Mihail Yuryeviç Lermontov
![]() |
| Mihail Yuryeviç Lermontov'un 1837'de çizilen bir portresi |
Puşkin’in ölümünden sonra, onunla birlikde Rus edebiyatının ve romantisizminin en büyük ozanı ve modern çağlara kadar gelmiş Rus psikolojik roman geleneğinin kurucusu olarak bilinen, genellikle “Kafkasların Ozanı” diye anılan romantik yazar, şair ve ressam Lermontov, Moskova’da Tula Oblastı’nın şimdi “Lermontovo” denilen Tarkhany köyünün Tarkhany malikânesinde saygın soylu bir ailesi içinde, 15.Ekim. 1814’de doğdu. Bir söylentiye göre babasının atalarının kökeni İskoç Learmont Lordlarına dayanırmış; XVII. Yüzyılın ortasında, Mikhail Federoviç Romanov’un hükümdarlığı sırasında Rusyaya yerleşmişler. XIII. Yüzyılın efsanevî İskoç ozanı Thomas the Rhymer’ın da (Thomas Learmonth) bu aileden olduğu iddia edilir. Lermontov'un babası Yuri Lermontov, ale geleneğine uyarak subay olmuş; yüzbaşı rütbesine geldiğinde onaltı yaşındaki Maria Arsenyeva ile evlenmişti. Mikhail’in doğumu üzerine babasının kayın valde ile şiddetli uyumsuzluğunun Maria’yı yatağa düşürüp 1817’de ölümüne sebep olduğu rivayet edilir. Kızının ölümünden sonra Yelizaveta Alekseyevna kendini tümüyle torununa adamış ve sürekli Yurinin çocuğu elinden alacağı kuruntusu ile yaşamıştır. Bu aşırı koruyuculuk Lermontov’u ürkek, takıntılı ve hizmetkârlara eziyet edecek derecede oldukça da kibirli bir kimliğe sahip olacak biçimde yapılandırmıştı. Fakat hırçınlık ilerde eserlerine yansımayacak; tam tersine müstebit toprak sahiplerinin serflere yaptığı zulûmleri lanetleyecektir. Bu koşullar altında hassas tabiatlı babasının da vefatı onun için dayanılmaz bir kayıp olması şiirlerine yansımış: “Bağışla beni, tekrar bir araya geleceğiz” ve “Baba ve Oğulun Korkunç Akıbeti” dizelerini yazmıştır.
![]() |
| Lermontov’un çocukluğu |
İlk öğrenim çağında Gendrot adında bir Fransız özel öğretmen tarafından yetiştirildi. Anne annesi bunu yeterli görmediğinden onu jimnazyum’a hazırlamak üzere 1827’de Moskovaya gönderdi. Burada bir Alman pedagog, Levy ona Goethe ve Schiller’i tanıttı. Ertesi yıl jimnazyumun 4. Sınıfına girdi. Puşkin ve Jukovsky’nin şiirleri ile bu jimnazyumda tanıştı. Yabancı dilleri büyük yeteneği ile çok kolay öğrendi. Fransız Lamartine’i, özellikle İngiliz ozanı Bayron’u orijinal dilinden okuyor; Jimnazyum dergisinde şiirler yazıyordu. “Çerkesi-Çerkesler” ve “Kavkazsky plennik-Kafkas Mahkûmu” adlı şiirlerini bu dönemde yazmıştı. Kız arkadaşı Katerina Hvostovaya onun ciltler dolusu Byron şiirleri ile evli olduğunu söyler. Lermontov ilk şiirlerini bu kıza adamıştır. Keskin ve acımasız bir hiciv yeteneği vardı. Müstear imza ile karikatürler çizerdi. Jimnazyumu bitirip Moskova Üniversitesine yazıldı. Ama Üniversitenin havasına, yetiştirilmesinin verdiği mesafeli yapının da etkisi ile ısınamadı; hiç arkadaş edinemedi. mülteci profesörlere karşı düzenlenen bir nümayişe katıldığı için o yıl sınıfda kaldı. Bu olay onuruna dokunduğu için Üniversiteyi terketti. 1932’de St. Petersburg’a gitti; soylulara özgü Harp Okuluna girdi. 1834’de orayı bitirip asteğmen rütbesi ile St. Petersburg’da hafif süvari birliğinde hizmete başladı. Mezuniyetinden itibaren şiirde çok hızlı bir gelişme gösterek ustalık çağına girmiş; “Pesniya pro tsaria Ivana Vasilyeviç, molodogo opriçnika i udalogo kuptsa Kalaşnikovo-Çar Ivan Vasilyeviç, Genç Muhafızı ve Tacir Kalaşnikov’un Şarkısı” ve “Borodino” gibi destansı ve tarihî şiirler, bir seri popüler olmuş baladlar yazmıştır. Subay çevresini çekecek açık saçık şiirler de yazıyordu. İlk şiirleri sadece bir kez “tüm şiirleri” adında 1836’da yayınlanmıştır.
