4
Şubat
2026
Çarşamba
ANASAYFA

Mitoloji Kaynaklı Sözcükler -87-


ATİNA HANEDANI: 

KEKROPS: Atina Hanedanı ile ilgili efsaneler dizisindeki zırvalıklar, Attika’nın ilk kralı Kekropsun insan soyundan gelmemesi, yarı yılan yarı insan bir yaratık olması ile başlıyor.”Kuyruklu surat” demek olan Kekrops, Tanrıça Athena’nın, Atina kenti üzerindeki hamilik görevinin temsilciliğini yapmaya başlamış. Kent üzerinde Poseidon da hak iddia edermiş; ne denli yararlı olduğunu kanıtlamak için üççatallı asası ile Akropolis tepesindeki kayayı parçalayıp onun dibinden çıkan tuzlu suyu akıtarak kentte bir kuyuda toplamış. Ama Athena, gene de kent’e en üstün yararı sağlamış; Tüm Yunanistanın en gözde ağacı zeytini orada yetiştirmiş. Buna karşılık, bir hakem konumunda olan Kekrops, kent’in sahipliğinin ona ait olduğunu ilân etmiş. Buna öfkelen Poseidon kenti felâkete sürükleyen bir sel baskını hasıl etmiş. Bazı lejandlar bu yarışmayı tanrıçanın kazanmasında, o zamanlar oy hakları olan kadınların rol oynadığını ileri sürer. Tüm erkekler Poseidon’a oy vermişler; ama nüfus dengesi bir kadın fazlalığı ile kadınların lehine imiş. Erkekler, Tanrılarının bu yarışmayı kaybetmesine çok bopzulmuş; ayrıca karşılaşılan sel felâketi de kadınların oy hakkının ellerinden alınmasına neden olmuş. Ama, bir defa kent Athena’nın egemenliğine geçmiş bulunmuş.

Atina “Akropolis”ii (“Yüksek Kent” demek)


Birçok ozan ise, Büyük Tufandan önce bu olaylar sırasında, Atina Hanedanına yol açan aileden gelen Kekrops’un yarı insan yarı canavar değil; alâlade insan olduğu kanaatindedirler. Apollodoros’a göre, Atina kent-devletini ilk kez kurup, İ.Ö. 1556-1506 yılları arasında hükümdarlık eden, halka okumayı yazmayı, ölüleri törenle gömmeyi öğreten odur. Ancak Atinanın ilk kralının kim olduğu konusu mitolojide çok karışıktır. Pausanias, ondan önce o bölgeyi, Attikayı yöneten’in Aktaios (Actaeus) olduğunu söyler; Kekrops ona damat olmuş; kızı Aglaulus’u (ya da Auglaurus- köy flütü demekmiş) almış. Aktaios’un Herse, Pandrosus ve anası ile aynı adı taşıyan (Aglaulus) adlarında üç kızı olmuş. Hephalstos’un Athena’ya tecavüze yeltenirken kazara Gaia’yı döllemesinden hasıl olduğunu anlattığımız Erikhthonios’un kapalı olduğu kutuyu (Athenanın tembihatına rağmen) açtıkları için Herse ile Aglaulus çıldırıp kendilerini Akropolis’in tepesinden aşağı atmışlar. Pausanias, Aglaulus’un Kekrops’un kızı olduğunu kabûl etmiyor Kekrops, Tarımı başlattığından söz ettiğimiz seçkin, dirayetli kral Erıkhthios’un (ya da Ovidius’un tercih ettiği isimle Pandion’un)* oğlu; Atina’nın efsanevî kralı Theseus’un büyük-büyük babası imiş. Talihsiz Prokne ve Phlomela onun kardeşleridir. Oğlu Erysikhthon ondan evvel öldüğü için yerine Kranaus geçmiş. Prokne ve Philomela’nın öyküsü ile Atina Hanedanı dizisini sürdürelim.

* İsim kargaşasına “Erikhthonios” bahsinde değinmiştik.

PROKNE (AEDON da denir) VE PHILOMELA: Bu öyküyü, gene en dokunaklı ve geniş biçimde Ovidius anlatmıştır ama (belki de kaçınılmaz olarak) o da mitolojik kördüğüm karşısında saçmalamak zorunda kalmıştır. Onun dilinden izlemek mitoloji nin kahramanlarını da Latin versiyonları ile anmayı gerektirir.

