4
Şubat
2026
Çarşamba
ANASAYFA

Rus ve Sovyet Edebiyatı (104)

Iosif Brodsky

Iosif Brodsky

24.Mayıs.1940’da, Yahudi asıllı bir aileden, Leningrad doğumlu Brodsky’i tanıtmak biraz erken olacaktır ama Nobel Ödülü kazanmış Rus yazarlarını onun biyografisi ile kapamak istiyorum. 15 yaşında okulu bırakıp hayat yollarında pişen; morg’da, değirmende, bir geminin kazan dairesinde işçilik yapan, nihayet bir jeolojik araştırma seferine katılan Brodsky bu arada kendi çabası ile İngilizce ve Polonya dili öğrenmeyi ve şiir yazmayı da ihmâl etmemişti. 1955 tarihinden itibaren hem kendi yazdığı politika dışı şiirleri hem başka dillerden çevirdiği şiirler gizlice “Sintaksis” adındaki yer altı gazetesinde yayınlandı. 1958’de belli bir çevrede tanınmıştı. 1960’da Gümüş Dönemin ünlü kadın ozanlarından Anna Ahmatova ile karşılaştı. Onu kuşağının en yetenekli genç şair sesi olarak tanımlayan Ahmatova ona ders vermek için vaktine hiç acımamış; akıl hocası olmuış; 1962’de onu Leningrad’da bir sanatçı aileden gelen genç ressam Marina Basmanova ile tanıştırmıştır. Brodsky’nin gönül ilişkisine girdiği ve üzerine aşk şiirleri yazdığı Basmanovaya bu defa Brodsky’nin yakın arkadaşı ozan Dmitri Bobişev kancayı taktı. Çok geçmeden polis takibine alınan Brodsky’nin başına geleceklerin sorumlusunun Bobişev olması hiç de uzak bir olasılık değildir. 1963’de bir Leningrad gazetesinde şiirlerinin pornografik ve anti-Sovyet olduğu iddiası yayınlanan Brodsky sorguya çekildi; yazılarına el kondu. Resmî suçlama 1964’de“ “Sosyal Parazitizm-Asalaklık”a dönüştürülerek yapılan yargılamada Kuzey Rusya Arhangelsk bölgesi Norenskaya köyünde beş yıllık kamp çalışmasına ve 18 aylık sürgüne hüküm giydi. Bu andan itibaren Brodsky adı Batıda ün yaptı. Anna Ahmatova ile birlikde Yevgeni Yevtuşenko, Dmitri Şostakoviç, Jean Paul Sartre gibi dişli şöhretlerin kopardıkları gürültü üzerine 1965’de cezası yeter bulundu. 1966 ve 1967 yılları Leningrad antolojilerinde dört şiiri çıkmıştı. Fakat eserlerinin çoğu “samizdat” yolu ile Batıda yayınlanıyordu. Anlattığına göre edebiyat onun peşini bırakmıyordu. “Ben normal bir Sovyet çocuğu idim; bu sistem içinde kalabilirdim. Fakat, bir şeyler benim yaşamımı alt üst etti. Ve, kötü bir yaratık olduğumu farkettim.” diyordu.