1837’de Puşkin’in düello’da yaşamını kaybetmesine derinden üzüldü ve Puşkin bahsinde ayrıntılarını anlattığımız olaylara öfkelenerek “Şairin Ölümü” şiirini yazdı ve bunun taş basma nüshalarını yayarak Çar Nikola ve maiyetinin entrikalarını kamu oyuna duyurdu. Bu nüshalardan biri gizli polisin eline geçecek; yakalanıp Kafkasya’ya, Nejegorod’daki Süvari Alayına sürgün edilecektir. Ertesi yıl sürgün cezası kaldırılıp Başkent’ dönmüş; şiirdeki hızlı ustalaşması ve gerçekci hicviyeleri ile çağının parlak yazarları arasına girmişti. Bunlardan romantik şiiri “Demon-İblis”, “Tambovskaya kaznaçeyşa-Tambov Hazinedarının Karısı” ve “Şaşka” ilgi çekicidir. Fakat Başkent aristokrasisinden, soylu çevrelerinin entrika ve ikiyüzlülüğünden nefret ediyordu. Bu çevrede tanıdığı Barbara Lopukhina adındaki genç kıza tutuldu. Buradaki izlenimlerini “Maskarad-Maskeli Balo” tiyatro oyunu, ve Barbara’yı resmettiği, sonunu getiremediği “Knyaginya Ligovskaya-Prenses Ligovskaya” romanına yansıttı. Ayrıca “Barbara Bakhmetev” şiiri bu kızın üzerine yazılmıştır. Batı yanlısı aydınları seçkin dergisi “Oteçestvnneye Zapiski-Anavatan’dan Notlar” dergisi yazarları ve eleştirmen Belinsky ile tanışması çevresini genişletti.
![]() |
| Lermontov’un yaptığı Kafkaslar Talosu |
1840 yılı başında Fransız Büyükelçisinin oğlu ile giriştiği düello bahane edilerek savaş sahnesi olan Kafkasya’ya yeniden sürgün edilir. Orada fiilen göğüs göğüse katıldığı “Valerik Irmağı Savaşı” “Valerik” şiirine esin verdi. 4 yıl sonra izinle gelip kısa süre kaldığı Başkentte “Rodina-Vatan” ve” Lyubil i ya y bylye godi-Ve Aşık olmuştum” romanlarının planlarını hazırladı. Kıtaya dönüşünde, Piyatigorsk’da mola verdiğinde, alaylı sözlerine dayanamayan Nikolay Martinov adında bir subayla 25.Temmuz. 1841 günü, Maşuk Dağının eteğinde yaptığı düello’dan aldığı yaralar sonucu 2 gün sonra hayranı olduğu Puşkin’e benzer biçimde yaşamını çok daha da genç yaşda yitirecektir (hasmının Fransız Büyükelçisinin oğlu olduğu iddiası da var ise de bu akla yakın gelmemektedir). Cenazesi 23. Nisan.1842’de Tarkhany’e götürülüp “Arsenyev” aile kabristanına gömülmüştür.
