HYAKINTHIA: Dionizos’unkiler gibi gürültülü olmayan Apollo festalleri (Apollonia) bahsini, bu Tanrının genel tanıtımının yapıldığı bölümde andığımız ritüelleri de hatırlatarak sonuçlandıralım. Apollo, Yunan öncesi bir tarım tanrısı olan Hyakinthos’u kaza sonucu öldürmüş ve onun kültünü ele geçirmişti. Bu kültün arkeolojik izlerini Sparta’nın 5 km. güneyindeki Amyklai antik kentinde görüyoruz. İ.Ö. 743–724 yılları arasındaki I. Messinia Savaşından sonra Spartalıların eline geçen bu kentin Agia Kinaki isimli tepede Hyakinthos’a adanan kutsal yerde bu tanrının muazzam bir heykeli vardı ve onun adına düzenlenen “Hyakyntia” Spartalıların da en önemli dinsel festivallerinden biri oldu. Yaklaşık İ.Ö.2000 yılından beri yerleşik ve görkemli Mykenai uygarlığından da etkilenmiş yerlerden biri olan bu kent’de Apollo’nun bu kültü devralmasından sonra anılan tapınak “Iakhintos ve Apollo Amykleos (Amyklai’li Apollo) Kutsal Yeri” adını aldı ve Spartalılarca “Apollo’nun Tahtı” payesi verilerek en yüce dinsel merkez mertebesine çıkarıldı. Spartalılar by merkezi şanına uygun hâle getirmek için, Anadoludan, Ionya’dan büyük usta Vatiklis’i çağırmış, Manisadan mermerler getirtmiş, İ.Ö.VI. asrın bitimi sıralarında (İ.Ö. 530-500 arası) görkemli bir “Taht” merkezi inşasına girişmişlerdi. Arkadların ve heykellerin sıralandığı tavansız, Ion ve Dor mimarî tarzlarının eşsiz bir bileşimi olan yapı, ortasında Tanrı Apollo’nun 13 metreli devasa heykeli ile herkesin gözünü kamaştırıyordu. Halef-selef her iki tanrının da ululandığı, çatışmalar varsa cereyanı sırasında ateş-kes ilân edildiğ 3 günlük Hyakinthos festivali (Hyakinthia), kentte yerleşik her kesim halkın inanç ve gönüllerine hitabeder biçimde, bu “Taht Merkezi” etrafında uygulanırmış. Birinci gün, ölen bereket ve ürün tanrısı Iakinthos için ağıt törenine özgülenirmiş. İkinci gün, Apollo onuruna, köleler de dahil tüm kentlilerin katıldıkları şenlikler yapılırmış. Sonuncu gün yarışmalar, kurban ve Spartalı kadınların ördüğü bir entarinin Tanrıya sunumu törenleri ile geçermiş.
Antik dönemin (Agia Kyriaki harabeleri ile) kısmen ayakda kalabilmiş en eski kentlerinden biri olan Amyklai’de, Aleksandra-Kassandra ve Zeus Agamemnon’a adanmış başka bir kutsal merkezin kurulmuş olduğuna dair bazı bulgular var; bunun, Osmanlı yönetiminden kalma Mahmut Bey kulesi yakınında olduğu tahmin ediliyor.
THESEOS: İlkokul üçüncü sınıfda tarih bilimine başlangıç olarak “Tarih Öğreniyorum” adında, pedagojik değeri çok yüksek bir kitap’dan, görsel yöntemle ilk tarih zevkini tadmışdık. Bu kitabın her sayfası bir tarih kesitini, boydan boya, altında sadece bir kaç cümlelik bir açıklama bulunan sanat eseri bir resimle sunuyordu. Bu illüstrasyonlardan biri, hatırlayabildiğim kadarı ile, başındaki miğfer ve elindeki kılıç dışında tamamen üryan genç bir adamın, yerde can çekişmede olan yarı boğa yarı insan bir yaratığın yanından geçmede olduğunu gösteriyordu; resmin atında da, sadece “Teseos Minotor’u öldürdü” ibaresini hatırladığım bir açıklama vardı. Öğrenim müfredatı çerçevesinde bu anı mitoloji’ye ilk ve tek girişimiz oldu; bunun dışında çocuk dergilerinden parça parça mitolojiyi tanımıştık. Meğer “Theseos” Atinalıları büyüleyen en büyük kahramanları imiş ve onların ağzında “Hiç bir şey Theseos’suz olmaz” sözü mesel olmuş. Sayısız macerada baş rôl alan bu bahadıra karşı gösterilen ilgi salt Arkaik dönem ozanlarında kalmamış; Lâtin olsun Yunanlı olsun Ovidius, Apollodoros, Plutarkos gibi Milâd sonrası yazarlara varıncaya kadar bu kahramanın menkıbelerini daha da zenginleştirmişler. Onu üç oyununda başkarakter yapan Evripides’in de favorisi imiş. İsmi eski Yunanca “thesmos- kurum, kuruluş”dan geliyor; buna göre “kurucu” olsa gerek. “Afrodit Pandemos-Tüm Halkın Afroditi” kültünü tesis ederek, Attika’nın siyasal birliğinden (synoikismos-birilikde ikamet) sorumlu Atina Krallığı yapmış. Yazdığım dizinin girizgâhının kendiliğinden sevkettği istikamet beni ondan bir süre uzak tuttu. Ne ise bu büyük kahramanın önce kendisini, sonra onuruna düzenlenen “Theseia”yı yakından görelim.
