Bu kez, bir yandan güçlü Arap donanması Bizansı denizden kuşatırken, kara kuvvetleri de doğruca Küçük Asya üzerinden yürüyerek Başkent surları altında görünmüşlerdi.
718 yılında bu gözü kara girişim, Arapların tümden bir başarısızlığı ile sonuçlandı. Bu yenilgiden sonra bu çok iyi tahkim edilmiş kente Araplar bir daha hiç saldırmayacaklar ama Konstantinopolisi ele geçirme emelini kaplerinde muhafaza edeceklerdir. 838'de Halife Mutasım, Küçük Asyadaki zaferlerinden sonra gene bu kente yürümeyi düşlemiştir.
Selçuklu Türklerinin XI. Asırda Küçük Asyaya girişlerine kadar, Araplar hemen her yıl Bizansa cihad açmışlar; çoğu yağmacılıkdan ibaret kalan saldırılar sonunda Bizansla aralarında esir alış verişi sürüp gitmiştir.
Bazen Bizanslılar dize gelmiş; örneğin VIII.asırda İmparatoriçe İren'in, her yılın Nisan ve Ağustos aylarında ödenmesini yüklendiği vergi gibi külliyetli mikdarda haraçlar barış andlaşmalarına bağlanmıştır. Bu andlaşma 801 yılında ünlü Halife Harun-ür Reşid'in, Roma İmparatorluğunun hükümdarı olduğu yolunda yanlış bir söylenti yayılmasına da neden olmuştur. Halife bu ödemeyi vergi olarak kabûl etse de, Bizansa göre bu ödeme basiretli bir yatırımdı.
Yeniden savaşacak kadar kendini güçlü hissettiğinde İmparatorluk bu haracı ödemeyi kesecek ve yapılacak savaşın sonunda kârlı çıkacaktı. Akdenizde Kıbrıs (VII. Asırda), Girit ve Sicilya (IX. Asırda) Arapların iktidarına geçti; İtalyadaki bazı kentler de zaptedildi. Daha önceleri Kuzey Afrikadaki Arap istilâsı baskısı ile oralardaki çoğu Yunanlılar Sicilyaya sığınmışlardı. Sicilya yavaş yavaş Arapların eline geçmeye başlayınca Yunanlılar bu kez Güney İtalyaya intikâl edip oranın yerli İtalyan halkı içinde Helenistik göreneği arttırdılar. Bazı tarihçilere göre; Akdeniz'in bir "Müslüman Gölü" olduğu iddiası pek abartılı sayılmazdı.
İlk bakışda, iki ayrı dinden ve dünya görüşünden olan düşmanın çıkarlarının uzlaştırılarak dost edilmeleri olanaksız gibi görünüyordu. Ama olayların gelişmesi bu kötümserliği ortadan kaldırdı. Savaş seferleri kültürel ilişkilere aşılmaz bir engel oluşturmadı. Bu dönem, savaş ve barışların, harabiyet ve yeniden yapılanmaların, düşmanlık ve dostlukların sürekli birbirini izlediği uzun bir süreç oldu. O zamanlar Orta Doğuda da Hellenistik Dünyada da ırksal farklılıklardan söz edilemiyecek kadar insanlar birbirine karışmış olduğu için ırksal nefret diye bir kavram da yoktu. Antik Dünyanın en büyük uygarlığı olup zenciler tarafından kurulmuş Mısırın halkı'nın bile rengi ağarıyordu. 802-11 arası hüküm sürmüş İmparator Nikeforus Doğulu kaynaklara göre Arap, muhtemelen Mezopotamya kökenli idi.
Leo III. (717-41) İstanbulda bir cami inşasına müsaade etmişti; bu yüzden fanatik Yunan tarihçilerce "Sarasen (Arap)- Dostu" diye anılır. X.Asrın ilk yarısında İstanbul Patriği Nikolos Mistikus, Girit Emir'ine yazdığı mektubunda "benim en sevdiğim, muhterem, şanlı, şerefli dostum" hitabı ile başladığı mektubunda "tüm evrenin iki gücü Sarasenlerin ve Romalıların güçleri Gökkubbeyi aydınlatmada başka örneği olmayan kaynaklardır. Salt bu nedenle biz, dinimiz, geleneklerimiz, yaşam tarzlarımız farklı da olsa, sonsuza kadar birlikde yaşama kaderini paylaşan kardeşler olarak kalmalıyız" diyordu.
Doğuda da Batıda da, Bizans Araplarla diplomatik ilişkilerine çok önem vermiştir.İstanbul'a gönderilen Arap delegasyonlarının karşılanması ritüeli çok incelikle düzenlenirdi. Elçiler, parlak Saray törenleri, diplomatik saygı ve nezaket jestleri ile kabûl ediliyor, bu arada göz alıcı askerî resm-i geçitlerle, kurnazca gövde gösterisi yapmakdan da geri kalınmıyordu.
