Mikhail Yevgrafoviç Saltykov Şcedrin
![]() |
| Saltykov Şçedrin’in portresi |
Müstear adı “Şçedrin” olarak ünlenen ve eserleri de “Saltykov Şçedrin” adı ile yayınlanan XIX. Yüzyıl Rusyasının bu büyük Rus yergicisi 27.Ocak.1826’da Tver taşra Eyaleti Tula İlindeki Saltykov ailesinin malikânesinde (Spas-Ugol kasabasında) doğdu. Taşra soylusu eski bir kökden gelmesine karşın aile içindeki huzursuzluklar ve çetin kavgalar onu ilk eğitiminin ihmâline ve içine kapanık garip bir çocuk olmasına neden oldu; annesinin köylülere karşı merhametsiz davranışı kâlbinde yara açtı. Annesinin keskin bir biçimde sergilediği toplumsal farkın istismarı sanatına tüm objektifliği ile yansıyacaktır. Büyük bir aşkla okuyarak kendini yetiştirmeyi başardı. Ne var ki babasının evinde okunacak sadece Kutsal Kitap vardı. O da kemâl-i dikkatle İncili okumaya soyundu. On yaşında, Moskovadaki soylu çocuklara özgü bir okula, 1838’de de Başkent St. Petersburgdaki Çarskoye Selo’daki ÇarlıkLlisesine girdi. Orada, sonradan Dışişleri Bakanı olacak Prens Lobanov-Rostovsky ile sınıf arkadaşlığı yapmıştır. Daha lisede iken 1841’de şiirler yayınlamaya başladı. Lord Byron ve Heinrich Heine’den çeviriler yaptı. Liseyi bitirdiğinde Savaş Bakanlığına yazmanlık görevi ile girdi. “Protivoreçiya-Çelişkiler” adndaki roman yüzünden 1848’de Vyatka’ya (Kirov) sürüldü. Sürgünde inadına Russsky Vestnik dergisinde “Gubernskye Oçerki-Taşradan Karalamalar” başlığı altındaki, Rus halkının, tüm sınıf ve katmanlarını eleştiren kötümser ve acı yergilerini yayınlatmaktan hiç çekinmedi. Sıcak ve entellektüel yapısına büyük bir sempati besleyen Vyatka Valisinin özel bir temsilcisi olarak memurların rüşvet gibi ufak tefek suistimâllerini, polislerin kötü muamele suçlarını soruşturma görevi aldı. Anılarında “Vyatka esareti” diye tanımlayacağı bu tarz çalışmayı sonlandırma girişimleri: Ona hayran olan ve saygın bir konuk olarak evlerine davet eden yerel aydınlar ve vilâyet erkânı tarafından “Daha vakit erken; biraz daha deneyim kazan; parasız kalma!” diye önlendi. Nitekim fikrî ve edebî araştırmalarını bırakmadan bu işleri de yürütebileceğine kendisinin de aklı yattı. Orada tanıştığı Vali yardımcısı Bolkin’in kızı Elizaveta Aleksandrovna ile sonradan evlenecektir. Bir yandan susamışçasına okuduğu Saint Simon, Fourrrier, Louis Blanc, Cabet, George Sande’dan esinlenerek Fransız ütopist sosyalistlerinin ideallerini benimsedi.
Almanya ve Fransa’daki 1848 Sosyalist hareketlenmelerinden etkilenerek 1854’de “Zaputannoye delo-Karmaşık bir Sorun”u yayınlayarak ütopik sosyalist anlayışı Rus okuruna aktarmaya çalıştı. 1956’da sürgün statüsü sona erince bu mizah dizisini 1857’de kitap hâline getirdi. Aynı yıl yazdığı tek komedi oyunu “Smert Pazuhina-Pazuhin’in Ölümü”nde Rus ticaret âlemini alay alıyordu. Bu piyes ancak, ölümünden sonra 1893’de sahnelenebildi. 1858’de Riazan’da, 1860’da Tver’de vali yardımcısı oldu. Her özgür fikir sanatçısı gibi Sovremennik dergisi yazı kuruluna girdi.
Vaktini yazı yazmakla geçirmesi kamu görevine sekte verince 1862’de istifa etti; ılımlı bir yayın politikasına geçen Sovremennik’in sahibi ve editörü Nekrasov’un daveti üzerine onun baş yardımcısı oldu. 1864’de tekrar kamu hizmetine girdi. “Penza’ya yerel yönetim “Vergileme Kurulu”na başkan atandı. Benzer görevleri Tula ve Riazanda yürüttü. Resmî görevine rağmen Sovremennik’deki yergilerini sürdürüyordu. Nevinniye Raskazy-Masum Söyleşiler”i 1863’de yayınladı.Fakat, Çar II. Aleksandr’a ilk suikast girişiminin yapıldığı bir sırada onun ve Vasily Sleptsov, Gleb Uspensky, Fyodor Reşetnikov gibi halk yazarlarının yergileri yanında, Çernişevsky’nin kalebendliği sırasında yazdığı “Ne Yapmak Gerek?” makalesi de işe tüy dikince 1866’da dergi kapatıldı. Fakat çok geçmeden bu derginin yerine geçen Oteçestvenniye Zapisky’nin açılmasına izin verileecek; 1878 Ocağında Nekrasov’un ölümü üzerine Şçedrin bu derginin yönetimini alacak; bu faaliyeti dergi neşrinin yasaklandığı 1884’e kadar sürdürecktir.
