4
Şubat
2026
Çarşamba
ANASAYFA

Orta Doğunun Kaderini Çizen Kadınlar

Orta Doğu’nun huzursuzluğu ile parelel olarak A.B.D.nin Dünya egemenliğinin encamının ne olacağı hakkında geçen yazı dizimizde bir sual açmıştık. A.B.D.’nin Kuzey Kore, Vietnam gibi Uzak Doğu ülkelerinde, Kuba’da istediğini elde edememesi, o zamanki siyasal dünyanın iki kutuplu olduğuna, dünya egemenliğinin paylaşıldığına dayandırılabilirdi. “Artık Sovyet bloku çöktü; A.B.D tek süper güç olarak kaldı” derken, Lübnan parlamentosunda sadece 13 kişilik bir temsilci grubu olan ve ayrıca gene “terörist ve yasa dışı örgüt olarak ilân edilen Hizbullah askerî güçlerinin, A.B.D’nin var gücü ile destek verdiği İsrael ordusu karşısında boyun eğmemesi, artık A.B.D. iradesinin sınırsızlığı hakkında tartışmalar açılmasını davet ediyor.

 Bir yandan, yönetimi etkileyen çıkar gruplarına karşın demokrasi süpabının işlediği Amerikada kamuoyunun büyük kesimi (özellikle Orta Doğu savaşlarında yakınlarını yitirenler) başkanlarını şiddetle eleştiriyor; gösteriler yapıyor. Bazı eski başkanların da içinde olduğu bir kısım siyasîler ve siyaset bilimciler, şu anda, hâlâ A.B.D.nin siyasal planlamasını yapan “Yeni Muhafazakârların (NeoCon.s) ülkeyi götürdükleri yolun ekonomik çöküntü ve siyasal hüsran noktasına çıkaracağını uyarıyorlar. 

Eski başkanlardan Jimmy Carter, Bush’un, tüm eski hükûmetlerin ortak ilkelerine sırt döndüğü; olması gereken A.B.D. politikasının “sadece ülke güvenliğinin doğrudan doğruya tehlike karşısında ise savaşa başvurma” olduğu; “önleyici savaş doktrini” geleneklerinin bulunmadığı” beyanlarını vermektedir. Daha önceki bir yazımızda, NeoCon’ların akıl hocası iken tövbekâr olup bu kez sürekli bir çaba ile onları sağduyu yoluna getirmeye çalışan siyaset bilimcisi ve stratejist Fukuyama’dan söz etmiştik. Buna karşılık, başka bir NeoCon Patrick Buchanan ise “Meksikalıların Amerikayı böleceği” uyarısı bombasını patlattı. Bu zad, “State of Emergency: The Third World Invasion and Conquest of America - Olaganüstü Hâl: Amerikanın Üçüncü Dünya Tarafından Fethi” adlı kitabında Batı uygarlığının aynen Roma gibi yıkılacağı, A.B.D. haritası üzerinde de oynanabileceği tehlikesinden söz ediyor. A.B.D.nin Meksika sınırındaki ve zaten Hispanik halk yoğunluğunun bulunduğu güney eyaletlerinde “kaçak göçmenlere karşı” sert önlemleri ön gören yasalar çıkarılıyor. Amerikanın “Birinci Dünya” ülkesi olduğu iması ile gene “ırkçılığı” ve “üstün toplum” anlayışını kışkırtan bu tavra karşı tepkiler büyüyor. Kendi yurdunda da çirkinliği görülüp teşhir edilen A.B.D. yönetimi Orta Doğu’daki patronaj iddiasını nasıl dayatıyor? Bunun yanıtını spesifik bir örnekle, Orta Doğunun siyasî tarihinin bir yanına göz atarak vermeye çalışalım.

Tarih bilimi zevkini popülarize ederek kitlelere yaran Murat Bardakçı “Hürriyet” gazetesinin Pazar sayılarından birinde, Büyük Orta Doğu Projesinin (BOP) şampiyonu olan ve Orta Doğunun yeni haritasını çizilmesinin yönlendirilmesi misyonunu yüklenen A.B.D. Dışişleri Bakanı Condoleza Rice’a gönderme yaparak I. Dünya Savaşı sırasında Orta Doğu haritasını çizen başka bir kadın hakkında bilgi vermekte idi. Gerçekden, bu meş’um haritanın çizimi ile bugünkü Orta Doğu herc ü mercinde, Thomas Edward Lawrence (Casus Lawrence) ile birlikde hemen hemen en büyük günah payı, adı politika tarihinde pek duyulmamakla beraber “Gertrude Margaret Lowthian Bell”e (kısaca Gertrude Bell) aittir. Ancak, yaşamı ve kişiliği, her aydın’a ibret dersi olması ve feminizm açısından çok ilginçtir. Bardakçının verdiği bilgileri yinelemek istemiyorum; fakat Bell’i özetle hatırlatmak ve onunla ilgili bir anekdotu sunmak konumuza ışık tutabilir.

