4
Şubat
2026
Çarşamba
ANASAYFA

Rus ve Sovyet Edebiyatı (38)

Mihail Yuryeviç Lermontov III.

Yaşamı 27 yaşında sönen ve daha uzun yaşasaydı idol’ü Puşkinle yarışabilecek bir edebiyat kayiyeri vaaeden Lermontov’un eserlerinden örnek vermede bu potansiyeli göz önünde tutarak iltimas geçtik. Şimdi onun bitirebildiği tek romanı “Geroy naşevo vrement-Çağımızın bir Kahramanı”nın özetini vereceğiz. 1839’da yazdığı, 1941’de revize ettiği bu roman yaşamın anlamı bakımından vücudu gereksiz bir adamı; edebî jargon’u ile “Bayron kahramanı” *(1) ya da “karşıt-kahraman”ı (anti-hero) anlatan yazı örneklerınden biridir. Bu tür karakteri ve gene Kafkasların güzelliklerinin nefis betimlemelerini vermesi ile büyük ilgi çekmiş, tüm Dünya dillerine çevrilmiş olup İngilizceye çok sayıda tercümeleri olup bunlardan biri Sovyetlerden İsviçreye göçmüş Vladimir Nabokov ile sonradan ABD yurttaşı olmuş oğlu Dmitri Nabokov’un çevirisidir. Eserin Türkçede gene Servet Lünel’in ve Nedim Önal’ın ayrı ayrı yaptıkları çevirileri vardır.

Aleksey Yermolov, 1825 öncesi

Çağımızın bir Kahramanı” beş kısa öykü ya da Rusların “povest” dedikleri kısa romandan oluşur. Lermontov’un “Prenses Ligovskaya romanının baş karakteri olup gene bir anti-kahramanı simgeleyen Grigoriy Aleksandroviç Peçorin ile aynı adı taşıyan bu öykülerin baş kahramanının karakteri asabiyetine egemen olamayıp düşüncesizce hareketlere başvuran empülsiv yapıda, bazen aşırı duyarlıkla fevri davranma bazen derin duygusallıkdan uzak kayıtsızlık, yerine göre dalaverecilik gibi tezatlar içinde yoğrulan, son derece atak ve kibirli fakat genelde melankoliye ve romantizme kapılan; edebî tanımı ile nihilistik, çevresine mesafeli, yabancı kalmış biri olarak çizilmektedir. Bu öyküler olarak üç ağızdan naklediliyor. Peçorin’in *(2) son serüven’i, belki onu daha iyi tanıtma amacı ile kitabın “Bella” adındaki ilk öyküsünü oluşturur; âmiri Maksim Maksimiç ağzından adı verilemeyen bir gezgine anlatılan bu öykü Peçorin’in iyice depresyona kapılıp toplumdan kopuşunu anlatmaktadır. İkinci öykü ise gezgin ağzından başka bir yerde karşılaştığı Maksim Maksimiç’in gene bir rastlantı eseri aynı mahâlde buluştuğu Peçorinden soğuk karşılık görmesinin düş kırıklığına aittir. Diğer üç öykü aynı gezginin Peçorine ait olup Maksimiçden aldığı eski anı notlarının naklidir. Kitabdaki sıraya göre ilk öyküden başlayalım:

Bella: Romanda adı anılmayan yolcu (Lermontov’un kendisi olabilir) Tiflis’den gelmektedir. Gürcistan’ın Kayşavur Vadisinde bir Kervansaray önünde mola verir. Kendinden önce bir deve kervanı ve dört öküzlü bir araba da orada durmuştur. Elli yaşında apoletsiz subay ceketli bir adamla arkadaş olur; bu adam Kafkasyaya yeni geldiği anlaşılan yolcuya General Aleksey Yermolov zamanından beri süre gelen dağlılara karşı savaşlarda *(3) yararlıklar gösterip iki kez terfi ettiğini; Kananniy Brod yakınlarındaki bir kaledeki bölüğünde on yıl kaldığını; 5 yıldan beri de Çeçenya’da Terek gerisindeki bir kaleyi yönettiğini söyleyip bu Asyalılar’ı müthiş kurnaz ve düzenbaz insanlar olarak tanıtır; Rusca “ekmek” demeyi bilmezken: “Kumandan bana bir votkalık bahşiş ver” diyebildikleri; Tatarların hiç olmazsa içki içmedikleri, Gürcülerin çok ahmak, Çeçenlerle Kabardinlerin soyguncu, vurguncu, ama cesur olma gibi özellikleri; düğünlerde, cenazelerde boza ile kafayı çekip bıçaklarına davranan Çerkesler yüzünden bir ara kendisinin de ölüm tehlikesi atlattığı hakkında bilgiler verir…