Niobe ve çocuklarının başına gelen faciaya dayanamayıp intihar eden kocası Thebai Kralı Amphion’un cenaze törenine Atina dışında tüm komşu kentler liderleri katılmışlardı. Atina Kralı Pandion’un başı, kenti denizden gelen barbar sürüsünün kuşatması ile dertte idi. Tanrılara şükür ki; Mars’ın (Ares’in) oğlu, Trakyanın yiğit kralı Tereus ordusu koşup gelerek barbarları püskürttü. Pandion da bu güçlü ve zengin cengâvere büyük kızı Prokne’yi eş olarak verdi. Tereus, babası gibi çok kıran, yıkan karakterde idi. Bu evllikden Itys (Itylos) adında bir oğulları oldu. Çocuk beş yaşına geldiğinde, o zamana kadar ailesine hasret kalmış Prokne, kocasına kardeşi Philomela’yı davet etmeleri ricasında bulundu. Tereus bunu uygun karşıladığı gibi, Atinaya giderek onu refakatine alacağını söyledi. Fakat tahmin edileceği üzere Trakyanın çapkın kralı, bir su perisi kadar güzel baldızını görür görmez aşık oldu. Kayın pederini de, tatlı sözlerle saygılı bir damat olduğuna ikna ederek kızı beraberine aldı; Gemi yolculuğu boyunca büyük bir nezaket ve saygı ile ona eşlik etti. Gemi’den inip de, mürettebat gemiyi toparlayıp, palamarlama uğraşısına girince kızı kuytu bir köşeye sürükleyip ona zorla sahip oldu. Bu tecavüze karşı koyamayan Philomela öfke ve çaresizlik içinde Tereus’a şiddetli tepki ve hırçınlık gösterdi; tehdit ve hakaretler savurdu. Adamın kılıcına sarıldığını görünce “hemen gırtlağımı kes” diye korkusuzluğunu göstermek istedi. Tereus, daha fazla etki altına almak ve susturmak için kızın dilini kesti. Sonra onu çok iyi tahkim edilmiş bir şatoya hapsedip Prokne’nin yanına gitti; Philomela’nın seyahat sırasında öldüğünü, denize bırakıldığını söyledi. Genç kardeşinin ölüm haberi karşısında yıkılan Ece derhal süslü giysilerini çıkarıp siyahlara büründü. Bir türbe yaptırttı. Kardeşinin içi boş kabrinin başında onun acı kaderine ağladı.

Tereus oğlu Itys’in kesik başı ile karşılaşıyor. Peter Paul Rubens’in panel (duralit) üzerine yağlı boya tablosu (1636-38; Madrid, Prado Müzesinde)