X. Asırda, Konstantin Porfirogenitus zamanında derlenen "Bizans Sarayındaki Tören Adabı" isimli çalışmada, Bağdat ve Kahire'dan gelecek büyük elçiler için çok sıcak karşılama törenleri formüle edilmişti. İmparatorluk levhasında Agaren "dostlar" (Araplar) Frank "dostlar"ın, Doğu Arapları ise Batılı Arapların üstünde yer alıyordu. Öte yandan, 917 yılından itibaren Bağdat'a gelen Bizanslı elçiler de, Şark gösteriş anlayışının doruk noktasında azamî itibarla ve askerî geçit törenleri ile karşılanıyordu.
947-8'de, İspanyanın ünlü halifesi Abdür-Rahman III.'ün Sarayında İmparator Konstantin Porfirogenitus'un elçilerine parlak bir karşılama yapılmıştı.
İmparatorları adına elçilerin Halifeye verdikleri hediyeler Arasında Yunanca el yazmalı bir "Tıp çalışması" ve Latince el yazmalı "Orosius Tarihi" vardı. Halife, Hıristiyan tebaası içinde Yunanca bilen hiçbir kişi bulamadığından Tıp hakkındaki el yazması tercüme edilemeden kütüphanesinde kaldı (sonradan Endülüsün Müslüman bilginleri Yunancayı direkt kendileri öğrenerek klâsikleri çevireceklerdir).
O zamanlar, Bizans, Araplar ve diğer komşu ülkeler arasındaki anlaşmalar "güneş ışıldamaya devam ettikçe, dünya yerinde sabit kaldıkça" gibi sınırları sonsuzluğa açılmış, "ebedî" kayıt ile yapılırdı. Bu Şark uslûbunun süslü çeşnisi XIX. Asıra kadar sürmüştür. 1800'de Maskat ile Büyük Britanya arasında imzalanan anlaşmada "İki Devlet arasındaki dostluk zamanın sonuna, güneşin ve ayın eksenleri etrafında dönüşlerinin bitimine kadar, sarsılmadan kalacaktır" hükmü mevcuttu; ve Amerika Birleşik Devletleri ile Siam (şimdiki Sri Lanka) arasında 1833'de imzalanan dostluk ve ticaret andlaşması ise "Siamlılar ve ABD yurttaşları, birbirlerinin limanlarında ticarî ilişkileri, yeryüzü ve asüman varlığını muhafaza ettikleri sürece, tüm kalbî dostlukları ile devam ettireceklerdir." hükmü ile sonlandırılıyordu.
Yedinci, sekizinci ve dokuzuncu asırlarda gerçekleştirilen Arap fetihleri Bizansın iş ve ticaret yaşamında köklü değişiklikler getirdi. İlk Roma İmparatorluğunun ekonomik gönenci, üçüncü asırdaki iç kargaşa'yı izleyerek Batı eyaletlerine dördüncü ve beşinci asırlarda yapılan barbar göçleri ile altüst olmuştu. Altıncı asırda İmparator Jüstinien imparatorluğunun dış ticaretine, özellikle Doğu ile ilişkilerinde yeni bir biçim verdi. Ancak, Arapların, ekonomik yaşamı çok canlı ve yüksek düzeydeki Güney ve Doğu eyaletlerini ele geçirmesi Bizansın ekonomik gücüne ölümcül bir darbe indirdi. Giritte kümelenmiş Arap korsanları Akdenizde, uzak mesafe deniz ticareti yapanlar için öylesine güvensiz bir ortam yaratmışlardı ki; adamcağızlar gemilerini terk edip uzun ve aynı ölçüde riskli kara ticaretini göze almaya başladılar. Décapolite'li Aziz Peder Grégoire'ın yaşamını anlatan eserde, bu zor ticaret şeklinin "Maurosian (kara suratlı) barbarlardan kaçmak amacı ile" seçildiğine değinilmiş.
Gene ilk bakışda, Yakın Doğu'nun ekonomik yapısının tümden çöktüğü ve Doğu ile ticarî ilişkilerin sonuna gelindiği gibi bir izlenim oluşacak. Oysa, Muhammedden önce Arabistanda (göçer Bedevîler yanında) Yemen'den Filistine, Suriyeye ve Sina Yarımadasına giden gelişmiş ticaret yolları üzerinde Arap kent ve köyleri de bulunuyordu. Bu kentlerden en zengini (eski coğrafyacı Ptolemaios ya da Batlamyus'un "Macoraba" dediği) "Mekke", Muhammed döneminden çok öncesinde etkin bir merkezdi.