Yahudi soyundan olması ve şiirleri nedeni ile gözetim altında bulunduğu için seyahat izni alamıyordu. Onu suçlayacak somut bir açığını bulamayan Hükûmet, 1972’de bir hilei şer’iye ile sürgün edilmesi yoluna gitti. Siyasî muhalifler için uydurma raporlar vermekle görevlendirilmiş psikiatr Andrey Snejnevsky’nin ona da “Ağır seyreden bir şizofreni” tanısı koyması ve “hiç bir işe yaramaz, ülkeden uzaklaştırmada yarar vardır” mütalâası üzerine, onun ülkede kalma isteğine karşın 4.Haziran.1972’de bir uçağa bindirilip Viyanaya yollanmıştı. Kısa süreler Viyana ve Londra’da kaldıktan sonra ABD’ye geldi. Hem Brooklyn hem Massachusetts’de ev sahibi oldu. ABD’de mukim şair sıfatı ile Michigan Üniversitesi, Queens College’de, Smith College’de ve İngiltere Cambridge Üniversitesinde konuk profesörlük yaptı. İngilizceye çevrilmiş ilk şiir kitabı 1973’de yayınlandı. 1978’de Yale Üniversitesinden onursal doktora derecesi aldı. 23.Mayıs. 1979’da, Amerikan Sanat ve Edebiyat Akademisi ve Enstitüsü üyeliğine kabûl edildi. 1981’de, tüm eserleri için, ABD’nin özel vakıflarının en büyüklerinden olan, merkezi Chicago “The John D. And Catherine T.Mac Arthur Foundation’un özel yetenek sahiplerine verilen ödülünü aldı. ABD’de tavattun ettiği için Amerikan şairi de sayılır; adı da “Joseph” olarak anılır oldu. Dünyanın çeşitli şairlerinden yaptığı çeviriler, özellikle İngilizce felsefî şiirler ve Polonyalı göçmen şair Czeslaw Milosz tercümeleri orijinal şiirler tadında muhteşem eserlerdi. Kendi şiirleri de en az on başka dile çevrildi.

Iosif Brodsky 1888’de

1987’de Rusya doğumlu beşinci kişi olarak Nobel Edebiyat ödülünü kazanınca bir röportajda: “Siz Rus dilindeki şiirleriniz için Nobel Ödülü kazanan bir Amerikan yurttaşınız. Kendinizi nasıl hissediyorsunuz? Amerikalı mı? Rus mu?” sorusuna şu yanıtı verdi: “Ben bir Yahudi’yim, Rus ozanıyım, Amerikalı denemeciyim.” Nobel Akademisi ise, onun bu ödüle lâyık görülmesini ruhundaki şiirsel yoğunluğunu ve düşünce berraklığını kapsayan yüksek yazarlık yeteneği ile açıklamıştır. 1991yılında Brodsky ABD’nin öğündüğü ülke şairlerinden ilân edildi. Sıkı sık devam ettiği Kongrenin kitapçısı göçmenler içinde Amerikan yaşamına en fazla ilgi duyan ve benimseyen biri olduğunu açıklamıştır. ”Columbia Universitesi ve Mount Holyoke Kolejinde onbeş yıl süren okutmanlığı yanında ABD’de çok itibar gören bir ozan olarak, başka bir Nobel ödüllü Amerikan yazar, editör, eylemci ve tarihçisi Andrew Carroll’a katılarak, kâr gütmeyen bir kültür örgütü ”Amerikan Şiir ve Edebiyat Projesi” vakfını kurdu. Polonya’da Silezya Üniversitesi’nden de onursal derece almış; Uluslararası Bilimler Akademisi üyesi olmuştu. 1995’de Rusya’daki büyük yayınevi Vagrius’un baş editörü Gleb Uspensky onu bir tur yapması için Rusya’ya dönmesini istedi ama ozan bu daveti kabûl etmedi.

Irlanda asıllı şair arkadaşı Seamus Heaney’in gözlemlerine göre hesabını bilen, çalışkan, epeyce de yalnızlığı seven bir insan ve kuşağının en büyük Rus ozanlarından biri olan Brodsky çeşitli deneme kitapları yanında dokuz cilt şiir yazdı. 1990’da Fransa’da Edebiyat okutmanlığı yaptığı sıralarda, öğrencilerinden Rus-İtalyan karışığı Maria Sozzani ile evlenmişti. Çiftin Anna adında bir kızları oldu.

28.Ocak.1996’da Brooklyn’deki dairesinde kâlp sektesinden öldü.

