4
Şubat
2026
Çarşamba
ANASAYFA

Orta Doğuda En Büyük Kültür Kaynaşması - 3

Bizanslılar*, iki başarısız girişimden sonra, nihayet, 961'de Arap korsanların üssü Girit'i geri aldı. İmparator Nikeforus Fokas, İtalyan Büyük

Elçisi Liutprand'a "Artık deniz yolculuğunda bir zorlukla karşılaşmıyacaksınız, Ekselansları; benim yiğit denizcilerim size bu güvenceyi verecektir" diyordu. Bir yandan da, Araplarla olan ekonomik ilişkiler, salt, aralarındaki ticaretin direkt yararı bakımından değil, İmparatorluğun Batı Avrupa ile olan uluslar arası ilişkilerindeki prestiji ve Doğu ile Batı arasındaki konumu açısından da son derece önemli idi. Haçlı

seferleri döneminden önce Müslüman Doğu ile Avrupa arasındaki tecimde çoğunlukla aracılık eden Bizans'ın bu aracılıkdan muazzam komisyon kazancı oluyordu. Ancak, sonradan Haçlılar Avrupa ile Doğu arasında direkt tecimsel ilişkiler kurdular. Haçlı seferlerinin katılımcıları silâhlı tarikatlar, özellikle Tapınak Şövalyeleri, Kudüs'e kadar giden savaş yolları üzerinde, seferlerin finansmanı için, İtalyan bankacıları ile de el birliği içinde mükemmel bir kredi kurumları ağı ve ikmâl istasyonları sistemi tesis ederek ekonomi ve ticaret etkinliğini canlı tutmuşlardır; sonuç olarak, Bizansın ekonomik gönencinin ışığı sönmüş, ekonomik etkinliğin önderliği, başda Venedik ve Cenova olmak üzere İtalyan kentleri Dükalıklarına geçmişti.

Salt, Bizansla olan kültürel ilişkilere göz atmak, başka halkların katkısını ihmâl etmek Arap Devletinin ediniği entelektüel kazanımı açıklamada yetersiz bırakacaktır. İktidarın Emevîlerden Abbasîlere ve İslâmın başkentinin de Şam'dan Bağdat'a geçtiği sekizinci yüzyıl ortasından başlayarak, İranlılar Halifeliğin kültürel yaşamının gelişmesinde baskın bir rôl oynadılar. O arada Arâmîler de Araplara Helenistik kültürün hazinelerini açtılar. Özetle,Araplar kültürel düzeylerinin artmasını dış ilişkilere ve yabancı gereçlere borçludurlar. Alman Doğubilimcisi Ed. Sachau'un ifadesiyle "Yunan, İran, Hint; Arap zihninin kısırlığını gidermede ortaklık yapmışlardır".

Haçlı seferleri öncesi Orta Çağlarda üç evrensel kültür merkezi vardı; bunlardan biri Hıristiyanlığa, ikisi İslâm'a aitti: İstanbul Boğazı üzerinde Konstantinopolis ve Müslüman dünyanın iki ayrı ucunda Bağdat ve Kurtuba (Cordoba). 'Helenistik kültürün mücevheri', 'Tanrının korumasındaki' Konstantinopolis Orta Çağlar dünyasının en zengin ve en parlak kenti idi.
Sekizinci asrın ortasında, sanki bir büyücü değneğinin tılsımı ile yeniden hayat bulan Bağdat, İstanbul'un hemen ardından, fakat geri kalan tüm kentlere açık ara farkla ikinci geliyordu. Abbasî Sarayı, bilim, sanat ve irfanın gerçek bir cennet bahçesi olmuştu. Onuncu asırda, İspanyada, Batı Avrupanın en uygar kenti olarak Dünyanın gıpta ve hayranlığını çeken Kurtuba'da 70 kitaplığı ve 900 halk hamamı vardı.