Bölgenin siyasal otoriteleri Bizans ve İrandan alınan "Kayzer" ve "Husrev" güvenceleri denilen ayrıcalıklarla Arabistandaki tacirler bu otoritelerin ülkelerinde ticaret yaparlardı. Bu tacirler arasında yığınla Hıristiyan ve Yahudi vardı; ve Mekkeliler tecimsel konularla öylesine iç içe olmuştu ki, zamanın bir bilgesi bu kent'i "kendini aşırı derecede beğenmiş ve özdeksel (maddî) konulara kaptırmış plütokratik yapıda bir topluluk merkezi" olarak tanımlıyor. Kısacası, Muhammed'den önce Helenistik kültürdeki Suriye ve Filistinle yoğun ilişkide olan Mekkede karmaşık bir entelektüel devinim ve etkinliğin olması doğaldı. Kur'an'ın yorumundan da (106. sure), Muhammed'un mensup olduğu Kureyş Kabilesinin, ticaret yollarında, yaz, kış kervan gezdirdiği çıkarsanıyor.
Yazları kuzeye, Suriyeye, kışları güneye, Yemene düzenlenen ticaret gezilerinde, her sefere uygun güvenlik önlemlerine çok önem veriliyordu. Arap işgâlinden önce, Bizansın Doğu eyaletlerinde yerel ekonomik düzen o kadar yetkin kurulmuştu ki, işgâlin verdiği hasar kolay atlatıldı; Arap yönetimi altında da, Suriyedeki Bizanslı esnaf ve sanatkârlar işlerine, fazla huzurları kaçmadan devam ettiler.
Elbette, Bizans, doğu eyaletlerini yitirdikden sonra oradaki ekonomik düzenden doğrudan yarar sağlayamazdı. Fakat askerî muhasamatın sona ermesinin ardından, Suriye ve Filistinle, bu kez kurulan ticari ilişkinin İmparatorluğa dolaylı yararı, umulanın çok üstünde oldu. Küçük Asya'da iki güç arasında çatışmalar, hır gür eksik olmuyor idiyse de, genellikle dostluk fasılalarında ticarî ilişkilerin Halifeliği de, İmparatorluğu da zenginleştirdiği gözlemleniyordu. Bizanslı ve Müslüman ticaret erbabı, birbirlerinin ülkelerinde ana ticaret merkezlerinde boy gösteriyor, bağlantı yapıyorlar; hele X. Asırda Orta Doğunun en önemli ticaret merkezi olmuş Trabzon'un yıllık ticaret fuarlarını (Ermenilerle de birlikde) tıka basa dolduruyorlardı.
S ö z l ü k ç e :
Agaren : Arapça "Ağarr"dan çoğullaştırılmış, "asil, şerefli, âlicenap" anlamına geliyor. Kökü "gurre"= atın alnındaki (asalet işareti kâbul edilen) beyaz leke.
Orosius : Paulus Orosius, 380-390 arası, zamanın İspanyası (şimdiki Portekizde kalan) Bracara'da doğmuş bir papaz ve tarihçi; Vandal istilâsı zamanın Kuzey Afrikaya (şimdiki Tunusa) kaçmış. 417'de "Historium Adversum Paganos - Putperestlerin Tarihi"ni yazmış.
Décapolite'li Aziz Peder Grégoire (Saint Grégoire le Décapolite) : Isauria Décapolite'inin (geçen bölümde andığımız Isauria Devleti on kentten oluşmuş olduğu için "On kentlik Isauria" deniyor.) Irénopolis kentinde VIII.asır ikinci yarısında doğup, Helenistik diyarın bir çok yöresini gezdikden sonra Konstantinopolise yerleşen, 842'de ölen marjinal yaşayışının ciddiye alınarak azizlik mertebesine yükseltilen din adamı. Higouméne adında ikonoklastlıkdan (put kıtıcılık) ve kâfirlikden takibe uğramış bir piskaposun müridi olarak peşine akılmış; bir mağarada cennetle, meleklerle ve şeytanla karşılaştığını iddia ettiğinden efsaneleşmiş. F.Dvornik adında bir müellif, hakkında 1926'da "La Vie de Saint Grégoire le Décapolite et les Slaves Macédoniens au IX. Siécle - Dekapolitli Aziz Geguar'ın Yaşamı ve IX. asırdaki Makedonyalı Slavlar" eserini yazmış
Maurosian : Yunanca "Mauros = kara, siyah"dan geliyor; "siyah yapılı",
"siyah soydan" anlamında.
Plütokratik : Zenginler iktidarı ile ilgili; Yun. "Plutokratia"= Zenginler yönetimi ("plutos"=zengin, "kratos"= yönetim, iktidar; "kratein"= yönetmek) Fr. Plutocratique, plutocratie.
Yayın Tarihi :
3 Ağustos 2006 Perşembe 10:05:07
Güncelleme :3 Ağustos 2006 Perşembe 10:14:22