Kayda değer eserlerinden: ”Bir Hitabet Parçası” (1980), “İngilizce Toplu Şiirleri” (2000), “John Donne için Ağıt” (1967), “Seçilmiş şiirler” (1992), “Ve saire ve saire” (1996), “Urania’ya” * (1) (1988) adlarında şiir kitapları: “Birden Daha Az” (1986), “Elem ve Mantık” (1995), “Su Yüksekliği” (1992) adlarında düzyazıları; “Mermerler” (1989) adında draması sayılabilir.

Eserlerinden örnek olarak, Bobişev’in de aşık olduğu için Brodsky’nin başına dertler açtığı Marina Basmanova için yazdığı ilk şiirlerden bir parça ile başlayalım:

Sağır, kuzgun siyahlığında bir gecede, / ben, sadece senin başını üstüne eğip / avucunla dokunduğun bir nesne idim. / Ben kör ve mephut durumda iken, / sen saklanıp ortaya çıkarak / bana görmeyi öğrettin.

Vicdan sahiplerinin içlerini yakan Bosna katliamı için yazığı “Bosna Ezgisi”ni Kenan HANOK çevirisinden verelim:

Bosna Ezgisi

Sen bardağına içki doldurur
bir böceği ezer ya da saatine bakarken
parmakların kravatını düzeltirken
insanlar ölüyor

Acayip isimli kasabalarda,
kurşunlarla delik deşik, alevler içinde
nedenini niçinini bilmeden çoğu kez
insanlar ölüyor

Bilmediğin küçük yerlerde
haykırmaya ve Allahaısmarladık
demeye hiç şansı ve fırsatı olmadan
insanlar ölüyor

İnsanlar ölüyor sen aldırmazlığın
yeni havarilerini seçerken
kendini durduk yerde frenlerken—bu nedenle
insanlar ölüyor

Senin komşun/kardeşin olan Slav
sevgi erdeminden o denli uzak kalmış ki
meleklerinin uçmaktan korktuğu yerlerde
insanlar ölüyor

Heykeller yadsırken
Kabil’in görüşünü, tarih
yazık ki ölenlerin
kanlarıyla besleniyor

Sen maç sonuçlarını izlerken,
gecikmiş raporlarını gözden geçirirken,
ya da bebeğine ninni söylerken
insanlar ölüyor

Zaman, katilleri kurbanlarından
keskin kana susamış kalemiyle ayıran,
senin soyunu,
katillerin soyuyla birlikte anacak.

Ozanın Antikite sevgisi ile ilgili bir şiirini de Özkan MERT çevirisinden tanıtalım

TIBERIUS’UN BÜSTÜ

1.
Selamlıyorum seni, iki bin yıl
sonra. Sen de bir fahişe ile yaşadın.
Çok şey birleştiriyor bizi.
Ve kentin dışı da senin: alarmlar,
soğuk kapı girişlerindeki uyuşturucu çeteleri,
yıkıntılar, arabalar. Ben sıradan bir gezgin,
boş galerideki tozlu büstünü
selamlıyorum senin. Ah, Tiberius, sen
otuzunda bile değilsin burada. Yüzünün gücü
kaslarının dinginliğinde yatıyor
onların toplamının geleceğinden daha çok.Yontucunun
yaşamı boyunca biçtiği baş
geleceğin gücünün temelini oluşturuyor.
Aşağıda uzanan herşey – Roma :
hukukçular, döküntü mahalleler ve Romalı askerler,
ayrıca binlerce bebek
senin kaba cinsine şapırdatıyor dudaklarını – bir zevk
dişi bir kurda yaraşan,
Romus ve Romulus’u emziren. (Aynı dudaklar!
dilin kıvrımlarında şaşkın ve şefkâtle
mırıldanan.) Sonuç: bir büst,
vücudun yaşamında beynin bağımsızlığının ve imparatorluğun
sembolü. Boyadığın kendi portren
beyninin kıvrımları oldu, ana kıvrımları.


