven munis nimfa Harmonia’nın, ne garipdir ki acıma bilmez savaşçılar olan kızları Amazonların ülkesi vardı. Amazonlar Harmonia’nın değil (“Armoni” çağımızda da uyum, ahenk demek), babaları savaş tanrısı “Ares”in yolunu seçmişlerdi. Argo’nun bahadırları, savaşmayı da göze alarak, bu ülkede mola verip, onları tanımakdan çok keyif alacaklardı; ne var ki, önce Ares’in adasında Stimfalid kuşlar (Ornithes Stymphalides) denen canavar kuşların saldırısına uğradılar. İ.Ö.V. asırda yaşamış ve aslında resimde devrim yapmış bir sanatçı kabûl edilen Apollodoros’un, bir mitoloji özeti olan “Bibliopoleion - Kütüphane” isimli eseri ilki olmak üzere bir çok kaynağa göre göre, bu insan yiyen kuşlar, Yunanistanda, Arkadiada Stimfalis gölü dolaylarında yaşarken, günün birinde Heraklesle yaptıkları bir mücadele sonucu onun tarafından Karadenize, Aretias’a (Ares Adasına sürülmüşler); bu nedenle “Ornithes Areioi - Ares’in Kuşları” adını almışlar. Argonotlar, başlarına tolga geçirip ellerine kalkan aldılar ve acayip sesler çıkararak kuşları korkutup kaçırdılar. Artık, rüzgâr tam uygun yönde estiği için, Amazonlarla oyalanıp bu fırsatı kaçırmak istemediler; Kafkasya kıyılarına yola devam ettiler.
Yolda, denizde, bitkin, canlarını yitirmek üzere olan dört kişi gördüler. Bunlar Friksos’un, Argos, Kitossoros, Frontis ve Merlas isimli oğulları idi. Boiotia’ya, dedeleri Atamas’ın mirasını almaya giderken kazaya uğramışlardı. Onlar da mürettebata katıldı. Gemi, Kheiron’un anası ve Kronos’un sevgilisi ola nimfa “Filira”nın adını taşıyan adayı geçip, sonunda Kolkis’de, Fasis Irmağı ağzına demir attı. Artık, Prometeos’un kayaya bağlandığı tepe şimdi tam üstlerinde idi; onun ciğerlerini yiyen kartalın kanat çırpışlarının rüzgârı hissediliyor; yiyecek artıklarının ve kan damlalarının aşağı düştüğü görülüyordu. Daha ilerleyip aynı günün batımında “Altın Post”un ülkesi “Kolkis”e vardılar. Artık kendi cüret ve dirayet değerleri dışında bir şeyin kendilerine yardımcı olmayacağını biliyorlardı. Onların akıbetinden kaygı duyan Olimpos sakinleri arasında da bir danışma trafiği başlamıştı. Hera, Afrodit’in ayağına, onun yardımını istemeye gitti. Aşk tanrıçası, kendisine karşı hiç dostluk hisleri beslemediğini bildiği Heranın ziyaretine şaşırmıştı. Olimpos Hanımefendisinin bu seferki içten ve hayırsever tavrı karşısında elinden geleni yapmaya söz verdi. Oğlu aşk tanrısı Eros’u (Lât. Cupid)**, Kolkis kralı Etes’in kızı Medea’yı Iason’a aşık etmekle görevlendirdi (Kralın öteki kzı Kalkiope’yi Friksos’a verdiğinden söz etmiştik). Afrodit, Eros’a gidip, istediğini yaparsa ona, üstü parlak altın ve derin mavi mine bezeli top gibi çok değerli ve eğlenceli bir oyuncağı armağan edeceğini söyledi. Eros sevinçle yay’ını ve ok sadağını kapıp, Olimpos’dan Kolkis’e kadar uçtu.
O sıralarda kahramanlarımız da, Kral’dan altın Post’u istemek üzere Aiaia Kent’ine hareket etmişlerdi. Hera onları korumak için çevrelerini yoğun bir sisle örtmüştü. Heliıos ile Perseis’in oğlu, Girit kraliçesi Pasifay’ın ve büyücü Kirke’nin kardeşleri olan Kent kralı Etes, Hefaystos’un yaptığı göz kamaştırıcı bir sarayda oturuyordu. Sis yüzünden görülemeyen saray, Argonotlar yaklaşırken sisin dağılması ile meydana çıktı. Saraya gelen genç Argo grubunun heybetli görünüşünden etkilenen muhafızlar onları saygı ile karşılayıp, ziyaretlerini Krala duyurdular. Kral onları büyük bir nezaketle ağırladı. Yıkanmaları için sular ısıtıldı, yemekleri hazırlandı; onurlarına meşaleler yakıldı. Prenses Medea da ziyaretçileri çok merak etmişti; gözlerini Iason’un üzerinden ayıramıyordu. Eros, görünmeden, yayını gerekek aşk okunu kızın tam yüreğine göndermişti. Medea kızarıp bozarıyor; şaşkınlık ve mahcubiyet duyguları arasında bocalıyordu; sonunda odasına kaçtı.
