sıla derdine düşünce anlarsın
yunanlıyla kardeş olduğunu
bir rum şarkısı duyunca gör
gurbet elde istanbul çocuğunu
türkçenin ferah gönlünce
olmuşuz kanlı bıçaklı küfretmişiz
yine de bir sevgidir içimizde
böyle barış günlerinde saklı
Ecevit’i kaybettik. Elen mitolojisi dizisinin verildiği bu köşede onu “Yunanlı kardeşim” şiirinden başka nasıl anabilirdik? Artık, toplumumuzda pekiştirdiği evrensel insanî değerlere sahip olma avuntusundan başka bizim için yapılacak şey kalmadı. Yunanlıya duyduğu sevgi şiiri ile Kıbrıs operasyonuna, duraksamadan karar vermesi arasında çelişki bulanların sayısı çok azalmıştır ümit ederim.
Bir yıldırım taarruzu ile Yunan ordularını anaduldan silip süpüren, İzmirde denize dökdükden sonra ayakları altına serilmek istenen Yunan bayrağını “bayrak bir ulusun onurudur” diyerek kaldırtıp toplatan Gazi Mustafa Kemâl Paşa, Yunan kralının daha önceki küstahlığını uygarca yanıtlamıştı. O, bir ulusal husumet peşinde değildi; böyle bir husumeti taşıyan dirayetsiz politikacıların Anadoluya gönderdiği ordulara karşı savaşmış; “zorunlu kalmadıkça savaş bir cinayettir” demişti. Türk tarihi hakkında “The Uses of the Past”, “The Loom of History” gibi eserleri ile Türkiye tarihine ait çok yansız ve objektif saptamalar yapan Amerikalı tarihçi Herbert J. Muller, Yunanlılara karşı ezici bir savaş veren Ata’nın, sonradan okul bahçelerine klâsik dönemin Yunan heykelleri replikalarını koydurtmasının hayranlık verici bir şey olduğunu ifade eder. İşte gerçek liderler, hümanist değerlerle ulusal onuru buluşturabilenlerdir. Rumları da barış ve huzura kavuşturmak için Kıbrıs harekatına karar verdiğini söyleyen Ecevit de, simgesi olan nezaketi, çelebiliği, erdemi ile politik gelecekde bir Devlet Adamı örneği olarak kalıcılık kazanacak, unutulmayacaktır. Nitekim, yandaşı ile karşıtı ile, bugün tüm siyaset erbabı, onun erdemindeki kutsallığı kabûl ederek Devlet töreni ile defnedilmesi gerektiği konusunda anlayış birliğine varma haktanırlığını göstermektedir.
100. doğum yılı Türkiyede de çeşitli etkinliklerle, bu arada İstanbul Üniversitesinin (16.10.2006’da) düzenlediği sempozyumla kutlanan, XX.yüzyılın en etkili siyaset felsefecisi, Nazi zûlmünü yakından bilen Hannah Arendt “politik şiddet”i mitolojik verilerle açıklamış. gereksiz şiddet ile, zorunluluk gereği başvurulan inşa edici şiddet arasında ayrım yapmıştır; Akalıların gereksiz yere yıktığı Troya’yı terk eden Eneas’ın, geldiği İtalyada Roma Devletinin kuruluşuna yönelik savaşlar vermek zorunda kalmasını örnek gösterir. Zaten kökenini, genellikle gerçek olaylardan alan “mitoloji”yi siyaset felsefesinin laboratuaru gibi kullanan Arendt’in bu bilime kazandırdığı “politik mitoloji” yönteminin anılması münasebeti ile, Olimpus tanrılarının sunumunu savaş ve şiddet tanrısı “Ares”le sürdürelim. Ares’in İlyada’daki tanımından Omeros’un da Arendt ve liderlerimizle aynı fikirde olduğu anlaşılıyor.
Zeus ve Hera’nın oğulları olan ARES’den, Homerosun yazdığına göre babası da annesi de nefret edermiş. Zaten bir savaş destanı olan İlyada’da bile menfur bir varlık olarak gösteriliyor. Öykünün kahramanları bazen Aresin (Romalılarda MARS) tezgâhladığı cenk oyunlarının keyfi ile neşelerini buluyorlarmış ama çoğunlukla (bizdeki “gafil ne bilir meydan-ı gazadaki zevk-i safayı” türküsünü anımsatır biçimde) bu acımasız tanrının gazabından bucak bucak kaçarlarmış. Homeros onu cânî, eli kanlı, insan görünümünde somutlaşmış bir belâ, ama aynı zamanda, yaralandığında, acı ile böğürerek bağırıp dört nala kaçan bir ödlek olarak tanımlıyor. Bizim eskiler de “hain olan cebîn (korkak) olur” derlerdi ya… Bununla birlikde, çarpışma alanındaki erlere cesaret ve özgüven telkin etmekle görevlendirilmiş kalabalık bir maiyet erkânı vardı. Kız kardeşi Eris (anlamı “huzursuzluk ve kavga) ve Afroditten doğma oğulları Fobos (panik ve korku) ve Deimos (bozgun) da bu grubun içinde idi. Aresin dişil karşılığı yani “Savaş Tanrıçası” Enyo (Lâtin karşılığı Bellona) ve bazen Aresle özdeşleştirilen Enyalios adındaki ikincil tanrı da Ares’in en yakınında yer alıyordu. Onlar yürüdükçe arkalarından feryatlar yükseliyor, toprak kan selleri ile sulanıyordu. Roma mitolojisine girdiğimizde daha ayrıntılı anlatacağımız üzere, Romalıların “Mars”ı daha saygındır ve Vergilius’un “Eneid” adındaki büyük kahramanlık destanına göre uğruna can vermeye değer bir varlıkdır.