2.
Otuzunda bile değilsin. Sendeki
hiç bir şey an’ı kalıcı kılamaz.
Nesnelerin karşısında kendini durdurmak isteyen
sabit bakışın kadar az:
ne bir yüz
ne de klasik bir manzarada. Ah, Tiberius!
İzin ver Suetonius ve Tacitus
senin kan dökücülüğünün nedenleri üzerine
konuşsun! Nedenler yoktur, yalnız
sonuçlar. Ve insanlar sonuçlara katlanır.
Özellikle karanlık hücrelerde, orada, herkes
suçunu kabul eder – bir çocuğun günah çıkarışı
kadar monoton işkence altında. En güzel alınyazısı
gerçeğin hiçbir parçasına ortak olmamaktır. Fakat bu,
kimseyi onurlandırmaz. Çarları
bile. Sen kendi çöplüğünde, derin bir düşünceden bile daha çok,
şaşırtılamayacak kadar bilgilisin. Belki de
yalnız kanalıcılık değildir nesnenin
alınyazısını hızlandıran? Basit bir vücudun
özgürce düşüşü boşlukta? Orada insan düşüş anına yakalanır hep.


3.
Ocak. Bulutlar kış kentinin üzerinde toplanmış
bir mermer parçası gibi.
Tiber nehri gerçekten kaçışta.
Fıskiyeler kimsenin bakmadığı yöne
fışkırıyor – ne parmakların arasından
ne de kısık gözlerle görülebilen. Bir başka zaman!
Ve kızgın kurdu kulaklarından tutarak
durdurmak olanaksız artık. Ah, Tiberius!
Biz kimiz seni mahkûm edecek?
Sen bir canavardın, duygusuz bir
canavar. Fakat işte bu canavar –
kurban değildi hiç – doğanın kendi benzerini
yaratması gibi. Daha da
önemlisi – seçeceksek –
bir deli tarafından değil de,
şeytanın yavrusu tarafından yokedilmek.
Senin henüz otuz yaşını doldurmamış
ikibin yıllık taş yüzün
doğal bir tahrip makinasına benziyor,
acıların kölesi, düşüncenin ateşli ruhu
ya da başka şeylere değil. Seni savunmak
tüm efsanelere karşı,
bir ağacı yapraklarına – onların ilişkisiz
açık hışırtılı çoğunluğuna – karşı savunmak demek.


4.
Boş bir galeri. Öğle sonrası. Güneş batmakta,
pencere kış aydınlığıyla örtülü.
Sokağın alarmı. Odanın yapısına hiç tepki
göstermeyen bir büst…
Beni işitmediğini düşünmek olanaksız!
Ben de kaçtım başıma gelenlerden sonra
yıkıntılar ve seraplarla dolu bir
ada’ya dönüştüm. Bir lambanın
yardımıyla doğradım profilimi.
Söylediklerim ise, benim tarafımdan söylenen
değer taşımayan şeylerdir –
sonradan değil, şimdi.
Bu tarihin hızının ifadesi
değil mi? Sonuçlar ah ne başarılı
deneyler, nedenlerden önce gelmek için?
Ve boşluk, ayrıca – ciddi bir şekilde oyalanmak için
bir güvence değil.
Pişmanlık? Alın yazısında çalkalanım yaratmak?
Yeni bir kart açmak?
Fakat değer mi? Senin tarihçinin sana çarptığı
kadar, sert, radyoaktivite bize çarpacak.
Kim kalacak arkamızda küfredecek bize? Bir yıldız?
Ay? Yanlış kromozom karışımlarıyla, sarkık gövdesiyle
şeytanımsı o korkunç dev böcek? Belki?
Fakat o, çarparsa içimizdeki sert bir şeye
şaşırır mutlak bir parça
son verir delişine.

“Büst” – diyor o, yıkıntıların ve kasılmış
kasların dili – “büst, büst.”

* (1) Urania : Yunan mitolojisinde musa’lardan “gökbilim ve astroloji”nin ilham perisi.
 

Yayın Tarihi : 25 Mayıs 2013 Cumartesi 15:44:53


Bu haber hakkında yorum yazmak ister misiniz?