Maksim Maksimoviç adındaki bu yaşlı yüzbaşı sözü garnizonuna katılan ilginç bir subaya getirir: Grigoriy Aleksandroviç Peçorin... Peçorin kale yakınlarındaki bir düğünde gördüğü aşiret reisi kızı “Bella”ya abayı yakar. Ama Bellanın peşinde başka yiğitler de vardır. Kazbiç adında karanlık bir maceraperest Çerkes de kızı elde etmek ister. Peçorin oyun yapmada daha ustadır. Bella’nın 16 yaşındaki acar kardeşi Azamet’in atlara düşkünlüğünden istifade ile Kazbiç’in müstesna nitelikdeki atı karşılığında ablasının kendisi ile kaçmasına yardım etmesini ister. Kazbiç’in aşiret şefini ziyarete geldiği ve atını bahçeye bağladığı bir gün Azamet ablasını at’ın üstüne bağlar ve Peçorin için kaçırır; atı kendisi alır. Kazbiç atının yok olduğunu ve keza Bella’nın da ortada görünmediğini farkettiğinde iş işten geçmiştir. Yüzbaşı Maksim arkadaşlık ilişkisi kurduğu Peçorin’in böyle çirkin bir düzen kurduğunu öğrenince çok bozulur onu şiddetle azarlar. Peçorin Hrıstiyan olmayan Kazbiç’in zaten kızı hak etmediği savına sarılır. Ayrıca Yüzbaşının dikkatini çeken şey, Peçorin’in Bella’ya doğrudan tecavüz etmeyip, kendini teslim etmesi için ısrarla iknaa çalışmasıdır ki zaman içinde Bella da buna olumlu karşılık verince mesele kalmaz.

Kafkas halklarından Kabardin Çerkesler

Fakat bir süre sonra bağımsız ruhlu Peçorin, dağlarda koruma, kollama zorluğu olan Bellayı kendisine ayak bağı gibi görmeye başlar. Bu kez kendini tümüyle Peçorin’e adamış Bella onun kendisini terk etme niyetini hissedip bir köle değil prenses olduğunu söyler. Maksim de böyle bir ahlâksızca vefasızlığa artık göz yummanın olanaksız olduğunu söyler. Peçorin zor karşısında kızı sevdiğini, onun için canını vermeğe hazır olduğu yanıtını verir. Güvenlik nedeni ile Bella’nın kamp dışına çıkmasını yasakladığı hâlde bir gün uzaklaşıp ırmakda ayağını yıkamakda olan kız nihayet izlerini bulmuş Kazbiç’in eline düşer; bunu farkedip Bella’yı yeniden koruma içgüdüsü ile üzerlerine gelen Peçorin’i elindeki hançerle kızı öldürmekle tehdit eden Kazbiç dediğini de yapar; kızı ağır yaralayıp kaçar; akıbeti bilinmez. Kız nöbetler içinde yatakda çırpınıken Peçorin başından ayrılmaz. Bella’nın ölümünden sonra o da ağır hastalanır. Ölümden zor kurtulmuştur ama depresyona kapılmış, toplumdan iyice kopmuş; fizik olarak da yıpranmıştır. Üç ay sonra başka bir alaya ataması yapılır ve yüzbaşısı Maksimiç’le iletişimi keser.