Çocukluğundan beri Volga bölgesinin yasa dışı olanlarının hikâyelerini çok dinlediği ve on yaşında iken hastalandığında anneannesi Elizaveta Alekseyevnanın temiz havasından yararlanması için götürdüğü Kafkasyanın insanını çok keskin, esprili diliyle alaya aldığı “Kafkasyalı” öyküsünü bu biografinin ardından kısaltarak vereceğiz. Oysa Kafkasyanın güç kazandıran doğasını ve Çerkesi, Gürcüsü, Çeçeni, Türkü, her etnik gruptan Kafkasyalıyı çok sevmiş; “Kafkasların Ozanı” unvanını almıştır. Bir Türk masalından şiirsel dili ile uyarladığı “Aşık Kerib-Aşık Garip” öyküsünü de özetle vereceğiz. “Kozak Ninnisi” şiiri o kadar yaygın bir ün kazandı ki yaşayan folklor’a intikâl etti; bir buçuk asır boyunca minikler Rusyada bu ninni ile uyutuldular.
Yazıya ve şiire çok erken yaşlarda başladığında deneyimsizliğin neden olduğu hataları çabuk farkedip, başladığı “Prenses Ligovskaya”, “Vadim” romanları, “Müzikli Akşam Toplantısı” gibi öyküleri olgunlaşma çağına ertelemesi onun edebî erdemini gösterir. 1839’da bitirip büyük bir beğeni toplayan “Geroy naşevo vremeni-Çağımızın bir Kahramanı” romanı”na ona genel okuyucunun yazıların ruhuna inmediğinden yakınan, alışık olunmayan bir önsöz yazmıştır. 27 yıllık kısacık ömrüne kıyasen bıraktığı eserler gene de zengin sayılır. Eserlerinin değerine gelince hem hamasî hem din hakkındaki şiirleri Rus yazınında büyük etki yaratarak Puşkin’in safında yer aldı. “İblis” gibi bazı uzun şiirlerini defalarca kaleme alıp yeni söyleyiş güzellikleri araması ve katması sanatına özenini de gösterir. “Ateizmin ebedî ruhu”nun “dağların bir bakiresi” peşinden gittiğini terennüm eden bu şiirin basımı onlarca yıl boyunca yasaklandı. Büyük Rus bestecisi Anton Rubinstein’ın bu şiir üzerine bestelediği şehvanî duyguları yansıtan operaya da kutsallığa saldırı ve saçma gerekçesi ile sansür geçit vermedi.
Fakat artık bu genç kalan ozan’a öyle değer veriliyor ki, doğduğu Tarkhany köyüne onun adı verildiği gibi, “Soyuz TMA-21” uzay aracının mürettabatı haberleşirken “Tarkhany” şifresini kullanmışlardı. 1970’da denize indirilen kruazör’e “MS Mikhail Lermontov” adı verildi. Keza 1977’de keşfedilen küçük bir planet “2222 Lermontov” adını aldı. 2011’de besteci Isabelle Aboulker’in seçilmiş Dünya ozanlarının şiirlerinden besteleiği album’a Lermontov’un Fransız dilindeki “Quand je te vois sourire-Seni gülerken gördüğüm zaman...” şiiri de katılmıştır. Claude Sautet’nin isimli “Un Coeur en Hiver-Kışı Vakti bir Yürek” filmi onun “Çağımızın Kahramanı” episoduna dayanır. Sergei Parajanov onun “Aşık Garip” öyküsünün 1988’de filmini yaptı.