Atina Kralı Aegeos’un, eski karıları Melite ve Kalkiope’den kendine bir varis doğmamıştı. Bir umutla Delphoi’a gitmiş, oradaki kâhin’in, Atinaya varmadan açmamasını tembihleyerek eline tutuşturduğu bir şarap tulumu dışında olumlu bir sonuç elde edememişti. Dönüş yolunda Korintos’da ünlü büyücü Medea’ya uğradı. Serüvenlerini Altın Post öyküsünde anlatığımız Medea başındaki sıkıntılardan dert yanarak Atinaya dönmekde olan Kral’dan destek istedi; karşılığında onun oğul sahibi olması için elinden geleni yapacağına söz verdi. Dönüş yolunda, Pelops ve Hippodamia’nın oğlu Pitheos’un hükümdârlık ettiği Troizen’de mola verdi. Pitheos’un kızı Aithra, Bellerofontes ile evlenecek iken damadın kaçması üzerine evde kalmış, kısmet bekliyordu. Babası bu umutla verdiği bir şölende Aegeos ile kızını yakınlaştırdı. Kafayı bulan Aegeos o akşam Aithra ile birlikde oldu. Fakat, Pallas Atena’nın yönlendirmesi ile kız, hemen o gece Sferos Adasına gidip Poseidon ile de yattı. Poseidon, bu birleşmeden doğacak çocuğun Aegeos’un babalığına terkedilmesini istedi (herhâlde Aegeos’un evlenme konusunda çamura yatabileceği ve çocuk üretmede de bir kusuru olabileceği düşünülerek iş sağlama bağlanmış); ve Aithra hemen Atina Kralının yattığı odaya döndü. Aegeos, Troizen’den ayrılmadan bir çukurluğa bir kılıçla bir çift kundura bırakarak üstlerini çok ağır bir taşla örtmüş ve kadına, çocukları oğlan olduğu takdirde büyüyünce bu taşı kaldırıp altındaki eşyayı alma gücünü gösterirse sarayına gelip kendisini tanıtması gerektiğini bildirmiş ve Atinaya dönmüş. Gerçekden çocuk erkek olarak doğuyor; daha küçük yaşlarda yürekliliğini ve gücünü gösteriyor. Bir gün Sarayı ziyaret eden Herakles’in sırtındaki aslan postunu gören tüm çocuklar korkup kaçıyorlar; fakat yedi yaşındaki Theseos eline küçük bir balta alıp kuzeni olduğunu bilmediği Herakles’in üzerine yürüyor. Yetişip geliştiğinde akranından kıyas edilemez ölçüde bileğine kuvvetli oluyor. Rüşt çağına gelince annesi onu emanetin bırakıldığı noktaya götürüyor; delikanlı hiç güçlük çekmeden kayayı kaldırıp kılıç ve pabuçları alıyor. Kadın da ona babasını arama zamanı geldiğini söylüyor. Dedesi yolculuk için ona bir gemi hazırlayıp emrine vermek istiyor; fakat, Heraklesle aynı yaradılışda olan ve en kısa zamanda korkusuzluğu ile ün yapma beklentisindeki, macera düşkünü Theseos, deniz yolculuğunu, güvenli olduğu, bunu rahatına düşkün ana kuzularının tercih edeceği gerekçesi ile reddediyor. Troizenden Atinaya doğru karadan yola koyuluyor. Seyahat uzun ve tam bir can pazarı yolculuğu oldu; Herakles’in Lidyada Omfale’nin sarayında bulunmasından fırsat bulan eşkiya yörede cirit atıyordu. Theseos üstüne saldıran haydutların hepsini öldürdü; sonraki gezginlere bir zarar gelmesin diye tek bir soyguncu bırakmadı. Adalet anlayışı çok yalın fakat çok etkindi; “göze göz, dişe diş”. Örneğin; Epidoros’da, Hefaystos ile Antiklea’nın oğlu topal Perifetes babasının verdiği demir sopa ile karşılaştıklarını öldürürmüş; Theseos elinden aldığı bu sopa ile haydudu öldürdü. Korintos ve Atina arasındaki sahil üstü bir yalıyarda pusu