Arapların Mısır ve Suriyeyi fethinden sonra, Helenistik kültür Bizans'ın da Halifeliğin de ortak malları olmuş gibi idi. Suriyedeki manastırlarda, kendi hâllerinde yaşayan keşişler, salt dinî metinleri değil, laik edebiyat parçalarını da bıkıp usanmadan tercüme ediyorlardı. Yerel dillere çevrilenler arasında Aristoteles onur konumunu işgâl ederek Hippokrates ve Galen'in geliyordu. Bizans Hükûmetinin takibatına maruz kalarak 431'de Üçüncü Ekümenik Konsil'de kâfir ilân edilen Nesturîler, (Sasanîler yönetimindeki) İran'a sığınmış, beraberlerinde de Yunan kültür ve edebiyatını taşımışlardı. Abbasîler yönetiminde pek çok bilgin, mevcut Yunanca metinlerin çevirisi ve el yazması başka bilimsel eserlerin olup olmadığının araştırılması faaliyetine girişmişlerdi. Felsefî, matematik ve tıbbî eserlerin çevirisine özel bir ağırlık veriliyordu.

Sekizinci asırda, Bizansda Ikonoklazm hareket kesin bir egemenlik kazanınca, ikonaların kutsallığına inanan Şamlı Yohanna, Halifeliğin himayesinde düşüncelerini özgürce anlatıyordu. Halife II.Yezid'in dostça geçindiği İmparator Leo III.'nin (717-41), Hıristiyan tebaasının devam ettiği kiliselerde bütün resim ve suretlerin tahribi emrini vermesine karşın, bu bilgin'in edebî faaliyeti asla engellenmedi. Şamlı Yohanna, dogma, polemik, tarih, felsefe, belâgat, şiir üzerine sayısız yazıları arasında, "Kutsal İmgeleri Küçük Görenlere Karşı" adında üç bölümlük bir dizi inceleme eserini de Halifeliğin yarattığı engin özgürlük ortamında kaleme almış; bu eser, Bizanslı "İkona" savunucularının en güçlü silâhı olmuştur. Bizansda ise, "dinî hoşgörü" kavramının anlamı bile bilinmiyordu. Hıristiyanlığı İmparatorluk din'i olarak ilân eden Büyük Konstantinus'dan itibaren dinsel baskı ve zorlamaların çok iç karartıcı örnekleri gözlemlendi. Din üzerinde, sapma olarak görülen her hangi bir yorum, kurulan rasyonalist düşünce toplulukları, tarikatler derhal yasa dışı ilân edilir; düşünce özgürlüğü kullanmaya kalkanların hayatı kayardı. Doğal olarak bu hoşgörüsüzlük politikası, yobazca davranış siyasal komplikasyonlara ve toprak kayıplarına da neden oluyordu (sonuçda her yobaz yönetimin başına geldiği gibi siyasal egemenlik de yıkılmış, Bizans yokolmuştur). Ancak, Bizans'ın tavrı İslâma karşı farklı idi. İkonoklast uygulamalarından söz ettiğimiz İmparator Leo III.'e bile, İstanbulda bir cami inşasına müsaade ettiği için "Sarasen Yardakçısı" diyecek kadar İslâma karşı saldırgan tavırlı bazı Bizans kaynaklarından da, İmparatorluğun bu farklı politikası anlaşılmaktadır. Bu anlayışda olanların, 754'de İkonoklazm hakkında düzenlenen konsil'de Şamlı Yohanna'ya karşı ithamlarından biri de, onun Müslümanlığa kaydığı iddiası olmuş, eski İmparatorun buna müdahale etmemesi eleştirilmiştir. Bu arada, Bizans tarihçisi Vasiliev'in İstanbulda inşasına müsaade edildiğine işaret ettiği, bizlerin de Galata Arap Camii olarak bildiğimiz yapının kökeninin tartışmalı olduğunu belirtelim; Sanat Tarihi Profesörü Selâmi Eyice hocamızın da belirttiği üzere, Dominiken rahiplerinin Latin kilisesi olarak inşa ettiği (ya da dönüştürdüğü) dörtgen planlı, gotik bina, İstanbul'un Türklerce fethinden sonra 1475'de camiye dönüştürülmüş, çan kulesi minare yapılmış, 1492'de İspanyadan kovularak gelen Yahudilerden Arap asıllı olanlar bu yöreye isân edildikleri için cami'ye "Arap Camii" adı verilmiş. 