Rus tarihinin bir hicviyesi olan “Istoria Odnogo Goroda-Bir Kentin Tarihi” (1867) eserlerini yazdıkdan sonra 1868’de kendini tümüyle edebiyata verdi, Doğu dillerini iyi bilen, oriantalist yarı Polonyalı gazeteci Józef Julian Sekowsky’nin tanıttığı uslûpda bugün bayağı görülen, fakat yerri olarak çok etkili bir misyon icra eden Ezop tarzı hayvan öyküleri ile masallara allegorik atıflarda bulunduğu “Skazky dia Vzroslih-Büyükler için Masallar” ve diğer yergi dizileri ile modern Ruslarının aç gözlülük, iki yüzlülük, suiistimâl, soygun, ihanet ve budalalık çamuruna saplanmalarına yılmadan tepki koydu.
![]() |
| St. Petersburg’daki altmış yıl boyunca Saltykov Şçedrin adını taşıyan “Rusya Ulusal Kitaplığı” |
Bu dönemeçden sonra kaleme aldığı belli başlı çalışmaları: “Dnevnik Provintsiala V Petersburge-Petersburg’da bir taşralının Günlüğü” (1872), “Skazky-Öyküler” (1878), Bazı dillere “Tamahkârlar Evi” ya da “Soylular Ailesi” adı ile çevrilen tek romanı, özellikle “Küçük Yahuda (İsa’ya ihanet eden havarî)” takma adı verilen Porfiry Golovlyov’un sığ, yağcılık denebilecek mekanik bir riyakârlığa sapmış, hilekâr yapısı ile müfrit açgözlülüğü betimleme şaheseri olan “Gospoda Golovlyovry-Soylu Goloviev Ailesi” (1880), Fransızca başlıklı “Messieurs et Mesdames Pompadours-Büyüklerimiz Bay ve Bayan Pompadourlar” oyunu ; kasvetli çocukluk günlerini ima ettiği anıların anlatıldığı, biografi kabûl edilebilen ”Poşehonskaya Starina-Eski Poşekhonye”dir (1889).
Son yıllarında, Lenin’in de dahil olduğu zamanın radikal gençliği içinde “Devrimci Gençliğin Gözde Yazarı” namını alacak ölçüde çok güçlü bir etki yaratmıştır. Gençler onu akın akın ziyarete geliyorlardı. Ölümünden kısa bir süre önce oğluna: “Edebiyatı her şeyden çok sev,” nasihatını vermişti.
10.Mayıs.1889’da, Petersburg’da, kâlp sektesinden vefat etti. Vasiyeti gereği, Volkovo Kabristanında Turganyev’in mezarı yakınına gömüldü.
St. Petersburg’daki “Rusya Ulusal Kitaplığı” 1932-1992 yılları arasında “Saltykov Şçedrin Devlet Kamu Kitaplığı” adı ile hizmet görmüştü.
İlk kez olarak 1946 yılındaki Aziz Alpaut kalemi ile Türkçeye çevirilen “Büyükler için Masallar” içindeki bazı masal özetlerini vererek Şçedrin yazınını örneklendirelim:
![]() |
| “Beygir” öyküsü ile ilgili illüstrasyon (Raçev’in eseri) |
“Loşadi-Beygir” öyküsü zavallı bir köylü beygirinin çilelini yaşamını realist uslûpla anlatır. Köylü tarlasını ona sürdürür; yükünü taşıtır; çarşıya pazara koşturur. Şçedrin öykülerinde çok görülen anî bir plan değişikliği ile köylü okuyucunun gözünden kayboluverir. Bu kez beygir, baskı altındaki gariban köylünün simgesi olur. Beygir angarya için yaratılmıştır. Onun hiç kimseye ihtiyacı olmadığı gibi, iş olmazsa onun varlığı da unutulur. Hattâ sahiplerinin tanımı ile fazladan bir yaratıkdır. Dinlenme ve yem ancak işini yapabilecek ölçüde verilebilir. Sanki ebediyen var olacakmış nazarı ile bakılır. Çünkü o ne canlıdır ne ölü. Etrafında huzur içinde yaşayan asalaklar ve ortama uyanlar vardır. Onlar sıcak yerde yatarlar; saman yerine arpa yerler. Sçedrin, bu adaletsizlikleri anlatırken Sekowsky tarzı sert ve kaba bir hiciv uslûbu kullanır. Yüksek zümrelerin halk hakkındaki basma kalıp fikirlerinin allegorisi yapılır. Slav milliyetçilerinin köylüleri düzenin temeli gibi gösteren riyakârca söylemlerini alaya alır.