Maksim Maksimiç isimli ikinci öyküde aynı gezgin Vladikafkas’daki bir handa Maksimiç’e yeniden rastlar. Tam bir mahrumiyet diyarıdır buraları. Yiyecek içecek kıtlığı yüzünden çok uzak olan yeni menzillerine, nevalesiz çıkmayı göze alamazlar. İkmâl Yekaterinograd’dan yapılacaktır. Yerli halk bu anlan kente ve bu kentle aralarındaki yola güvenlik sağlayacak bir piyade takımı ve bir sahra topundan oluşan muhafız müfrezesini “okaziyo-uğursuz” olarak niteler (Rusça “okaziyo” hem fırsat hem uğursuz demektir). Bu arada Han’a İran yönünden Peçorin de gelmiştir; ama boynuna sarılmaya davranan eski komutanını adeta ilk kez gördüğü biri imiş gibi soğuk davranır. Ayrılırlarken Maksim kendisinde kalmış ona ait anı notlarını iade etmek ister. Peçorin ilgilenmez; “kalsın,” der; yaşlı yüzbaşı da bunları gezgine devreder.

Peçorin’in Günlüğü”ndeki üç öyküye geçmeden önce, gezgin, roman kahramanının vefat ettiğini öğrendiğini, zaten onun bu anılarla ilgilenmemesinin zımnî bir müsaade olabileceği kanaatii ile bunları yayınlamanın sakencası kalmadığı yolunda bir önsöz yazmıştır.

Bu anılardan alıntılanan ilk öykü “Taman”dır. Taman, Azak Denizi Kerç Boğazına kıyısında bataklık bir yarımada ve onun kasabasına verilen isimdir. Rusyanın bütün kıyı kasabalarının en kötüsüdür. Peçorin buraya geldiği vakit, askerî garnizon dahil hiç yatacak yer bulamaz. Ancak sahipleri evde bulunmayıp bir kör evlatlığı bıraktıkları pis bir kulübede, emirerinin horultusunu dinleyerek yatmak zorunda kalır. Bu evin sahiplerinin Yanko adında bir Tatar yönetiminde kaçakçılık yaptıklarını, kör çocuğu ve olaganüstü güzel Ukraynalı bir kızı da bu işe alet ettiklerini farkedecektir. Yüzme bilmeyen, ayran gönüllü Peçorin cinsel arzuları için kullanmaya kalktığı kızın bir kayık gezisinde kendisini denize yuvarlamasından zor kurtulur ve onu denize atar. Kıyıya yüzerek çıkan kıza aşık olmuştur. Ona hayran kalarak Taman’dan ayrılır.

Kitabın en uzun povest’i Prenses Mary’da, Peçorin’in Kuzey Kafkasyada (Gürcistan sınırı) Podkumok Irmağı kıyısındaki Pyatigorsk’daki macerası nakledilir. Kazbek Dağı ile başlayıp Elbrus ile sonlanan karlı tepeler zincirinin en güzel seyredildiği kent oldukça hareketli ve sosyetikdir. Orada çok yakın arkadaşı yakışıklı, esprili, geveze, er kaputu ile gezecek derecede egzantrik bir anlayışda olan Gruşnitsky ile karşılaşır. Gruşnitsky, şifalı suları nedeniyle cazibe merkezi olan kenti ziyaret etmekde olan Prenses Ligovskaya’nın (aynı isimdeki romanın kadın kahramanı ile ilgisi yok) kızı (Sosyete’de İngiliz modasına uyarak “Mary-Meri” diye çağrılan) Maria’ya aşıkdır. Kent’de ayrıca Peçorin’in eski sevgilisi olup o arada ikinci evliliğini yapmış Vera da bulunmaktadır ve kahramanımız onu yeniden tava getirir (dikkat edilirse yazar “Prenses Ligonskaya’daki isimleri kullanıyor).