1913'de tamiratı sırasında bulunan kitabeli, armalı bir Cenova mezarı Arkeoloji Müzesine taşınmıştır. Ancak daha evveliyatı karanlıkda kalan bu ibadethanenin Sekizinci Asırda İstanbul surlarına kadar gelen Müslümanlar tarafından, bir anlaşmaya dayanarak inşa edilip, kentteki Müslüman koloniye tahsis edilmiş olduğundan söz edilen cami midir; profesyonel tarihçi olmadığım için, araştırma yapamadım.

1009'da Mısır'ın (Filisin'e de egemen olan), akıl sağlığı bozuk Fatımî Halifesi El Hakîm Kudüsdeki Kutsal Gömüt Kilisesinin yıkılmasını emretmişti.

1020'deki ölümünden sonra Hıristiyanlığa karşı hoşgörü yeniden hayat buldu.
Halefi "El Zahir" 1027'de İmparator Konstantinus VIII'le, iki iktidar arasında din konusundaki olumlu anlayışın göstergesi olan bir andlaşma yapmıştır. Bu andlaşmaya göre: Bizans dominyonlarındaki her camide bir müezzin olacak, Fatimî Halifesi adına hutbe verilebilecek; Kudüsdeki Kutsal Gömüt Kilisesinin yıkılmasına mukabele olarak tahrip edilmiş olan İstanbul Camiinin restorasyonuna izin verilecek; bunun karşılığında, El Zahir, Kudüsdeki kilisenin yeniden inşasına müsaade edecekti.

Bizanslılar seyahate fazla düşkün değillerdi; bu bakımdan Bağdat, Antakya Kudüs, Kurtuba ve Arap hakimiyetindeki bir çok diyar hakkında, Bizanslı ziyaretçilerin seyahatnamelerini bulamıyoruz. Haçlı seferleri öncesi İstanbulu ya da İmparatorluğun başka yerlerini gezmiş Müslüman gezgin de azdır. İstanbul hakkında bilgi veren, bildiğimiz en eski Müslüman gezgin Arap, Harun ibn Yahya'dır. Onun da hangi tarihde İstanbulda bulunduğu tam bilinmiyor (867-86 yılları arasında hüküm sürmüş İmparator Basil I. ya da
912-13 arası tahtı işgâl eden Aleksandros zamanı olabilir). O da merak sonucu turist olarak ya da ticaret amacı ile gelmemiş, Küçük Asyanın bilinmeyen bir yöresinde yakalanıp esir olarak Başkent'e getirilmiştir. 

Fakat, İstanbul ve İmparatorluğun başka yöreleri hakkındaki anıları çok ilginçtir ve tarihçiler için çok değerlidir. Başkent surlarını, Hipodrom'u, İmparatorluk sarayını (ki burada gördüğü bir org'dan çok etkilendiğini anlatıyor), İmparatorun Büyük Kiliseye (Aya Sofya'ya) giderkenki gösterişli geçit resmini, Justinianus'un heykelini, bir su kemerini (Valentinius - Bozdoğan Kemeri olmalı), kent etrafındaki bazı manastırları v.b. oldukça ayrıntılı betimlemektedir. İstanbuldan Roma'ya giderken yol üzerinde bir başka önemli kent Selânik'e de uğramıştır. İstanbulun topografyası (arazi yapısı, haritası) ile Saray ve Kilise törenleri hakkında da tarihçiler için değerli malzeme bırakmıştır. X. yüzyılda İstanbulu ziyaret eden başka bir Müslüman, ünlü coğrafyacı ve tarihçi Masudîdir. Zamanının büyük bölümünü gezmeye ayıran bu bilgin Hıristiyan "Rum" krallarının başkent'ini çok merak ederek, Makedonya sülâlesinin parlak döneminde orayı ziyaret etmiş, özet bir bilgi derlemiştir. Burada "Antik Yunan ve Bizansın ilk dönemlerinde, kültürel ve bilimsel etkinlikde gelişmeyi önleyecek bir hız kesme kaydedilmemiştir." görüşündedir.