Yukarda anılanlar dışındaki eserleri şunlardır:
Şiirleri: Ölümünden sonra yayınlananlar: İsmail Bey", “Vetka Palestinvi-Filistin Dalı”, “Kinjal- Hançer”, “Тre Palvil-Üç Avuç”, “Zeplin”, “Melek”, "Kaderci", " Poslediy Novoselve-Son Ev Görümlüğü", “Utes-Tepe”, “Bela (özel isim)”, “Dima-Düşünce”, “Parus-Yelkenli", “Çırak”, “Net, ne tebya tak pylko ya lublyu-Yok, çılgınlar gibi sevdiğim sen değildin”, “Kadji Abrek- Hacı Abrek”, “Listok-Yaprak”, “Spor- Anlaşmazlık”, “Yelkenli”, “Çırak”, “Vihoju odin ya na dorogu-Yalnız Çıkıyorum Yola”, “Svadanie-Toplantı”, "Fatalist-Kaderci", “Darvi Tereka-Terek’den Hediyeler”, “Bahar”, “Tamara”, “Аngel smerti-Ölüm Meleği", “Prorok-Peygamber”, “Dalgalar Prensesi”(balad). “Skazka dlya detei-Çocuklar için Masallar” (öykü), “Stranni Çelovek-Tuhaf bir Adam” (tiyatro oyunu).
Lermontov’un eserlerinden örnek vermeye bitirilmiş birincisi daha çok “etüd” türünde olan iki öyküsünün özeti ile başlayalım:
Kafkasyalı:
Lermontov’un vefat yılı olan 1841 başlarında bir dergi için yazdığı bu öykü sansüre takılmış olup ilk kez Sovyet Devriminden sonra 1929’da basılacaktır.
Öyküye başlarken “Kafkasyalı kimdir, kaç çeşittir?” diye sorar. “Yarı Rus yarı Asyalı bir yaratıktır,” yanıtını verir. Kafkasyalı gönlünü ve yaşam tarzını Doğu geleneklerine bağlamış; ancak yabancıların karşısında bu kimliğinden çok utanan bir yapıdadır. Tipik Kafkasyalıyı 30-45 yaşları arasında teşhis ederiz. Güneş yanığı, çopur; kıdemli yüzbaşıdan fazla içlerinde en fazla bir iki binbaşılığa yükselebilmiş ademlerdir. Sahici Kafkasyalılar sefere ön safda giderler. Dağların ötesi Gürcistandaki Kafkasyalıların başka özellikleri vardır. Sivil olanlar nadir başarılı olurlar. Bunlar da ancak alay yargıçları arasından çıkar.
Sahici Kafkasyalı çok saygın ve ilgi çekicidir. 18 yaşında Harp Okulu eğitimi alır. Değerli subay olur. Derslerde gizlice “Kafkas Esirleri”ni okuyarak kökenine daha sıkı bağlanır. Başkent’e gider gitmez kendine bir sırtlık, tüylü kalpak ve Çerkes kırbacı yaptırır. Stavropol’a gelince telaş içinde kötü bir hançer’e etek dolusu para verir. Hançeri ilk günlerde, usanıncaya kadar belinde gezdirir. Sonunda alayına gidip harekât başlayıncaya kadar bir Kozak kızına dut gibi aşık olur. İyi de şairliği vardır. Harekât başlayınca nerede kurşun vızıldasa oraya atılır. 15-20 dağlıyı bir anda ele geçirmeyi hayâl eder. Rüyasında kızılca kıyamet çarpışmalar, general apoletleri görür; çetin ceviz bir şövalye olmuştur.
![]() |
| Kafkas oyunları |
Ne var ki, gerçekde dağlarda ölü taşımalar, yazın boğucu sıcaklar, güzün soğuk, çamur, yalnızlık, can sıkıntısı; 5 yıl geçer; kesel başlar. Hiç değişiklik yoktur. Tecrübe kazanır; daha temkinlidir. Alınlarını kurşunlara sergilemeyi acemilere bırakır. Göğsü nişanla dolmuştur ama terfi gelmez. Terfi soylulara özgüdür. Evde kendini kitaba verir ama kültürlü olmaya çok da can atmaz. Kozak, Çerkes kızlara da fazla iştahı kalmaz. Gerçekci olmuştur. Yeni tutkusu ile gerçek Kafkasyalı ortaya çıkar; barışsever bir Kafkasyalı ile dostluğa başlar. Onun köyüne gider gelir. Monden hayata uzak kaldığında bu basit, yaban yaşama alışmıştır. Rus tarihini, Avrupa siyasetini bilmediğinden savaşçı ırkının şiirsel efsanelerine kaptırır kendini. Dağlıların örf ve âdetlerini öğrenir, onları tarih ve folklorunu özümser. Hangi prens’in mert, hangisinin madrabaz, kimin kiminle dost ya da kan davalı olduğunu bilir. Tatarcayı rahat konuşur. “Gurda kılıç”, “Bazatay hançer”, Kuban ötesinde yapılmış tabanca, kendi eliyle yağladığı “Kırım tüfeği” ile uğraşıp durur. Çerkesleşmiştir. Çerkes de zaten acemi Rus’un bir akrabasıdır. Onlardan silah ya da at alana bıyık altından güler. Dağlılar iyidir, hasdır ama “Asyalıdır” işte.. Çeçen metelik etmez. Kabardinler gerçekden iyidir. Şapsılar şöyle böyle; ata binmesini, giyinmesini bilmezler ama yaşam tarzları temizdir.