Çöllerde yerli erkek rehberlerle, çoğu kez erkek bedevî kıyafetinde yaptığı arkeolojik araştırma ve politik ve idarî misyon seyahatleri nedeniyle Arapların “Çöllerin kızı” diye andığı, sonradan Irak’da “Haşimî hanedanı”nın kurulmasında baş rôlü üstlendiği için “Irak’ın Taçsız Kraliçesi” adını alan Gertrude Bell 1868 doğumlu olup, kendisinden 20 yaş küçük kader arkadaşı Lawrence gibi Oxford Üniversitesinde arkeoloji eğitimi görmüş, buradan üstün başarı ile mezun olmuştur. Lawrence’in “Seven Pillars of Wisdom – Bilgeliğin Yedi Temel Direği” isimli kitabında hayranlıkla anılır. 1892’de İran’an başlayarak tüm Orta Doğu’yu gezmiş(bu arada, kadınların oy verme haklarının savunuculuğunu yapmak için örgütlenmeye, İsviçre Alplerinde dağcılık yapmaya da vakit bulmuş); Arap, Fransız, Alman, İtalyan, Fars ve Türk dillerini öğrenmiş; yerel ören noktalarını inceleyip, Dürzî ve Arap şefler, emîrler, şeyhlerle arkadaşlık ederek bölgenin coğrafyasını, tarihini, politik ilişkileri ve entrikalarını yutarcasına ezberlediği için arkeologluk ve yazarlığı yanında politik analist ve yönetici olarak emsâlsiz değerde bir eleman olmuştur. 

Ancak I.Dünya Savaşında, Orta Doğu’da görev alması önerisini baştan kabûl etmeyip, gönüllü olarak Fransadaki Kızıl Haç’a katılmıştır. 1915’de Kahire’ye General Gilbert Clayton’un emrinde “Arap Bürosu”na davetini ise uygun karşılamıiş; Lawrence’le birlikde Arapları Türklere karşı ayaklanmaya teşvik etmiş; İngilizlerin, 1914’de ele geçirdikleri Basra’ya, sivil yönetici Percy Cox’un danışmanlığını yapmaya çağrılmış; İngiliz Silâhlı Kuvvetleri içindeki tek kadın siyaset görevlisi olarak “Kahire’nin İstihbarat Subayı”unvanını almış; başka görevlilere casusluğun inceliklerini öğretmişti. 1917’de İngiliz kıtalarının Bağdatı zaptetmesi üzerine Cox onu “Doğu Politikası Sekreteri” titri ile bu kente çağırdı. Britanya Parlamentosu tarafından kendisine “Britanya İmparatorluğu Onur Rütbesi” tevcih edilen Bell bir de İran seyahati yaptıkdan sonra savaşın bitiminde, yeni Arap Devletinin oluşumunda hizmet alması için tekrar Bağdat’a, “Britanya Olaganüstü Komiserliği Doğu Sekreterliği” hizmetine davet edildi. 

Sünnî, Şiî ve Kürd ögelerin uzlaştırılması, “Faisal’ın krallığı için Churchill’i ikna etme çabaları sonunda Bell bu işi başarıp kendini hemen derhal Bağdat Arkeoloji Müzesi’ne yeni bir biçim vermek üzere asıl mesleğine, eski aşkına adadı; 1923-1926 arası “Irak Eski Eserleri Fahrî Direktörü” unvanı ile kazılara nezaret etti; buluntuları ve antik objeleri inceledi. Avrupalı müzecilerin bu objeleri kapışma ihtirasına karşı, tarihî eserlerin bulundukları yerin malı olduğunu söyleyerek direndi. Müze Haziran 1926’da resmen açıldı. Bir ay sonra Bell, bazı aile acıları ve yakalandığı zatürrie illeti karşısında aşırı dozda uyku hapları ile yaşamına son verecektir. “Irak Arkeolojisi Britanya Enstitüsü”ne para vasiyet etmiştir. İngilizlerin, Orta Doğu’da petrol kaynakları hattının muhafazasındaki iktidarlarını devrettikleri A.B.D.’nin 2003’deki Bağdat işgâli sırasında, Bell’in yaşamının son yıllarını adadığı Müze çağdaş barbarlığın kurbanı oldu; çok değerli antik eserler yağmaya ve hasara uğrayıp, büyük bir bölümü kayboldu.