* Orta Çağlardaki Roma İmparatorluğu için kullanılan "Bizans" adı, değerli Tarih Profesörü İlber Ortaylının işaret ettiği gibi yerinde olmayıp XVI. Yüzyılın Alman tarihçisi Hieronimus Wolf'un, belki de İstanbulun Türkler tarafından zaptını hazmedemeyip, Büyük Roma İmparatorluğunun bir parçası değil de ilk kuruluşunun Helenistik kökenli bir yerleşim olduğunu vurgulama gayreti ile Tarih öğretimine soktuğu bir isimdir. Bizantion'a, Roma İmparatoru Konstantin kendi ismini verdiği tarihden H.Wolf'un bu icadına kadar "Bizans" adı hiç kullanılmamıştır. Ne var ki; artık, Dünyanın her yerinde Tarih terminolojisine giren bu adı kullanmak durumundayız.
İstanbulun şimdiki etnik yapısı karşısında bundan çekinilecek bir şey de yok.

Tapınak Şövalyeleri (Les Chevaliers de Templier) : Haçlı seferleri sırasında, Filistinde güvenliği sağlama amacı ile 1119 tarihinde Kudüsde, Frank şövalyesi Hugues de Payns'in birkaç arkadaşı ile birlikde kurduğu bir tarikat. Fanatik savaşçılar olan bu tarikat mensupları, kendileri gibi Haçlı seferlerine katılmış pek çok tarikat içinde, seferlerin ikmâlini sağlayan sistemler kurmadaki becerileri ile temayüz etmişlerdi. Ticarî becerileri cümlesinden muhasebede "muzaf sistem - iki taraflı kayıt" usûlünü de icat etmişlerdir. Zamanla, denetim dışı kalan tüm özel din örgütlenmeleri gibi yozlaştılar, erdemlerini kaybettiler. Fransa kralı Philippe IV. (Güzel
Filip) zamanında ard arda takibata ve işkenceler uğradılar. Son olarak 1314'de yakılarak ortadan kaldırıldılar. Malları "Hospitalier Tarikatı"na bırakıldı.

Ekümenik (Fr. ecuménique, Yun. oicumenicos, Lat. oecumenicus) : Evrensel. İstanbula bağlı olan piskaposların, İstanbulu tüm (Ortodoks) Hıristiyanlığın merkezi kabûl ederek, kendilerine verdikleri unvan. Halife ünvannı kaldırmış Laik Türkiyede böyle bir dinî merkez kabûl edilmediğinden, Ortodoks Fener Kilisesinin evrenselliği de düşünülemiyeceğinden, bu kilisenin işlevine (Fatih Kaymakamlığının idarî denetimi altında) yerel bir din hizmeti olarak bakılıyor. Hıristiyanların böyle bir evrensellik hevesi var; Vatikan hukuken de Katolik Hıristiyanların merkezi; Protestanlar da, tü Hıristiyan kiliselerinin birleşmesi emeli ile 23.VIII.1948'de Amsterdam'da "Kiliseler Evrensel Kurulu" adı altında bir toplantı düzenlemişlerdi. 

(etimolojisi : "oikomene = iskân edilmiş dünya, "oikos" = ev, "oikein" = evde oturmak, yerleşik olmak, ikamet etmek, "oikeo" = ikamet ediyorum)

İkonoklazm : Put kırıcılık. "İkona" = Doğu kiliselerinde, (Batıdaki
duvar freskleri yerine) tahta pano üzerine yapılan her tür dinî resim.
"İkonoklast" = put düşmanı, put kıran; sekizinci asırda ikonlara tapınmayı yasaklayan, putperestlik kâbul eden öğreti. VIII. Ve IX. asırlarda "İkonoklazm" İmparatorluk politikası olmuştur.

Rum : Araplar "Romalı" anlamına kullanılardı. Müslüman yazarlar (Türkiyede de olduğu üzere) Bizanslı Yunanlılara "Rum" dedikleri gibi "Anadolu"yu da "Diyar-ı Rum" ya da kısaca "Rum" diye anarlardı.