Kentin büyük şehirleden daha düşük düzeydeki kulübünde dans alemleri yanında tahrik edici ve tehlikeli şakalar yapılır. Peçorin Gruşnitsky’nin er kaputu giymesi ve Meri’ye aşık olması ile alay etmektedir; “Kadınlar! Kadınlar kim onları anlayabilir ki? Onların tebessümleri yüreklerindeki duyguların aksini söyler. Ben salt gururum için yaşamımı tehlikeye atarım. Kadın kucağı umurumda değil,” der. Gruşnitski: “Mon cher, je haïs les hommes pour ne pas les mépriser car autrement la vie serait une farce trop dégoûtante-Dostum, ben insanları aşağılamakdan nefret ederim; çünkü aksi hâlde yaşam öylesine iğrenç bir olay komedisi olurdu ki.” Peçorin: “Mon cher, je méprise les femmes pour ne pas les aimer car autrement la vie serait un mélodrame trop ridicule-Dostum, ben kadınları aşağılarım ama onları sevmekden kaçındığım için değil ama onlar ciddiye alındığı takdirde hayat saçma bir melodram olurdu,” görüşlerini ileri sürerler.

Bir gün Peçorin Çerkes giysileri ile atlı geziye çıkmışken Gruşnitsky ve Prenses Meri’ye rastlar. Meri ürkmüştür: “Mon Dieu, un Circassien!-Tanrım, bir Çerkes!” nidasına karşı Peçorin: “Ne craignez rien, madame, je ne suis pas plus dangereuse que votre cavalier-Korkmayın, hanımım, ben kavalyenizden daha tehlikeli biri değilim. Gruşnitsky’nin keyfi kaçmıştır. Başka bir gün bir subay grubu ile Kislovodsk’da Podumok Irmağının aktığı bir geçiti ziyaretlerinde ırmakdan atla geçerlerken küçük prenses korkmuş; Peçorin koruma bakanesi ile ona sımsıkı sarılıp orasını burasını ellemeye başlamıştır. Subayların gözünden kaçmayan bu olay Kulüpdeki toplantıda açığa vurulur; kiminin Peçorin’i kiminin Gruşnitsky’i desteklediği ve aslında eğlence arayan sorumsuz arkadaşlarının Meri’nin adını karıştırarak kışkırttığı iki eski dost onur uğruna düello’ya karar verirler.

 Pechorin ve Gruşnitsky’nin düello hazırlığı (Mikhail Vrubel’in eseri)

Düello, yasal engel nedeni ile vurulanın kazara düşmüş olabileceği izleniminin yaratılmak için Halka adı verilen uçurum başında yapılacaktır. Kura çekiminde; ilk ateş sırası Gruşnitsky’e düşmüştür. Peçorin: “İyi nişan al zira sıra bana gelince ıskalamam”der. Hasmının gerçekden morali bozulmuştur; vazgeçecek gibi olur; fakat kendini toplayıp Peçorin’in alnını hedefleyerak atışını yapar. Mermi Peçorin’in kulağından geçip apoletini kopartmıştır. Bu kez hasmı aynı tehdidi savurur; “Beni mutlaka vurmalısın; yoksa bu akşam seni kıstırıp öldürürüm!” der. Fakat Peçorin ıskalamaz; Gruşnitsky’nin cesedi kayalardan aşağı uçar. Olay ve nedeni Ptrenses Ligovskaya’nın kulağına gittiğinde zavallı kadın yıkılmıştır. Kentten ayrılma hazırlığında olan Peçorin’i evine çağırıp: “Siz soylusunuz. Kızımı dedikodulara karşı savundunuz. Yaşantınızı tehlikeye soktunuz; demek ki onunla evlenmeye hazırsınız,” demesi karşısında, kadınları ciddîye almayan, özellikle başkasının terkettiği bir kadına sahip olmakdan nefret ettiği için zor duruma düşen Peçorin: “Bunu kızınızla görüşmem gerek!” yanıtını verir. Hasta olan Meri’ye: “Benden iğrenmen gerek; sana lâyık değilim!” diye onu atlatır. Keza Peçorin’e yolladığı bir mektupda kocasından ayrılmaya hazır olduğunu açıklayan Vera’ya da yüz vermez; kıtasına yalnız gider.