Hapis hayatı yaşayan, konuşamayan Philomela’nın durumu, o zamanlar iletişime yarayacak yazı da olmadığı için umutsuz görünüyordu. Fakat o dönem insanlarının, konuşmadan da meramlarını ifade eden araçlar yapacak sanat yetenekleri vardı. Kalkan, vazo, kupa üzerine anlamlı resimler yapan demirciler, çömlekçiler; yaptıkları müziğin anlamını kör insanlara bile taşıyan flütçüler, lirciler olduğu gibi, kadınlar da yaptıkları ifade gücü yüksek nakışlarla, örmelerle duygularını, düşüncelerini kolaylıkla yakınları ile paylaşabiliyorlardı. Philomela da sanatçı ruhuna güvenerek dokuma tezgâhının başına geçti. Dokuyacağı halı üzerindeki motiflerle başına gelenleri hikâye edecekdi. Çeşitli renkdeki yün ipliklerle, kendini bitap düşüren, kör edercesine titzlikle uğraştıran bir çalışma sonunda ortaya çıkan eserini yaşlı bir kadına, Kraliçeye teslim etmesini işaret dili ile anlaratak emanet etti. Hâlâ kardeşinin yasını tutmakda olan Prokne, göndereni bilinmeyen bu armağanı özenle açtı; üstündeki tasvirleri dikkatle inceledi. Bunların, kardeşinin dramını betimlediğini kolaylıkla anladı. Uzun süre göz yaşları içinde ne yapabileceğini düşündü. Halıyı getiren cadaloz aracılığı ile haberleşme dışında başka çare yoktu. Ama kadın Philomela’nın konuşamadığını söyleyince kadından kendisini gizlice onun yanına götürmesini istedi. Karşılaştıklarında biçare kız ağlamakdan başka bir şey anlatamadı. Prokne: “Ağlama!” dedi; “Tereus bunun bedelini ödeyecek”. O sıralar, üç yılda bir yapılan Bacchus festivalleri zamanı idi. Bacchus’a tapan kadınlar törenlerle alay alay geçiyorlardı. Prokne kardeşini o kadınların kıyafetine sokup yüzünü sarmaşık dalları ile örterek kalabalık arasından kaçırdı; Saltanat Arabasına bindirerek Kraliyet sarayına götürdü. Philomelanın perişan halinden çıldırmış gibi idi; kocasına nefret kusarak bunun öcünün nasıl alınabileceğini düşünüyordu. O sırada minik Itys koşa koşa odaya girip anasının dizlerine sarılmıştı. Fakat Prokne onun yüzünde nefret ettiği Teseus’u gördü. Aklını yitiren genç kadın: “Babana ne kadar benziyorsun” diyerek yanında taşıdığı hançerle onu bir darbede öldürdü. Buna karşın, hıncını alamayan Philomela da masum yavrunun gırtlağını kesti. Çocuğun küçük bedenini parçalara dilerek bir tencereye koyup kaynattılar. Pişen etlerini, gece yemeğinde Tereus’a sundular. Yemekden sonraProkne, kocasına ne yemiş olduğunu açıkladı. Bu korkunç açıklama adamın kanını dondurmuştu; uzun süre dili tutulmuş gibi kaldı. Bu fırsattan yararlanan kardeşler odadan çıktılar. Var güçleri ile koşarak uzaklaştılar. Ama Tereus kendini topladığında atlı adamlarını peşlerine düşürecek Daulis (Phokis yakınlarında antik bir kasaba) yakınlarında yakalatacaktı. Öldürülmek üzere olan kızlara tanrılar acıdılar; Prokne’yi “bülbül”, Philomela’yı “kırlangıç” haline soktular ( Sophokles, Tereus’un kocaman gagalı ile bir vahşi kuşa dönüştürüldüğünü söyler. Aristophanes’in “Kuşlar” komedisi de dahil olmak üzere, daha sonraki ozanlar bunun atmaca olduğundan söz ederler. Atinaya kadar gelen facia haberi Kral Pandion’un da intiharına sebebiyet verir. Tanrılar onu, Aristophanes’in gene “Kuşlar” komedisinde bir tip olduğu üzere “ibibik” kuşu yapmışlar. Onun yerine ”Erechtheus”un geçmiş ona da Kekrops II halef olmuş.

Gûya, (Yunanca karşılığı “aedon” olan) bülbül, aslından geldiği Prokne’nin (Aedon) hüznü ile şakır şakır ötermiş. Kırlangıç da dili kesidiği için suskun bir kuşmuş. İlk Yunan kaynakları öyküyü böyle anlatırlar ama, Ovidius’un Hyginus’un, Apollodoros’un, başda Keats olmak üzere, İngiliz romantik şairlerinin bulunduğu sonraki bir grup Philomela’yı (dili kesilemiş olmasına karşın) bülbül, Prokne’yi kırlangıç yapmışlar. Bazı metinlerde dil kesme olayı yazılmamıştır. Eustathios adındaki mitografın metninde ise kzılar konum değiştirmiş; Tereus Philomena ile evlenmiş; Prokne’ye aşık olmuş.

Philomela’nın dramı, Shakespear’in “Titus Andronicus” oyununa temel entrikasıdır. T.S.Elliot’un “Waste Land-Yitik Toprak”, Walter Raleigh’in “The Nymph’s Reply to the Sepherd-Nimfanın Çobana Yanıtı şiirlerinde bu mitten çok alıntılar vardır. Timberlake Wertenbaker bu mit üzerine “The Love pf the Nightingale-Bülbülün Aşkı”isimli bir oyun ve Richard Mills’in aynı isimli operası için libretto yazmıştır. İngiliz ozanı Mattthew Arnold “Philomela” şiirinde haykıran bir bülbüle bu mitten alıntılar yaptırır.

Görsel sanatlarda, bu mitle ilgili en kayda değer eser, Flaman ressamı Peter Paul Rubens’in Madrid, Prado müzesinde sergilenen tablosudur.

 

Yayın Tarihi : 27 Aralık 2007 Perşembe 21:59:44
Güncelleme :27 Aralık 2007 Perşembe 22:11:03


Bu haber hakkında yorum yazmak ister misiniz?