Makedonya Sülâlesi : Makedonya soyundan Trakyalı Balileios I. Makedon'un 867'de Bizansda kurduğu hanedan. Bu hanedan 1056'ya kadar tahtı elinde tutmuştur. 

aki ticaretin direkt yararı bakımından değil, İmparatorluğun Batı Avrupa ile olan uluslar arası ilişkilerindeki prestiji ve Doğu ile Batı arasındaki konumu açısından da son derece önemli idi. Haçlı seferleri döneminden önce Müslüman Doğu ile Avrupa arasındaki tecimde çoğunlukla aracılık eden Bizans'ın bu aracılıkdan muazzam komisyon kazancı oluyordu. Ancak, sonradan Haçlılar Avrupa ile Doğu arasında direkt tecimsel ilişkiler kurdular. Haçlı seferlerinin katılımcıları silâhlı tarikatlar, özellikle Tapınak Şövalyeleri, Kudüs'e kadar giden savaş yolları üzerinde, seferlerin finansmanı için, İtalyan bankacıları ile de el birliği içinde mükemmel bir kredi kurumları ağı ve ikmâl istasyonları sistemi tesis ederek ekonomi ve ticaret etkinliğini canlı tutmuşlardır; sonuç olarak, Bizansın ekonomik gönencinin ışığı sönmüş, ekonomik etkinliğin önderliği, başda Venedik ve Cenova olmak üzere İtalyan kentleri Dükalıklarına geçmişti.

Salt, Bizansla olan kültürel ilişkilere göz atmak, başka halkların katkısını ihmâl etmek Arap Devletinin ediniği entelektüel kazanımı açıklamada yetersiz bırakacaktır. İktidarın Emevîlerden Abbasîlere ve İslâmın başkentinin de Şam'dan Bağdat'a geçtiği sekizinci yüzyıl ortasından başlayarak, İranlılar Halifeliğin kültürel yaşamının gelişmesinde baskın bir rôl oynadılar. O arada Arâmîler de Araplara Helenistik kültürün hazinelerini açtılar. Özetle, Araplar kültürel düzeylerinin artmasını dış ilişkilere ve yabancı gereçlere borçludurlar. Alman Doğubilimcisi Ed. Sachau'un ifadesiyle "Yunan, İran, Hint; Arap zihninin kısırlığını gidermede ortaklık yapmışlardır".

Haçlı seferleri öncesi Orta Çağlarda üç evrensel kültür merkezi vardı; bunlardan biri Hıristiyanlığa, ikisi İslâm'a aitti: İstanbul Boğazı üzerinde Konstantinopolis ve Müslüman dünyanın iki ayrı ucunda Bağdat ve Kurtuba (Cordoba). 'Helenistik kültürün mücevheri', 'Tanrının korumasındaki' Konstantinopolis Orta Çağlar dünyasının en zengin ve en parlak kenti idi. 

Sekizinci asrın ortasında, sanki bir büyücü değneğinin tılsımı ile yeniden hayat bulan Bağdat, İstanbul'un hemen ardından, fakat geri kalan tüm kentlere açık ara farkla ikinci geliyordu. Abbasî Sarayı, bilim, sanat ve irfanın gerçek bir cennet bahçesi olmuştu. Onuncu asırda, İspanyada, Batı Avrupanın en uygar kenti olarak Dünyanın gıpta ve hayranlığını çeken Kurtuba'da 70 kitaplığı ve 900 halk hamamı vardı.

Arapların Mısır ve Suriyeyi fethinden sonra, Helenistik kültür Bizans'ın da Halifeliğin de ortak malları olmuş gibi idi. Suriyedeki manastırlarda, kendi hâllerinde yaşayan keşişler, salt dinî metinleri değil, laik edebiyat parçalarını da bıkıp usanmadan tercüme ediyorlardı. Yerel dillere çevrilenler arasında Aristoteles onur konumunu işgâl ederek Hippokrates ve Galen'in geliyordu. Bizans Hükûmetinin takibatına maruz kalarak 431'de Üçüncü Ekümenik Konsil'de kâfir ilân edilen Nesturîler, (Sasanîler yönetimindeki) İran'a sığınmış, beraberlerinde de Yunan kültür ve edebiyatını taşımışlardı. Abbasîler yönetiminde pek çok bilgin, mevcut Yunanca metinlerin çevirisi ve el yazması başka bilimsel eserlerin olup olmadığının araştırılması faaliyetine girişmişlerdi. Felsefî, matematik ve tıbbî eserlerin çevirisine özel bir ağırlık veriliyordu.