Bu öykü Fransız rejisör Claude Sautet’nin “Un Coeur en Hiver-Kış Gününde bir Yürek” ismi ile 1992 çekimi filmine konu olmuştu. 2011’de sahneye uyarlanıp Edinburgh festivalinde sergilendi.

Peçorin anı defterindeki son öykü “Fatalist-Kadere İnanan Adam”dır: Peçorin’in geçici görevle katıldığı bir birlik iki hafta süreyla bir Çerkes köyünde konaklar. Bir akşam, subay meclisinde “Müslümanların “insan kaderinin göklerde yazılı olduğu” inancının Hrıstiyanların da bir çoğunu etkilediği söz konusu edilir. Yaşlı binbaşıları bunu kanıtlamanın, tanık bulmanın imkânsız olduğunu, bu inancın Tanrının insana akıl ve irade vermesi gerçeği ile ters düştüğünü ileri sürer. Aralarında Sırp asıllı “Vuliç” adında esmer, siyah gözlü, yiğit, az ama öz konuşan, içki kullanmayan, Kozak kızları ile düşüp kalkmayan bir subay varmış. Ancak bu subay fena halde kumar tutkunu imiş. Ne var ki kumarda hiç kazanamaz ama sürekli oynamakdan kendini alamaz, varını yoğunu kaybedermiş. Kasalık da yaptığı bir whist oyununda şansı açılmış, üstüste kazanırken birden alarm ve tüfek sesleri üzerine herkes silahına sarılıp görev başına koşarken o yerinden kımıldamadan oyunculardan birine “restini çek!” diye bağırmış; beriki “7’liye oynadığını” söyleyip uzaklaşmış. 7’li kazanınca Vuliç masadaki parayı toplayıp koşa koşa, çatışmakda olan askerlerin arasında o oyuncuyu arayıp, bulmuş; paraları vermiş. Bu dürüst ve yiğit adam söyleşiye katılır ve kadere inandığını ve bunu ispatlayacağını; kendi üzerinde bunun denemesini yapacağını söyler. Ve bahse de girer. Binbaşının tabancasını alır; ona barut doldurur; horozu çeker; alnına dayar. Peçorin ona bugün öleceğini söyler. Fakat Vuliç denemeyi bir iskambil kağıdı üzerinde yapar; tetiği çeker; silah patlamaz. Binbaşıya: “Silah dolu mu idi?” diye sorar. Binbaşı hatırlamadığını söyler. Vuliç başka bir kağıt üzerine silahı doğrultup tetiği çeker; bu kez büyük bir gürültü ile kağıt delinir; odanın içini duman doldurur. Vuliç ömründe ilk kez şansının yaver gittiğini ve bunu kadere bağladığını söyler. Peçorin: “Sanki bana bugün ölecekmişsiniz gibi geldiydi,” der.

Vuliç aynı akşam karanlıkda domuzlara kılıçla saldıran sarhoş bir Kozak’a müdahale ederken canından olacaktır. Peçorin bu olayı yüzbaşısı Maksim Maksimiç’e nakledince adam önce “Kader” kavramının anlamını kavramakda güçlük çeker; sonra “tabancaların horozları iyice yağlanmaz ve parmakla iyice basılmazsa ateş almayabilir,” şeklinde rasyonel bir açıklama yapar. Peçorinle farkının fizik ötesi konularda tartışmakdan hazzetmemesi; yaşama kuralcı düzende bakması olduğu bu son öyküde özetleniyor.

*(1) Byron Kahramanı (Byronic hero): İngiliz romantik ozan Byron’un yazılarında örneği olan idealist görüntülü fakat rüzgâra göre yelken kullanan dedikleri tipde hercaî karakterdir. Byron özellikle, sonradan aşık olacağı Lady Caroline Lamb’i “çılgın, kötü, bir araya gelmenin tehlike yaratacağı bir kadın” olarak tanımlaması ile (Childe Harold’s Pilgrimage” isimli yarı otobiografik eserinde) bu tip’in örneğini vermiştir.

