4
Şubat
2026
Çarşamba
ANASAYFA

Orta Doğuda En Büyük Uygarlıklar Kaynaşması - 5

Bizans, İslâm'a karşı Batı Avrupanın seferlerine gönülsüz katılımı karşılığında bir de ağır bedeller ödemek zorunda bırakılıyordu. 1204'de Haçlılar Konstantinopolisi ele geçirmiş, yağmalamışlar ve üzerinde Latin İmparatorluğu kurmuşlardı. 1261'de Paleologlar başkenti geri almışlardı ama Selçuk Türkleri karşısında yitirdikleri toprakları istirdat etmek üzere teşebbüse geçmek için henüz daha çok zayıftılar. Gibbons "The Foundation of the Otoman Empire - Osmanlı İmparatorluğunun Kuruluşu" eserinde: "Onçüncü yüzyılın ikinci yarısında Küçük Asyada egemen unsurun kim olacağı henüz belirlenmemişti; acaba, İlhanlı hanı Hülâgû'nun Bağdatı zaptedip Abbasî Halifeliğini devirmesinden sonra Anadoluyu silindir gibi ezen Mogollara karşı Konya Sultanlığı tarihine yakışan güçlü bir liderle ayağa kalkacak mı idi; yoksa Bizans temellerini yeniden güçlendirip Asya bağlantılarını tazeleyerek Helenizm'in yeniden doğuşunu gösterebilecek mi idi?" sorusu ile bu bahse girer ve "Ne var ki, Mogollar da Haçlılar da bu bölgeyi yakıp yıkma misyonlarını çok iyi başarmışlardı. Latinler İstanbul'da, Mogollar İran ve Mezopotamyada, Arap Müslüman ve Yunan Hıristiyan geleneklerinin yeniden bellerini doğrultma mecalini bölge halklarında bırakmamışlardı" der.

1261-1453 arası bu son dönem Bölgenin sabık egemenleri için umutsuz bir siyasal mücadele oldu ve Anadoludaki Türk unsurlar bakımından fetret devri olarak cereyan eden bir süreden sonra artık İslâmı tek başına temsil etme yeteneği giderek belirginleşen Osmanlı Türkleri karşısında kuvvet dengesini iyice yitiren Bizans can çekişme sürecine girdi.

Haçlılar döneminden İmparatorluğun düşmesine kadarki zaman içinde, doğal olarak, Bizansla İslâm arasında kültürel ilişkiler hemen hiç kalmadı. 

Ticaret de uzun süre kesintiye uğradı; daha sonra başlatılan ticarî ilişkiler de örgütlü, düzenli ve sürekli olmakdan çok uzak kaldı. İslam'ın kültürel zenginliği acınacak ölçüde erozyona uğradı. Haçlı seferlerinin yarattığı yıkım yanında, Haçlılardan yenen ilk darbe sonucu yönetici zümrede ve din adamlarında bilim, felsefe ve sanata karşı doğan kuşku ve dış tehlikenin, toplumda insanların kendilerini kültür etkinliklerine vermesinden doğduğu sanısı filozof ve sanatçılara karşı tecavüzlere yol açtı. 1258'den sonra gelen Mogol felâketi ise İslâmın kültür kaynaklarını tümden kuruttu. O zamanki fütuhatçı Mogollar sadece kitap, kitaplık yakmakla kalmıyor, bilim ve sanat adamlarını da öldürerek toplumun entelektüel belleğini yok ediyorlardı. Hattâ, kendileri devamlı seyyar çadırlarda yaşadıklarından tüm evlere, binalara düşmandılar; toprağın bereketini engellediği iddiası ile binaları yakıp yıkıyorlardı. Selçuklular da, Osmanlılar da, gerçek bir kültürel devinime ivme verecek bir girişime hazırlanamadılar. Bu konuda kendileri gibi kolu kanadı kırılmış bir Doğu Hıristiyan İmparatorluğu ile işbirliği içine giremiyorlardı.