Bell’in politik başarılarını anlatırken, arkeolojik sitler hakkında 16 gazeteye yazdığı makaleler, ailesine ve akadaşlarına yazdığı belge değerindeki 1600 mektup, 1900-1918 arasında çektiği 7000 foroğraf, sekizi klasik değer kazanmış pek çok kitapla izini bıraktığı asıl mesleğindeki etkinliklerini sona bıraktık. İrandan sonra 1899-1900’de bir parti, 1905’e ikinci parti tekrar Orta Doğu gezileri yapmış, “Bilâd-ı Şam denilen (Şam beldeleri, vilâyetleri) eski Emevî Sultanlığının ana yurdunu oluşturan Filistin, Suriye, Ürdün, Lübnan topraklarında “Çöl ve Ekili Toprak” isimli kitabına konu olan meslekî gezintiler yapmıştı. 1907 Martında Türkiyeye gelerek, Arkeolog ve Yeni Ahit uzmanı Sir William M. Ramsey ile birlikde kazı çalışmalarına başladı; bu kazı notlarını “Binbir Kilise” başlıkı kitabında topladı. 1909’da Mezopotamya seferine girişerek Hitit kenti Kargamış’ı ziyaret etti; oradan yola çıkarak, Abbasîlerin VIII. asır sonlarında inşa ettiği, fakat o zamana kadar ihmâl edildiği için varlığı pek az kişi tarafından bilinen “Ukaydir” çöl sarayı ve camiini keşfetti. Buradaki bulgularını 1914’de yayınladığı “Ukaydir Saray ve Camii; İlk Müslüman Mimarîsi Üzerine bir Çalışma”adlı kitabına almıştır. En son, Babil ve Nacak’a gitti. Kargamış’a dönüşde, bu kazı yerinde çalıştığı iki arkeologdan bir ünlü Lawrence’di. 

1913’deki Arabistan (şimdiki Suudî ülkesi) gezisi çok güçlüklerle geçti. Tarihde yabancı olarak Arabistan çöllerini ziyaret eden ikinci kadındı (İlki Lady Anne Blunt*). Bu gezide tanıştığı Arap emirlerini savaş sırasında Türklere karşı kışkırtacakdır. Yazlıkda olduğum için kaynak kitabı şu anda elimde değil; anlatacağım anekdot, hatırımda kaldığı kadar Bell’in Kargamış’dan Ukaydir’e yaptığı geziye aittir: Yanına aldığı Arap rehberle, çoğu çöllerde at ya da deve üstünde çok çetin bir yolculuk geçirir; eşkıya korkusu, yol kaybetme ve nevale bitme tehlikesi, beyinlerinde kavurucu güneş bu üstün iradeli kadını yıldırmamaktadır. Her halde, o zamana kadar bu kadar uzak mesafeden “Ukaydir”e kimseye refaket etmemiş olan rehber’in tahammülü kalmaz, Bell’e artık bu seyahatten vazgeçilmesi gerektiğini söyler, dinletemez; yolculuk koşullarının ve güneşin fizik etkilerinin farkına varamayacak kadar tutkulu olan kadın hedefine ulaşmada azimlidir. Sonunda patlama noktasına gelen Arap, bir kadına gösterilmesi gereken kurtuaziyi bir yana bırakarak, eline bir ayna alır, Bell’in yüzüne tutar: “Bak, Lady, Kargamış’dan çıkarken yüzün ne kadar güzeldi, şimdi ne hâle geldin!?” Kadın’ın aynada gördüğü yansıması travmatik bir etki yaratır; rengi simsiyahdır, yüzünün derisi ve dudakları şahrem şahrem çatlamış, bir armadillonun pullarına benzer biçimde kabuk bağlamıştır. Bu korkunç yaratık görüntüsü karşısında, (hiç evlenmemiş olan) Gertrude belki yaşamında ilk kez kadınca zaafa kapılır; uzun süre hıçkıra hıçkıra ağlar. Sakinleşir gibi olunca, rehber sorar: “Geri dönüyor muyuz, Madam?” Yanıt kesindir: “Olan zaten olmuş; düzeltecek durumda değiliz; haydi bakalım, yola devam.” Ukaydir’e vardıklarında ulaştığı amaç her şeye değmiştir.