Sekizinci asırda, Bizansda Ikonoklazm hareket kesin bir egemenlik kazanınca, ikonaların kutsallığına inanan Şamlı Yohanna, Halifeliğin himayesinde düşüncelerini özgürce anlatıyordu. Halife II.Yezid'in dostça geçindiği İmparator Leo III.'nin (717-41), Hıristiyan tebaasının devam ettiği kiliselerde bütün resim ve suretlerin tahribi emrini vermesine karşın, bu bilgin'in edebî faaliyeti asla engellenmedi. Şamlı Yohanna, dogma, polemik, tarih, felsefe, belâgat, şiir üzerine sayısız yazıları arasında, "Kutsal İmgeleri Küçük Görenlere Karşı" adında üç bölümlük bir dizi inceleme eserini de Halifeliğin yarattığı engin özgürlük ortamında kaleme almış; bu eser, Bizanslı "İkona" savunucularının en güçlü silâhı olmuştur. Bizansda ise, "dinî hoşgörü" kavramının anlamı bile bilinmiyordu. Hıristiyanlığı İmparatorluk din'i olarak ilân eden Büyük Konstantinus'dan itibaren dinsel baskı ve zorlamaların çok iç karartıcı örnekleri gözlemlendi. Din üzerinde, sapma olarak görülen her hangi bir yorum, kurulan rasyonalist düşünce toplulukları, tarikatler derhal yasa dışı ilân edilir; düşünce özgürlüğü kullanmaya kalkanların hayatı kayardı. Doğal olarak bu hoşgörüsüzlük politikası, yobazca davranış siyasal komplikasyonlara ve toprak kayıplarına da neden oluyordu (sonuçda her yobaz yönetimin başına geldiği gibi siyasal egemenlik de yıkılmış, Bizans yokolmuştur). Ancak, Bizans'ın tavrı İslâma karşı farklı idi. İkonoklast uygulamalarından söz ettiğimiz İmparator Leo III.'e bile, İstanbulda bir cami inşasına müsaade ettiği için "Sarasen Yardakçısı" diyecek kadar İslâma karşı saldırgan tavırlı bazı Bizans kaynaklarından da, İmparatorluğun bu farklı politikası anlaşılmaktadır. 

Bu anlayışda olanların, 754'de İkonoklazm hakkında düzenlenen konsil'de Şamlı Yohanna'ya karşı ithamlarından biri de, onun Müslümanlığa kaydığı iddiası olmuş, eski İmparatorun buna müdahale etmemesi eleştirilmiştir. Bu arada, Bizans tarihçisi Vasiliev'in İstanbulda inşasına müsaade edildiğine işaret ettiği, bizlerin de Galata Arap Camii olarak bildiğimiz yapının kökeninin tartışmalı olduğunu belirtelim; Sanat Tarihi Profesörü Selâmi Eyice hocamızın da belirttiği üzere, Dominiken rahiplerinin Latin kilisesi olarak inşa ettiği (ya da dönüştürdüğü) dörtgen planlı, gotik bina, İstanbul'un Türklerce fethinden sonra 1475'de camiye dönüştürülmüş, çan kulesi minare yapılmış, 1492'de İspanyadan kovularak gelen Yahudilerden Arap asıllı olanlar bu yöreye isân edildikleri için cami'ye "Arap Camii" adı verilmiş. 

1913'de tamiratı sırasında bulunan kitabeli, armalı bir Cenova mezarı Arkeoloji Müzesine taşınmıştır. Ancak daha evveliyatı karanlıkda kalan bu ibadethanenin Sekizinci Asırda İstanbul surlarına kadar gelen Müslümanlar tarafından, bir anlaşmaya dayanarak inşa edilip, kentteki Müslüman koloniye tahsis edilmiş olduğundan söz edilen cami midir; profesyonel tarihçi olmadığım için, araştırma yapamadım.