* (2) Peçorin adı: Urallardan doğan ve Rusyanın kuzeybatısında Arktik Okyanusuna dökülen Peçora Irmağından gelir. “Pe-çora” “Ormanda yaşayan” demek olduğuna göre öykünün baş kahramanının karakterine uygun bir isim de kabûl edilebilir. Irmağa Puşkin’in “Yevgeni Onegin” öyküsüne armağan olarak, sonradan “Onega Irmağı” da denmiştir.

*(3) Kafkas Savaşları: 1777-1861 yılları arasında yaşamış Aleksey Petroviç Yermolov’un komutanlığında 1816-1827’de üvertürü yapılan bu savaşlar 1844-1853 arasında Mikhail Semyonoviç Vorontsov, 1856’ya kadar da Baryatinsky isimli generaller, 1861’e kadar çeşitli komutanlar tarafından yönetilmiş; Çerkeslerin o bölgeden etnik temizlenmesi sonucunu vermiştir. Ruslar Bu savaşlarda Adige, Abhaz, Ibıh gibi Çerkez aşiretlerine karşı olduğu gibi Çeçenya, Karaçay, Dağıstan halkına karşı da askerî harekât gerçekleştirilmiş; Gürcistan, Ermenistan, Azerbaycan da Rus Çarlığının idaresine girmiş; çeşitli zamanlarla bu hedef doğrultusunda Osmanlı İmparatorluğu ve İran ile de savaşılmıştır.

Kafkasyadan göç eden Dağlı Müslüman halklar (Pyotr Gruzinsky’nin eseri)

Başlarda karşılaşılan sert direnme 1825’de Çar I. Aleksandr’ın ölümüne ve Dekambrist ayaklanmaya neden olmuştu. Daha sonra Şeyh Şamil, Hacı Murat gibi Dağıstan liderlerinin gösterdiği kahramanlıklar Lev Tolstoy’a da esin verecektir. Kırım Savaşı üzerine ateş kes anlaşması yapılan Şeyh Şamil 1859’da ele geçirilip esir edilmiş; Kafkas Savaşları, General Baryatinsky’nin 250.000 askerlik dev ordusu ile kesin olarak 1864’de sona ermiş; Kafkas Müslüman topluluklarının, özellikle Çerkeslerin Osmanlı İmparatorluğuna trajik göç akınları böyle başlamıştır.

Ozan’ın bir şövalyenin duygularını anlatan şiiri ile bahsi kapayalım:

Esir Şövalye
Zindanımda otururken semanın maviliğini,
Mazgal deliğinden gözlerken
Keskin bir acı ve utanç duyarım.
Havada özgürce uçuşan pervasız kuşların görüntüsünden

Kurumuş dudaklarımdan ne bir dua sözcüğü çıkar,
Ne de sihirli göklerinde gezineceğim şarkılardan biri,
Sadece eski savaşları, ağır kılıcımı ve
Demirden giysimi hatırlarım.

Benim taş gibi ağır zırhım-taşıdığım haç’ım,
Alnımı tazyik eden taş gibi ağır tolgam,
kılıç ve mızrak darbelerinden yıpranmış kalkan’ım,
Bitmez tükenmez yolları nasıl kat’ettiğini bilemediğim at’ım.

Burda hep benim emrimde olan at’ım zamandır,
Tolga’nın vizörü taşdan mazgal deliğidir,
Benim burdaki zırhım taştan yapılmış duvarlardır,
Tek kalkan’ım kapının demir menteşesidir.

Benim atım olan Zaman! Rahvan giden toynaklarının dörtnala dünüşmesini öyle istiyorum ki!
Benim taşdan zırhım tahammül edilemiyecek kertede ağır!
Ölüm, vakti geldiğinde bana eyerimin üzerinde ulaşsın;
O zaman at inip, vizörümü kaldırayım.
 

Yayın Tarihi : 19 Nisan 2012 Perşembe 12:25:45


Bu haber hakkında yorum yazmak ister misiniz?