Ben artık, hedefine ulaşamayan can kıyımları ile eylemcilerinin kendi davalarına zarar veren, dünyadaki trafik kazalarının yarattığı can ve mal ziyaının binde birleri ile hesaplanabilecek terörizmden ve intihar saldırılarından korkmuyorum. Ama böyle kadınlardan çok korkuyorum. Orta Doğu’nun kaybı burada; özeleştiri bilincinden yoksun fanatik gruplarının cehaleti yüzünden Dünya kamuoyunda destek yitirmesinin ötesinde, savunduğu değerlere karşı nefret uyandırıyor. 

Bir yanda “çirkin Amerikalı” öte yanda Orta Doğu’daki yan bakma, namus, töre, aynı din ya da mezhepden olmama bahaneleri ile adam öldürme hobisi olan kalabalıklar, kökdendinci örgütlenmeler.. Biraz olmayacak duaya amin demeye benzeyecek ama, bu kalabalıklar ıslah olur; gerçek ahlâkı, gerçek Tanrı anlayışını öğrenir, masum kişilerin canlarına mâl olan insanlık dışı terörizmi terk eder, bu çılgınlıkların, savunmaya çalıştıkları ideallere karşı bütün Dünyanın nefretini çektiğinin bilincine varır, çıkar yolun demokraside ve laisizmde olduğunu kabûl ederse Emperyalizme yem olmakdan kurtulmanın başka yollarını belki bulabilir. Aksi hâlde, Gertrude Bell, Condaleza Rice gibi kadınların oyuncağı olur. Petrol canavarları da antik Orta Doğu uygarlıkları topraklarının üzerinde hora teperler. Belki “Pax Americana” da payidar olmaz ama, gerçek erdemin nerde olduğunu bilmeyen, kadınlarını karanlıkda bırakarak, içlerinden çıkabilecek nice Gertrude Bell’leri, Condaleza Rice’ları, Anne Blunt’ları, Golda Meir’leri heder eden böyle bir Orta Doğu her hâlü kârda kapitalist sömürünün pençesinden yakasını kurtaramaz. Son Lübnan olayında (masum askerlerin kaçırılması dışında) mertçe mücadelenin erdemini gördük; ayrıca, Hizbullah lideri Nasrallah’ın “İsrael’in böyle tepki vereceğini hesabetseydim İsrael askerlerini kaçırma emrini vermezdim” özeleştirisi ile biraz umutlandık.

Ateşkes, artık Birleşmiş Milletler Teşkilâtı gözetiminde uygulanacak. Türkiyenin bu insanlık görevine katılması, Lübnan’ın acı çeken ailelerine şefkât eli uzatması yabancı basında çok olumlu bir yansıma yaratmış; Türkiyenin uygarlıklar arasında köprü olma iddiasının güç kazandığı vurgulanmıştır. Türkiyenin yeniden yükselen itibarı karşısında, muhalefet olmayı bilmeyen muhalefetin, demagojik bir tavırla karşıt argüman olarak ileri sürdüğü PKK terörünün de zayıflayıp etkisiz kalacağın umuyorum. SHP lideri Sayın Murat Karayalçın, Lübnana’a asker göndermeyi savunmakla gerçek bir sosyal demokrat olduğunu göstermiştir.


* Lady Anne Blunt da (1837-1917), Gertrude Bell gibi ibret verici yaşam öyküsünün verilmesi gereken çok entelektüel ve gözü pek bir İngiliz kadınıdır. Ünlü ozan Lord Byron’un, kızı tarafından torunu olup, çoğunlukla anneannesi Lady Byron tarafından bakımı üstlenilmiştir. Ünlü deneme yazarı, sanat eleştirmeni ve grafik sanatçısı John Ruskin’den resim dersleri almış; çeşitli müzik aletlerini ustalıkla çalmştır. Olaganüstü çekiciliği olan Lady Anne, 12 yıllık Avrupa gezileri sırasında bir diplomat olan Sir Wilfrid Scawen Blunt ile evlendi. Almanca, Fransızca, İtalyanca, İspanyolcayı çok akıcı konuşan Lady Anne daha sonraki yaşamı Orta Doğuda geçecek, Arapçayı İngilizceden daha fazla kullanmaya başlayacaktır. Arabistan’a giren ilk yabancı kadındır. “Çöllerin Lady’si” olarak tanınmıştır.
Yayın Tarihi : 8 Eylül 2006 Cuma 19:42:36
Güncelleme :8 Eylül 2006 Cuma 19:47:01


Bu haber hakkında yorum yazmak ister misiniz?