1009'da Mısır'ın (Filisin'e de egemen olan), akıl sağlığı bozuk Fatımî Halifesi El Hakîm Kudüsdeki Kutsal Gömüt Kilisesinin yıkılmasını emretmişti. 1020'deki ölümünden sonra Hıristiyanlığa karşı hoşgörü yeniden hayat buldu.
Halefi "El Zahir" 1027'de İmparator Konstantinus VIII'le, iki iktidar arasında din konusundaki olumlu anlayışın göstergesi olan bir andlaşma yapmıştır. Bu andlaşmaya göre: Bizans dominyonlarındaki her camide bir müezzin olacak, Fatimî Halifesi adına hutbe verilebilecek; Kudüsdeki Kutsal Gömüt Kilisesinin yıkılmasına mukabele olarak tahrip edilmiş olan İstanbul Camiinin restorasyonuna izin verilecek; bunun karşılığında, El Zahir, Kudüsdeki kilisenin yeniden inşasına müsaade edecekti.

Bizanslılar seyahate fazla düşkün değillerdi; bu bakımdan Bağdat, Antakya Kudüs, Kurtuba ve Arap hakimiyetindeki bir çok diyar hakkında, Bizanslı ziyaretçilerin seyahatnamelerini bulamıyoruz. Haçlı seferleri öncesi İstanbulu ya da İmparatorluğun başka yerlerini gezmiş Müslüman gezgin de azdır. İstanbul hakkında bilgi veren, bildiğimiz en eski Müslüman gezgin Arap, Harun ibn Yahya'dır. Onun da hangi tarihde İstanbulda bulunduğu tam bilinmiyor (867-86 yılları arasında hüküm sürmüş İmparator Basil I. ya da
912-13 arası tahtı işgâl eden Aleksandros zamanı olabilir). O da merak sonucu turist olarak ya da ticaret amacı ile gelmemiş, Küçük Asyanın bilinmeyen bir yöresinde yakalanıp esir olarak Başkent'e getirilmiştir. 

Fakat, İstanbul ve İmparatorluğun başka yöreleri hakkındaki anıları çok ilginçtir ve tarihçiler için çok değerlidir. Başkent surlarını, Hipodrom'u, İmparatorluk sarayını (ki burada gördüğü bir org'dan çok etkilendiğini anlatıyor), İmparatorun Büyük Kiliseye (Aya Sofya'ya) giderkenki gösterişli geçit resmini, Justinianus'un heykelini, bir su kemerini (Valentinius - Bozdoğan Kemeri olmalı), kent etrafındaki bazı manastırları v.b. oldukça ayrıntılı betimlemektedir. İstanbuldan Roma'ya giderken yol üzerinde bir başka önemli kent Selânik'e de uğramıştır. İstanbulun topografyası (arazi yapısı, haritası) ile Saray ve Kilise törenleri hakkında da tarihçiler için değerli malzeme bırakmıştır. X. yüzyılda İstanbulu ziyaret eden başka bir Müslüman, ünlü coğrafyacı ve tarihçi Masudîdir. Zamanının büyük bölümünü gezmeye ayıran bu bilgin Hıristiyan "Rum" krallarının başkent'ini çok merak ederek, Makedonya sülâlesinin parlak döneminde orayı ziyaret etmiş, özet bir bilgi derlemiştir. Burada "Antik Yunan ve Bizansın ilk dönemlerinde, kültürel ve bilimsel etkinlikde gelişmeyi önleyecek bir hız kesme kaydedilmemiştir." görüşündedir.