Konukların gereksinimleri giderilmeden, onlara sıra dışı bir soru sormak büyük nezaketsizlik olduğu için, kahramanlarımız banyolarını alıp karınlarını doyurdukdan sonra Kral Etes nereden geldiklerini ve buraya seyahat amaçlarını sordu. Iason, bütün gemi personelinin asil soydan geldikilerni, tanrıların çocukları ya da torunları olduklarını, Yunanistandan buraya kadar kendisinden Altın Postu istemeye geldiklerini, mukabilinde kendilerinden, düşmanları ile savaşmak dahil, ne hizmet dilenirse yapacaklarını söyledi. Onları dinlerken Aytes’i öfke basmıştı. Aslında o da, Yunanlılar gibi, yabancılardan hoşlanmazdı; “şunları soframa almamış olsaydım, öldürürdüm!” diye düşündü; sessizce yapacaklarını planlamaya koyuldu. Iason’a: “yürekli insanlara hayranım; ancak gücünüz hakkında bana daha çok güvence vermeniz için, sizden istediğim şudur” dedi ve ayakları bronzdan, ağızlarından alev çıkan, zincirlerinden boşanmış iki boğayı yakalayıp çift’e koşmasını, süreceği tarlaya, öldüreceği bir ejderhanın dişlerini mısır tohumu gibi ekmesini önerdi. Bunun ürünü olarak ihtiyacı olan silâhlı savaşçıların yetişeceğini; bunu gerçekleştiremiyenlere “Altın Post”u emanet edemeyeceğini söyledi. Iason, gerçekde olanaksız ölçüde riskli bu test önerisi karşısında durumu müzakere edeceğini söyleyip, gecelemek üzere gemiye gitti. Topladığı danışma kurulununda adamları kararı tümüyle kendisine bıraktıklarını söylediler; ama onların canlarını tehlikeye atmaya gönlü elvermiyordu. Tam bu sırada, Kralın torunlarından biri gemiye geldi. Daha önce yaşamını yitime tehlikesinde iken Iason tarafından kurtarıldığı için ona can borcu olan bu prens, Medeanın, onları koruyacak büyü gücüne ve bilgisine sahip olduğunu ifşa etti. O zaman, Medea’yı ikna etmesi için rica ederek genci geri yolladılar.
Medea aşkı ile babasına sadakat seçenekleri arasında dayanılmaz azap verici bir karar alma süreci içinde idi. Bir ara zehir içip yaşamına son vermeyi düşündü. Uzun nefis murakabesi sonunda hayatı sevdiğini farketti, iyimser duygularl zehir kâsesini bir yana bıraktı. Prometeos’un kan damlalarının düştüğü toprakda yeşeren bir bitkiden hazırlamış olduğu merhemi ortaya çıkadı. İlâcın bedenine süren her insan tüm belâlara karşı bağışıklık kazanıyordu. Argonotlarla görüşen prensle karşılaştığında, Iason’a gidip, kendilerine her türlü yardımın yapılacağı haberini iletmesini söyledi.
Iason ve Medea lejandı, Öripides’in ölümsüz tiyatro eseri ile binlerce yıl insanlarrn ibret ve beğenisine sunulmuştur. Öykümüzü, Öripides’i özetle tanıtarak ve bu eseri ile kıyaslamalar yaparak sürdüreceğiz.
Öykünün bu aralığındaki pasajlar hakkındaki sanat eserleri arasında: İngiliz Pre-Raphelite ressam’lar Evelyn De Morgan’ın “Medea”, John William Waterhouse’ın “Medea ve Iason”, Fransız sembolist sanatçı Gustave Moreau’nun “Medeaé, Fransız Romantik sanatçı F.V. Eugène Delacroix’nın Medea ve Çocukları, Alman Sembolist-Empresyonist ressam ve yontucu Franz Von Stuck’un “Medea, çocuklarını öldürmeyi dşünürken”, İngiliz yağlı boya ve illüstrasyon ressamı Herbert James Draper’in “Medea’nın Iasonla kaçışı” tabloları, British Museum kolleksiyonları arasındaki ön arkaik dönemden kalma bir amfora üzerindeki “Herakles’in Simfalid’lerle mücadelesi” tezyinatı sayılabilir.
* Argonot’lar; Argos (ya da öykümüzdeki gemiye verilen isimle “Argo”) gemicileri demek. Yunanca “navtes” = gemici (navs = gemi’den türeme - Lâtincesi “nauis”); çağdaş dillerdeki “naval” = “gemiye, denize ait” sıfatı (attaché naval - deniz irtiabat görevlisi gibi) bu kökden gelir. “Astronot - Astronaut” - “Yıldız gemicisi”, Rusların “Kozmonot”u “Evren gemicisi” hep aynı kökden... İlk kez hava seyir aracı olarak kullanılan balonun pilotuna “Aeronot” denmiş. Halen, uçakların vb. uçan araçların tasarımı, yapımı ve işletme teknikleri ile uğraşan bilim dalına “aeronautics - havacılık” deniyor.
** Ayrıca tanıtımını yapacağımız Eros adının, zamanımızda da aşk, cinsiyet ile ilgili pek çok sözcüğe kök oluşturduğuna daha önce değinmiştik (erotik, erotisizm, erotika, erotomania gibi). “Cupid” ise Lât. “Cupido = Arzu, Cupere = Arzu etmek”den gelir; bunun da kökü Sanskritçe “Kup = Coşmak”dır. Çağdaş İng.de “Cupidity” ve Fr.da “Cupidité” “hırs, tamah, açgözlülükdir.
tytorun@hotmail.com
Yayın Tarihi :
15 Şubat 2007 Perşembe 12:59:18