Bu dönem içinde, İstanbulu'u ziyaret eden dört Arap gezgini, kentin hâlini anlatan yazılar bırakmışlardır. Bunlardan ikisi, kent'e onikinci asırda, Komnenuslar hanedanının parlak yönetimi sıralarında gelmişti. Hassan Ali el Haravvî "Hacılar için Rehber" kitapçığında başkentin önemli anıtları hakkında özet bilgi verir ve İslâmî anıtlar hakkında ise özellikle ayrıntıya girer ve Bizans'ın din konusundaki hoşgörüsünü vurgular. Kent sınırları dışında Muhammed'in sahabesinden birisinin mezarı bulunduğundan bahseder (Eyüb Sultan Hz. Camii ve türbesi olmalı). Abdül Melik'in oğlu Mesleme'nın inşa ettirdiği büyük bir camii gördüğünü; Ebu Talib'in oğlu Ali'nin oğlu Kerbelâ şehidi Hüseyin'in torunlarından birinin türbesine rastladığını söyler*. Bu naklettiklerinin sonunda, "Konstantinopolis'in, daha önce tariflere dayanarak tasavvur ettiğinin çok üzerinde büyüklükde bir kent olduğuna tanıklık ettiğini itiraf eder. "Tanrımın, yüceliği ve keremi ile bunu İslâmın başkenti yapacağına bütün kâlbimle inandım" değerlendirmesini yapar. 

Ve bu temennisi 1453'de gerçekleşecektir. Onikinci asrın İstanbulu ziyaret eden bir başka Arap gezgini Kuzey Afrikanın Septe kentinde doğma ünlü coğrafyacı İdrisî'dir. Paleologlar zamanında da iki Arap gezgini İstanbulu gezip tanıtımını yapmıştır. Ondördüncü yüzyılın başında Arap coğrafyacı Ebulfeda, bu başkentte, artık çöküşün emarelerini gözlemlemektedir; "kentin varlığı, ekili, dikili tarla ve bahçeler yanında harabe hâline gelmiş evlerden ibaretti" der.

Ondördüncü asrın ilk yarısında yaşamış ve İdrisî gibi Kuzey Afrikalı İbn Batuta (Tanca 1304 doğumlu - öl. 1369 ?) Konstantinopolis'i gezerek son derece canlı ve berrak bir tanıtımnı yapmış. Onun gezi grubu ile İmparatorluk sarayının ilk kapısına vardığında karşılaştıkları yüz kadar insan "Sarakinu, Sarakinu (Şarklılar, Müslüman Araplar)" diye bağrışmışlar. 

Gezgin bizzat İmparatorun konuğu olmuş; kent halkı da ona çok dostca davranmış. Bir gün etrafını çeviren büyük bir kalabalık içinden yaşlı bir adam "Benim evime gel, seni ben ağırlayacağım" demiş. İbn Batuta bu cemilekâr teklife teşekkür edip oradan ayrıldıkdan sonra bir daha bu adamcağızı görememiş.

Osmanlı Türklerinin yarattığı ve giderek büyüyen tehlike ile Başkentte, artık İslâma karşı bir keskin düşmanlığın başladığını da kaydetmek gerek. 

Ondördüncü yüzyılın bir Bizans tarihçisi, "İmparatorluk Kilisesinde (Aya Sofya'da olacak) dinsel tören yapıldığı sırada, kente misafireten kabûl edilmiş bir Osmanlı grubunun Saray yakınında, Müslüman ilâhîlerini anlaşılmaz ve çok gürültülü seslerle okuyup dans ettiklerini, böylece İncilden ayetler okumalarla icra edilmekde olan âyinin kutsallığının ihlâl edildiğini gören kentlilerin öfkeden çıldırdıklarını" naklediyor. İmparator Manuel II. (iktidarı 1391-1425), İslâmî akîdeleri en kapsamlı şekilde çürütme iddiasında olan bir reddiyeyi bizzat derledi. Bu, Bizans devrinde İslâm'a karşı yapılan en sert düşünsel çıkıştır. Ona göre, Müslümanlığın "bir dinî inanç sistemi olarak tanımlanması büyük bir yanılgıdır; bu inanç, çılgın Muhammed'in hezeyanınlarına katılmakdan ibarettir". Ufukda görülen nihaî çöküşün arefesinde Bizansda, İslâm'ın gördüğü bu tepkilere karşın, Katolik Roma Kilisesi Birliğine duyulan husumet İslâm'a atılan çamurlardan da ileri boyutta idi. Bizansın seçkin simalarından Lucas Notaras'ın "Bu kentte Latin tac'ı yerine Türk sarığı görmek daha hayırlıdır" sözleri çok ün kazanmıştır.