kurmuş Skiron yakaladığı ve soyduğu insanlara diz çöktürüp ayaklarını yıkatır ve tekme ile onları yalıyardan denize atar; aşağıdaki dev yamyam bir kaplumbağaya yedirirdi. Theseos da bu acımasız haydudu kendi usûlü ile kayalardan aşağı attı. Poseidon’un oğlu “Pityokamptes-Çam Eğici) ünvanlı Sinis adlı şâki, iki esnek çam ağacını ucuca yere yatırır, kurbanın iki bacağını ayrı ayrı bu ağaçlara bağlardı; ağaçları serbest bırakınca zavallı adam feci şekilde parçalanırdı. Theseos aynı usûlü bizzat Sinisin üzerinde uyguladı. Bu zaferi kazandığı yerin az ötesinde ağlamakda olan çok güzel bir kız gördü. Sinis’in kızı “Perigoune” olduğu anlaşılan bu zavallı belki bir paranoya eseri peşinden gelenler olduğunu söylüyordu. İki gencin birbirini cezbetmesi üzerine Theseos yolculuğuna ara verdi; bazı küçük mitlerin konusu olacak Melanippos adında bir oğulları oldu. Fakat, her hızlı çapkın gibi hayırsız olan Theseos, Perigoune’yi Deioneus’a eş vererek Atina yolculuğuna devam etti; Koridallos’a geldi. Orada, Sinis’in babası “Prokrustes-geren, uzatan” lâkaplı Polipemon kendi boyuna göre imâl ettiği, ortasındaki mafsaldan uzatılabilen demir bir yatağa tutsaklarını bağlar; boyları yatağa göre kısa gelenleri, boy ayarı için yayları açıp gererek organları koparırdı. Boyu fazla gelenlerin ise organlarını doğrardı. Bu yöntemin Prokrutes’in kendisine nasıl uygulandığı mit’de yer almıyor ama Theseos ile karşılaşması kariyerinin ve yaşamının sonunu getirmiş. Elevsis kentinde, Poseidon’un oğlu olaganüstü güçlü dövüş tutkunu Kerkionla karşılaşmıştı. Bu zorba her karşılaştığını Greko-Romen güreşe davet eder ve muhakkak öldürürdü. Theseos, kendinden güçlü bu azmanın bacaklarına ustalıkla tekme atarak devirdi ve onu yerde haklayarak serbest güreş tekniğini ortaya çıkardı. Gezginlerin baş belâlarını temizlemiş bir kahraman olarak ünü zaten Yunanistanda yayılan Theseos Attika topraklarına vardığında Elevsisli Fitalos adında konuksever bir adam onu çok sıcak bir kabûlle karşıladı; ayrıca haklı da olsa çok adam öldürdüğü için “katharsis-arındırma” törenini yaptırdı.
Kahramanımız Atinaya ulaştığında çok coşkulu bir merasimle karşılaştı. Kral da onun onuruna mükellef bir şölen verdi; ama bu kahramanın kendi oğlu olduğunu henüz bilmiyordu; davetin asıl amacı bu büyük başarıları kazanan genci, halkın kendi yerine kral seçme olasılığına karşı, zehirlemekti. Ancak, bu fikri ona veren, kanatlı sema arabası ile Korintos’dan Atinaya gelip Kralla evlenerek Medeios adı verilen bir çocuk doğuran, büyücü yetenekleri ile de Theseos’un kim olduğunu keşfeden Medea idi. Kral’ın gerçek varisinin çıkagelmesi ile durumunun sarsılmasına dayanamazdı; işi sağlama bağlamak için şölen sırasında zehirli kupayı kendisi uzatacaktı ki, aynı esnada Theseos, kendini Krala tanıtmak amacı ile onun emaneti olan, kabzası özel işlemeli kılıcı kınından çıkarıp gösterdi. Kılıcı tanıyan Kral yerinden fırlayıp kupayı kaptı ve yere çarptı. Kargaşadan yararlanan Medea Medeios’u yanına alarak ortadan yokoldu, kimi öyküye göre kanatlı arabası ile kimine göre bulut haline gelerek Anadoluya kaçtı.