* Orta Çağlardaki Roma İmparatorluğu için kullanılan "Bizans" adı, değerli Tarih Profesörü İlber Ortaylının işaret ettiği gibi yerinde olmayıp XVI. Yüzyılın Alman tarihçisi Hieronimus Wolf'un, belki de İstanbulun Türkler tarafından zaptını hazmedemeyip, Büyük Roma İmparatorluğunun bir parçası değil de ilk kuruluşunun Helenistik kökenli bir yerleşim olduğunu vurgulama gayreti ile Tarih öğretimine soktuğu bir isimdir. Bizantion'a, Roma İmparatoru Konstantin kendi ismini verdiği tarihden H.Wolf'un bu icadına kadar "Bizans" adı hiç kullanılmamıştır. Ne var ki; artık, Dünyanın her yerinde Tarih terminolojisine giren bu adı kullanmak durumundayız.
İstanbulun şimdiki etnik yapısı karşısında bundan çekinilecek bir şey de yok.

Tapınak Şövalyeleri (Les Chevaliers de Templier) : Haçlı seferleri sırasında, Filistinde güvenliği sağlama amacı ile 1119 tarihinde Kudüsde, Frank şövalyesi Hugues de Payns'in birkaç arkadaşı ile birlikde kurduğu bir tarikat. Fanatik savaşçılar olan bu tarikat mensupları, kendileri gibi Haçlı

seferlerine katılmış pek çok tarikat içinde, seferlerin ikmâlini sağlayan sistemler kurmadaki becerileri ile temayüz etmişlerdi. Ticarî becerileri cümlesinden muhasebede "muzaf sistem - iki taraflı kayıt" usûlünü de icat etmişlerdir. Zamanla, denetim dışı kalan tüm özel din örgütlenmeleri gibi yozlaştılar, erdemlerini kaybettiler. Fransa kralı Philippe IV. (Güzel ilip) zamanında ard arda takibata ve işkenceler uğradılar. Son olarak 1314'de yakılarak ortadan kaldırıldılar. Malları "Hospitalier Tarikatı"na bırakıldı.

Ekümenik (Fr. ecuménique, Yun. oicumenicos, Lat. oecumenicus) : Evrensel. İstanbula bağlı olan piskaposların, İstanbulu tüm (Ortodoks) Hıristiyanlığın merkezi kabûl ederek, kendilerine verdikleri unvan. Halife ünvannı kaldırmış Laik Türkiyede böyle bir dinî merkez kabûl edilmediğinden, Ortodoks Fener Kilisesinin evrenselliği de düşünülemiyeceğinden, bu kilisenin işlevine (Fatih Kaymakamlığının idarî denetimi altında) yerel bir din hizmeti olarak bakılıyor. Hıristiyanların böyle bir evrensellik hevesi var; Vatikan hukuken de Katolik Hıristiyanların merkezi; Protestanlar da, tü Hıristiyan kiliselerinin birleşmesi emeli ile 23.VIII.1948'de Amsterdam'da "Kiliseler Evrensel Kurulu" adı altında bir toplantı düzenlemişlerdi. (etimolojisi : "oikomene = iskân edilmiş dünya, "oikos" = ev, "oikein" = evde oturmak, yerleşik olmak, ikamet etmek, "oikeo" = ikamet ediyorum)
İkonoklazm : Put kırıcılık. "İkona" = Doğu kiliselerinde, (Batıdaki
duvar freskleri yerine) tahta pano üzerine yapılan her tür dinî resim.
"İkonoklast" = put düşmanı, put kıran; sekizinci asırda ikonlara tapınmayı yasaklayan, putperestlik kâbul eden öğreti. VIII. Ve IX. asırlarda "İkonoklazm" İmparatorluk politikası olmuştur.

Rum : Araplar "Romalı" anlamına kullanılardı. Müslüman yazarlar (Türkiyede de olduğu üzere) Bizanslı Yunanlılara "Rum" dedikleri gibi "Anadolu"yu da "Diyar-ı Rum" ya da kısaca "Rum" diye anarlardı.

Makedonya Sülâlesi : Makedonya soyundan Trakyalı Balileios I. Makedon'un 867'de Bizansda kurduğu hanedan. Bu hanedan 1056'ya kadar tahtı elinde tutmuştur.
Yayın Tarihi : 8 Ağustos 2006 Salı 17:21:56


Bu haber hakkında yorum yazmak ister misiniz?