1453'de "ikinci Roma", Konstantinopolis düştü. Sultan II. Mehmed, İsa karşıtlığının Ortodoks Hıristiyanlığının merkezindeki egemenliğinin habercisi ve sanki ikinci Sinharib olarak kent'e girdi. İslâmın, Hıristiyanlık üzerindeki bu beklenmeyen utkusu Rusya'ya kadar yankılandı.
Moskovada, Bizans'ın kültürel mirasına konmayı ve kendini İslâma karşı Yunan Ortodoks inancının meşru savunucusu olmayı düşleyen Büyük Rus Prensi hayâl kırıklığına uğradı.

Sonuç olarak, Bizans İmparatorluğu ile İslâmın kaynaşmış kültürel etkisinin "rinascimento"ya (İtalyan Rönesans'ı) bir üvertür teşkil ettiği söylenebilir. Bizansda özenle korunmuş, gelişmesinde ve yayılmasında Arapların büyük bir rôlü olan "klasik öğreti" İtalya'da yeni bir kültürel atmosfer yaratmış ve antik kültür ile çağdaş uygarlık arasında bir bağlantı oluşturmuştur. İşte, size kültürel işbirliğinin bir örneği; Arupanın karanlık ortaçağında, aydınlık kalmış, entelektüel verimi en yüksek iki büyük gücün, Bizans ve İslâmın işbirliğinin getirdiği ışık.

1996-1999 yılları arasında Yunanistan Dışişleri Bakanlığı ve bu arada koyu Türk düşmanlığı yapmış, "Theodoros Pangolos" adında bir zad vardı. Türkler hakkında galiz ve aşağılayıcı kelimeleri bile reva gören hazret Avrupa Birliğine Türkiyenin aday üyeliğini engellemek için elinden geleni ardına koymuyordu. Terörist Abdullah Öcalan'ın Yunanistan gizlice, yasa dışı girmesinde parmağı olduğu meydana çıkınca istifa etmek zorunda kaldı. Ancak, bir A:B. Komisyonu toplantısı sırasındaki davranışı ile ilgili olarak anlatılan bir anektod çok ilginçtir. Gene Türkiyenin "aday üyeliği"nin müzakere edildiği bir seansda, Türkiyenin aleyhinde Avrupa değerlerine ve uluslararası yükümlülüklerine uymadıkları yolundaki argümanlarını sıralarken, onu destekleyen başka bir kafası karışık üye "Zaten Türkler Müslüman olarak dinimize ve kültürümüze yabancıdır" der. 

O anda (bağlı olduğu ülkenin anayasasında "laiklik" ilkesi olmayan, hattâ ulusal kimliğinin "Elen Ortodoks" olarak tanımlandığı) Pangalos ayağa kalkarak "Ekselanslar, ortaya 'din' kriteri koyarsanız benim de müsaadenizi alıp buradan ayrılmam gerekir; benim din'imle 'İslâmiyet' arasındaki fark, sizlerin dinleri ile olan farkdan hiç daha fazla değildir. AB'nin vazgeçilmez ilkelerinden biri de 'laik' olmaktır." der. Pangalos, daha sonra 180 derece dönerek Türklerin Avrupalı olduğunu hararetle savunmaya başlamıştır. Hayırdır İnşallah. Demek ki: bir arada yaşamakdan doğan kavgalar başka, ama bir arada yaşadığını birinci elden tanıma ve zaman gelip bir arada yaşama zorunluluğunu duyumsama ve kültürel kaynaşma başka şeyler.

Bu dizimizin girizgâhına, "Orta Doğu aktüalitesi"ne dönersek, Lübnandaki şimdilik ateş kesle ara verilen 34 günlük kanlı mücadeleden sonra Hizbullah dize gelmedi; 1967 haziranında tüm Arap ordularını 6 günde dağıtıp, Gazze, Golan Tepeleri, Doğu Kudüs, Batı Şeria'yı ülkesinin güvenlik tamponu bahanesi ile topraklarına katan Amerikan jandarması İsrael için olumsuz bir sürprize tanık olduk. Acaba "Pax Americana" için sonun başlangıcı mı? Dünya politikasına ilk kez 1823'de "Amerika'nın Amerikalılara" ait olduğunu bildiren "Monroe" doktrini ile giren Amerikanın "Orta Doğu'nun Orta Doğululara ait olduğu" ilkesini kabûl edeceği günler gelecek mi? Yoksa, emekli Yarbay Ralph Peters'in AB.D. Silahlı Kuvvetler dergisinde yaptığı "Orta Doğu ülkelerinin ilerdeki sınırları"nı gösteren haritası gibi fütürolojik egzersizlere devam mı edecek? Bu konunun işlenmesini başka bir yazıya bırakalım.