Aegeos, Theseos’un oğlu ve varisi olduğunu ülkeye ilân etti. Veliahd tüm ülkeyi gezerek kendisini halka sevdirdi. Onun Atinaya gelişinden yıllar önce, Kent’in başına büyük bir felâket gelmişti. Herakles’in getirip Marathon’a bıraktığı çok azgın vahşi boğa kendisini yakalamak isteyen yüzlerce kişiyi öldürmüştü. Girit’in kudretli hükümdarı, Knossos Sarayı mukimi “Minos”un tek oğlu “Androgeos” Atinayı ziyareti sırasında bu boğayı avlamaya heves etti. Kral Aegeos basiretsizlik yaparak misafir genci bu çok tehlikeli av partisine yolladı. Civara korku salmış canavar bir boğayı yakalayıp öldürmeyi umut eden misafir veliahd bu karşılaşmada kendi canından oldu. Bir öyküye göre, Theseos da bu boğayı altetmek için seferber olmuş; Marathon’a gitmiş; ilk gününü Hekale adında iyi kâlpli bir kadının evinde dinlenerek geçirmiş. Sabah gücünü toplamış hâlde boğayı bulup boynuzlarından yakalayarak yere çökertmiş ve burun deliklerinden çekerek peşinden Atinaya kadar sürüklemiş. Hayvanı orada Delphoi Apollonuna kurban etmiş. Şükrânlarını sunmak için evine tekrar gittiği Hekalenin öldüğünü öğrenince onun anısına “Hekale Ritüellerini” başlatmış.
Fakat öte yandan oğlu Yunanistanda Marathon Boğası tarafından öldürülen Minos, Aegeos’un ülkesini istilâ edip Atinayı ele geçirmiş; ve her dokuz yılda bir kendisine yedi genç kız, yedi delikanlı haraç verilmezse Kent’i yerle bir edeceği ultimatomunu vermişti. Girit’e giden bu gençleri, “Minotoros” adında bir yaratığın midesine gitmek gibi korkunç bir kader bekliyordu. Minotoros, yarı boğa yarı insan bir canavardı; Minos’un karısı Pasiphae onu doğurmuştu; bu doğum öyküsü de şöyle: Poseidon Minos’a kurban edilmek üzere olaganüstü güzel bir boğa vermiş; Minos bu güzel hayvanı öldürmeye kıyamamış; buna kızan Poseidon Pasiphae’ı Boğa’ya aşık etmiş. Onların birlikdeliğinden dünyaya gelen “Minotoros”u da öldürtmeyen Minos, mimarların, sanarkârların ve mucitlerin pîr’i Daedalos’a (yapma kanatlarla ilk uçurduğu insan Ikaros’un babası) içinden hiç çıkılamıyacak bir labirent inşa ettirmiş ve Minotoros’u* oraya kapamış. Bu labirent’e giren bir kişi sonsuza dek dönüp dolaşır, bir daha çıkış yolunu bulamazmış. Her dokuz yılda bir Atinadan getirilen ondört genç de bu labirent’in içine salıverilirmiş. Çılgın gibi oraya buraya koşan zavallılar sonunda Minotoros’un eline geçermiş. Theseos’un Atinaya gelişinden bir süre sonra gene 14 kişilik bir grubun Girite gönderilme zamanı gelmiş. Theseos bunu öğrenince, derhal bu gruba katılmaya gönüllü olmuş. Herkesin gözdesi olan bu kahraman’ı Minotoros’a teslim etmeye kimse kıyamıyormuş. Fakat canavarı öldürmek niyetinde olan genç kararında ısrar etmiş ve bunu başarırsa, grubu götüren siyah tekne yerine beyaz bir gemi ile dönmek suretiyle Yunanistan sahillerine varmadan zaferini müjdeleyeceğini babasına söz vermiş.
Bakalım bunu nasıl başaracaktı?
*Minotoros: Sözlük anlamı “Minos’un Boğası”dır. İspanyada halâ revaçda olan “Tauromachia= Boğa Güreşi” de etimolojik olarak Yunanca “toros = boğa” ve “make = muharebe, savaş” sözcüklerinden geliyor. Latince yolu ile dolaylı olarak ve bir zamanlar ülkede kurulmuş Yunan kolonileri le doğrudan Yunan dili ve geleneklerinden etkilenmiş olan İspanyol kültürünün ürünlerinden biri “Boğa Güreşi” de belki “Knossos Boğası” da denilen Minotoros efsanesinden kaynaklanıyor. Ülkemizin güneyindeki “Toroslar”ın Boğa Sıra Dağları demek olduğunu hepiniz bilirsiniz.
tytorun@hotmail.com
Yayın Tarihi :
13 Nisan 2007 Cuma 20:14:13