Mitolojide Ares’in figürlerine çok az rastlanır. Bilinen tek kişisel öyküsü Afrodit ile olan aşkıdır; onları “in flagrante delicto – uygunsuz durumda suç üstü” yakalayan Afrodit’in kocası Hefaystos’un şikâyeti üzerine Olimposlu tanrılar tarafından kınanmış, ayıplanmıştır. Bunun dışında, Helenistik ordularca savaşa çıkılırken desteği için tapınılan, bir savaş simgesi olmakdan biraz daha üst konumda olan; ama, Hermes, Hera ya da Apollon gibi seçkin kişiliği olmayan bir tanrı idi. Zaten savaşlarda daha çok onurlu mücadeleyi temsil eden Atena, Artemis, Apollo hattâ (Sparta’da) Afrodit gibi başka ilâhî varlıklar vardu. O savaşın en kötü, en aşağılık yüzü idi. Sık sık mağlup olurdu. İlyada’da Atena’ya mat olmuştu; hattâ bir ölümlü olan Diomedes onu yaralamıştı. Haydutluk yapan oğlu Kiknus’un ölümünün intikamı almağa kalkıştığında Herakles tarafından yaralanıp Olimposdan kovulmuş. Onu kült edinmiş kentler yoktu; sadece Atina’da Aeropagos (Ares Tepesi) eteğinde ona adanmış bir tapınak bulunuyordu. Daha çok eski Yunan’ın kuzey bölgelerinde, Tebai’de, onun adına, toplumsal erdemle bağlantısı olmayan, korku kaynaklı ibadetler yapılıyordu. Spartada ona (tahminen doğum yeri olan İskit ülkesindeki uygulama gibi) savaş tutsakları kurban edilirdi. Ayrıca (kthonik - ölüler diyarına ait bir tanrı sayıldığını gösteren bir uygulama ile) Enyalios’a yapıldığı gibi, geceleri onuruna köpek kurban ediliyordudu. Gerontray’da ona adanan festivalde kadınların kutsal koruya girmelerine izin verilmez ama Ginekotoynas (Kadınların Avutusu) lâkabı ile anıldığı Tegea’da kadın kurbanlarla onurlandırılırdı. Bazılarına göre meşru evlilik yaptığı Afroditten iki oğlu dışında bir de Harmonya isimli, Agloros’dan ise Alkippe adında kızları vardı. Trakyalı Diomedes’in de babası imiş; belki başka çocukları da var. Harmonianin kocası Kadmus’un ve Alkippe yüzünden Aresin muhakeme edilmesi öyküleri ayrıca anlatılacak. Yunanlılar ona köken olarak, Yunanistanın kuzey doğusundaki, halkı kaba ve vahşi yapılı Trakya’yı yakıştırmıştı. Buna uygun olarak simge hayvanı “akbaba” olarak seçilmişti. Bazıları da, Lakonia’daki (Sparta) kurban törenlerine bakarak ona simge olarak “köpek” yakıştırmşlar; ama bu doğrulanmamış.
Sanat eserleri arasındaki tasvirleri de çok değildir. En eskilerinden biri Afroditle yukarda anlattığımız aşk sahnesini canlandıran, İ.Ö.VIII. asra ait Lemnos vazosu parçasındaki resmidir. Bunun dışında, vazolardaki tasviri zırhlı savaşçı görünümündedir. Alkamenes, Skopas ve Leokares’in yaptığı heykelleri vardır. Partenondaki Olimpus tanrılarını bir arada gösteren freskde sivil hâli ile görünür. Bergama sunağındaki büyük freskde de sahne almıştır.
Ares’in sanata katkısı bu kadar; bilimde ise, Arendt’e verdiği dolaylı ilhamdan ibaret. Ama, Romalı karşılığı Mars daha sonra göreceğimiz üzere farklı…
NOT : Bu köşedeki yazılarımın hedef kitlesini, genel kültürünü genişletmek isteyen orta ve yüksek öğrenimdeki gençlerin teşkil ettiğini belirtmiştim. Nitekim o kesimden ses geldi. Gökhan İkizoğlu ve Nisa Yılmaz adındaki genç arkadaşlarım, yazılarımın araştırmalarına ve derslerine yararlı olduklarını bildirerek beni onurlandıran iltifatta bulunuyorlar. Desteklerine çok teşekkürler ederim. Yalnız, gazetemiz Kenthaber’de zaten sütre gerisinde olan köşeme geç geldikleri için ve ben bu arada zincirleme ev nakilleri süreci geçirdiğimden bu olumlu yorumlarına geç ulaştım; özür dilerim, gecikerek yanıtlıyorum. Gökhan İkizoğlu çok haklı bir noktaya değinmiş; ben en kıyıda köşede kalmış kavramların ayrıntılı açıklamalarını yaparken, ana konumuz “Mitoloji” içindeki “Mit” kavramının kökeni hakkındaki açıklamayı ıskalamışım. “Mit” Yunanca “masal-öykü” anlamına gelen “muthos – mitos” sözcüğünden gelme. Biz Batı kültürüne Fransa kapısından girdiğimiz için, Yunan ve Lâtince isimlerin son eklerini kaldıran Fransız dilindeki kullanımı uygulamışız. Bu sözcük eskiden “efsane”, “esatir” olarak karşılanırdı. Gerçek ya da düşsel geçmiş olayların, ibret verici biçimde stilize edilerek ve abartılarak verildiği halk öyküleri ya da edebiyat ürünü öyküler’i ifade ediyor.
Yayın Tarihi :
9 Kasım 2006 Perşembe 12:16:04