* Hazret-i Ali'nin oğullarının Kerbelâ'da şehit edilmelerinden sonra, bunlardan Hüseyinin Fatma ve Sekine isimli kızlarının Emevî zulmünden kaçarak İstanbula kaçtıkları, burada ömür geçirip, Kocamustafapaşa'da Paşa'da Sümbül Efendi Camiindeki türbede gömüldükleri söyleniyor. Cumhuriyet öncesine kadar her Hicrî Muharrem ayının 10. günü tekke mensupları Şiî törenleri yaparlar, Hüseyinin kızları ruhuna aşure dağıtırlarmış. Hüseyin'in bir oğlunun da Suriçinde bir yerlerde gömülü olduğu söyleniyor ama şu anda bunun hakkında kesin bir bilgi yok.

S Ö Z L Ü K Ç E :

Gibbons (Herbert Adams Gibbons) : Amerikalı gazeteci ve tarhçi (Annapolis,

Maryland 1880 - Grunsles, Avusturya 1934)

Sahâbe ( yahut "ashâb" Ar. Sahipler - sahip çıkanlar "sahabî" tekili) :
Muhammed'i görmüş ve onun sohbetinde bulunmuş kimseler. Sahâbet'den (sahip
çıkma, koruma , benimseme) gelir. Muhammed İslâm dinini yaymaya başladığı
zamanlar onun çevresinde toplanıp destekleyenlere, onunla danışma meclisinde

bulunanlara denir. "Sahâbeden" sıfatın verilmesi kriterleri üzerinde İslam
bilginleri arasında bazı görüş ayrılıkları vardır.

Eyüp Sultan ( ya da Eyyub el Ensarî) : İslâmiyeti ilk kabûl edenlerden olup,

Arapların İstanbulu ilk kuşatma yılları olan 668-669'da ölmüş. ve şehit
olduğu yerde gömülmüş; Fatih, İstanbulu zaptından sonra "Kabr-i Eba Eyyub"
yazıtının bulunduğu yere onun adına türbe cami yaptırmış; bu külliyenin son
tamir ve tadilatı II. Mahmud'un himmeti ile gerçekleşmiş.

Abdül Melik oğlu Mesleme (Mesleme bin Abdül Melik) : Ağabeyi Velid I.'in
Abbasî tahtına geçmesi üzerine Anadolu cephesi kumandanlığına ve Irak
valiliğine tayin edilmiştir. Öteki ağabeyi Süleyman'ın Halifeliği zamanında
717 yılında İstanbulun 3. kuşatmasını yönetti; kuşatma başarısız kalınca, bu

seferin anısı olarak, bizim Arap Camii olarak bildiğimiz ve daha önce özet
açıklama yaptığımız camii inşa ettirmiş Semavî Eyice Hocaya göre burası
orijinal olarak Latin kilisesi.

Sinharib : Akadların "Ay Tanrısı" olarak bilinen bu isim M.Ö. 722-705
arası ( bazı kaynaklara göre M.Ö. 705-681) Asur tahtını işgâl eden II.
Sargon'a yakıştırılmıştır. Mısır'ın tahriki ile Yahuda Devletinde
Hezekya'nın liderliğinde çıkan (M.Ö. 720, bazı kaynaklana göre M.Ö. 701'de
çıkan) isyanı bastırdı, bir çok kenti yağmaladı; Kudüs'ü kuşattı ama
yağmalamadan Ninova'ya geri döndü; fakat Yahuda devletinin otoritesini
yıkarak Yahudileri dağıttı. Bu öykü kendisinin, Heredot'un yazılarında ve
bazı İncil kayıtlarında yer alır. Metin'de Fatih Sultan Mehmed'in ona
benzetilmesi, evrenselleşmiş bir din merkezinin otoritesini sona
erdirmesinden dolayıdır.

Akîde : İnanılan, iman edilen şey, inanç bağlantısı (Ar. "itikad"dan
gelir. Çoğulu "akaid", "akid" = mukavele, bağlantı; "ukde" = düğüm, bağ).
"Akide şekeri" ile karıştırmamalıdır; onun aslı "ağda şekeri" olup, zamanla
dilde bozulmuş ya da yakıştırılmıştır; "akide şekeri yemenin sünnet olduğu"
uydurma söylentileri çıkarılmıştır.
Yayın Tarihi : 22 Ağustos 2006 Salı 12:43:59


Bu haber hakkında yorum yazmak ister misiniz?