Uzun deneyini Kafkasyalıya zor şartları göğüslemeyi öğretmişitir. Beraberinde yalnız çaydanlık taşır.Vücuduna soğuk hava sokmasına karşın Yamçıyı kaputa tercih eder. Aslı ne olursa olsuın atının hızını över. Yıllar geçmiş; yaş kırka gelmiştir. Düşmanla çatışırken başını kaya arkasına saklar; ayağını malûlen emeklilik için açığa çıkarıp hedef yapar; kurşun ayağına gelirse çok mutlu olur. Kafkasyada mütevazıdır. Rusya’da, bir atın durup dinlenmeden 200 km. koşamayacağını, hiç bir tüfekle 400 kulaçdan hedefe isabet ettirilemeyeceğini kimsenin isbat edemeyeceğini bildiği için alabildiğine atar. Nadiren evlenir. Kader sırtına eş yüklerse, garnizona çekilip kendini karısının himayesine terkeder.
Şimdi sahici olmayan Kafkasyalılardan söz edelim. Gürcistan Kafkasyalısı kuketin şarabını, damask (Şam işi) ipek şalvarları sevmesi bakımından sahici Kafkasyalıdan ayrılır. Sivil Kafkasyalı Asyalı giysisine nadiran bürünür; görüntüden çok ruhen Kafkasyalıdır. Arkeolojik keşiflerle uğraşır. Dağlılarla ticaret yapmanın yararlarına inandığından onlara boyun eğdirip uygarlaştırmanın gerekli olduğunu söyler. Sivil Kafkasyalı, garnizonda bir kaç yıl hizmet edip mutlaka rütbesi yükseltilerek kırmızı bir burunla (ayyaş olarak) Rusya’ya döner.
Aşık Garip öyküsü:
Bir Türk masalından alınmış olup yukarda Sergei Parajanov’un filme aldığına değindiğimiz bu öykünün kahramanı Tiflis kentinde, anası ve kız kardeşi ile yaşayan, çok hünerli saz çalan ve olaganüstü nefis sesi ile şarkı söyleyen Aşık Garip adında fukara bir Türk gençtir. Aynı kentten zengin bir Türkün kızı Mahmiri’ye aşık olur; Hurşit Bey adında bir soylu ile nişanlı olan kız da bir düğünde saz çalmaya gelen Garip’in sesini duyunca ona vurulur. Fakat Garip hâlini bilir; Mahmiri’ye: “7 yıl süre ver ya zengin olur sana dönerim, ya da çöllerde telef olur giderim; o zaman sen başka biri ile evlenirsin” der. Kız razı olur ve nişanlsı Hurşit Beyden 7 yıl beklemesini ister. Aşık heybesini sırtına vurur, bastonunu eline alır, yola çıkar. Fakat ardından tozu dumana katarak bir atlının koşturduğun farkeder. Gelen Hurşit Bey’dir; onunla birlikde gideceğini, aynı çileyi çekeceğini söyler. Garip çaresiz bu yoldaşlığa razı olur. Bir ırmak kenarına yolları düşer. Irmakdan geçmeye ne bir köprü ne de üstüne binilecek bir sal vardır. Hurşit: “Önden sen git, ben senin de giysilerini toplayıp at sırtına heybede arkadan getireyim,” der. Garip soyunup suya girer; yüzerek karşıya geçer. Bir de geriye baksın ki Hurşit giysileri topladığı gibi gerisin geriye kaçıyor. Melun adam Tiflis’e gidince giysileri Aşık’ın anasına götürüp oğlunun ırmakda boğulduğunu söyler. Ana göz yaşları içinde: “Giysileri Mahmiri’ye götür,” der. Mahmiri nişanlısına inanmamaktadır: “Ben 7 yıl bekleyeceğime söz verdim!” der.
Aşık ise çırıl çıplak ulaştığı bir köyde iyi kâlpli insanlarla karşılanır. Onu doyurur, giydirirler. Güzel sesi ve hünerle çaldığı sazı duyunca hayranlıkla altına, gümüşe boğarlar. Yıllar yılı köy köy, kent kent dolaşır. Saz çalar; en son Halep’e kadar gelir, adam akıllı dünyalık edinir. Ama buralara neden geldiğini unutmuş gibidir. Tiflis’de Mahmiri merak içindedir; Aşık Garip öldü mü, kaldı mı emin olmak için onun gidiş istikametine, kırk deve, seksen köle ile yola çıkacak olan bir tacirin eline bir tabak vererek vardığı yerleşimlerde tellâl çıkarmasını ve bu tabağı tanıyanın Aşık Garip olduğuna inandıkdan sonra kendisini Tiflisde beklediğini haber vermesini sipariş eder. Tacir Halebe kadar Aşık’ın izine rastlamaz. Sonunda, Halepdeki tellâl nidasına yanıt veren ve tabağı tanıyan Aşık tacir’in konuk olduğu kervansaray’a koşar. Onu tanıyan tacir derhal Tiflis’e yola çıkmasını, üç gününün kaldığını, nasıl yetişebileceğinin Tanrıya kaldığını söyler.
Aşık altınlarını heybesine doldurup ata atlar, dolu dizgin Erzincan dağına kadar gelir; atı çatlar. Tiflis’e daha iki aylık yol vardır. Tanrıya yakarır. Kısa keselim. Beyaz atlı biri karşısına çıkar. Sonradan Hızır olduğunu anlayacağı bu can kendisini bir günde Kars’a, ikinci gün Tiflis’e yetiştirir. Aşık’a atının ayağı altındaki toprağı alıp Tiflis’e gittiğinde, yedi yıldır kör olan bir kadının gözlerine sürerse onun görmeye başlayacağını, böylece Garip olduğunu kanıtlayabileceğini söyler. Garip gece vakti evine geldiğinde, kahırdan gözleri görmez olan anası onun geldiğine inanmaz. Çocuk yaşda geride bıraktığı kız kardeşi de onu tanımaz ama acır; evde dinlendirir. O gece, Mahmiri ile Hurşit Bey’in düğünleri yapılmak üzere imiş; sazı ile oraya koşar. Düğünlere çalgıcılar, çengiler sorgu, suâl edilmeden alınırmış. Aşık, düğünde sesi ve sazı ile huzurdakileri mesteder. “Halep kentinde Mısır şarabını içtim; Ana, Tanrı bana kanat verdi; üç günde Tiflis’e geldim,” şarkısını söyleyince, perde arkasında, kederler içinde, kendini hançerle vurmaya hazırlanan Mahmiri onu tanır. Hurşit Bey de durumu anlamıştır; fakat Garip’i öldürmeye hazırlanan kardeşinin önüne geçer; “Tanrı yazgısı engellenemez!” der. Aşık, kendisini tanıyamayan konukların önünde, evden çağırttığı anasının gözlerine yanında getirdiği toprağı sıvayarak tekrar görme gücü verir. Hurşit bu durum karşısında tümüyle boyun eğmiştir. Aşık onu, erdemine inandığı kendi kardeşi ile evlenmesini teklif ederek teselli eder.
Sürecek