Bunun gibi “Bir Köylünün iki Paşayı Nasıl Doyurduğunun Öyküsü”nde köylülerin insan yerine konmadıkları bir düzenin ekonomik siyasasını açıklar:
Hayatlarını üstlerine yağcılıkla kazanan iki Çarlık generali görev yaptıkları bürolar lağvedilince işsiz güçsüz kaldılar. Petersburg’da Podyaçetskaya Caddesinde birer daire tuttular. Emekli maaşları ve aşçı kadınların hizmeti ile yaşamlarını sürdürüyorlardı. Bir deniz yolculuğunda kazaya uğrayıp ıssız bir adaya düşüp aç ve ilaçsız kalınca ne yapacaklarını şaşırdılar. Yüksek sosyetede nanemolla bir yaşama alışmışlardır. Çıplak Doğa ile başbaşa kalınca hiç bir şeye elleri ermez güçleri yetmez durumda olduklarını farkederler. Önlerinde uçsuz bucaksız deniz uzanırken arkalarında bir avuç kara parçası vardır. Birbirlerine bakarlar; her ikisi de gecelikli, boyunları madalyalıdır. Canları kahve ister. Ne fayda; hiç bir olanakları yoktur.Oturup ağlarlar. Onlara kesinlikle bir mujik gerekti. Hani şu her gereksinimlerini ayaklarına taşıyan köylü... Balık tutacak; yaban horozu avlayacak; ateş yakıp bunları pişirecek... Nereden bulacaklardı mujiği?... Paşalardan tümüyle salaklaşan biri: “Bir rapor mu yazsak, acaba?” diye sorar. Bir ara askerî koro okulunda yazı öğretmenliği yaptığı için yaşam pratiği ona göre daha fazla sayılan öteki: “Birimiz doğuya, diğerimiz batıya gidip araştırmalar yapalım,” der. O zamana dek kapalı alandan çıkmadıkları için doğuyu, batıyı birbirinden ayırmakda zorlanırlar; sağ ve sol yönlere ayrılırlar. Çeşit çeşit meyve ağaçları görürler; ama tırmanmayı beceremediklerinden sadece üstlerini, başlarını yırtarlar. Çay kenarında gördükleri balıkları avlayacak beceriden de yoksundurlar. Ormana girdiklerinde, bıldırcınlar, tavşanlar, çalı horozları gözlerinin önünden kaçışırlar. Velhasıl gece olduğunda karınlarını doyuramadan yatarlar ama gözlerine uyku girmez. İki gün geçer; açlıkdan kuduracak hâle gelirler; biri ötekinin madalyasını kapıp yutar. Daha önce bu adaya uğramış insanlar olacak ki, bir köşeye atılmış “Moskova Haberleri” gazetesi ellerine geçer. Belediye Başkanının davetindeki, altın terlot balığından Kafkas ormanlarında yetişen sülüne kadar sofra zenginliği ballandıra ballandıra anlatılır. İyice çıldırdılar. Bir köylü bulma umudu içinde gene yollara düşerler. Tüm adayı dolaşırlar; sonunda fırınlanmış ekmek kokusu duyup, asılı bir kokmuş koyun postu görüntüsü ile adayı onlarla paylaşan köylünün izini yakalarlar. Bir ağacın dibinde sırt üstü uzanmış; kollarını baş altına çaprazlamış, küstah pozlu, iri yarı köylüyü görünce gazap içinde kükrerler: “Çarın iki Paşası açlıkdan ölmek üzere; sen gelmiş, burada yan yatmışsın. Haydi işe, marş!” Paşalardan zılgıt’ı yeyince önce kaçmaya davranan köylü iki paşa yakasına yapışınca işi ciddîye alır. Ağaçdan elma toplar; toprakdan patates çıkarır; çil avlar. Mükellef bir sofra düzer. Biraz dinlenmek için paşalardan izin ister. Paşalar bir urgan yapması şartı ile ona dinlenme izni verirler. Köylü yaban keneviri toplar;, suda yumuşatıp döverek uygan yapar. Paşalar, kaçıp kendilerini hizmetinden yoksun bırakmasın diye onu bir ağaca sımsıkı bağlarlar. Her gün köylünün hizmetinden yararlanırlar. Arada bir onunla söyleşirler. Köylü püryan yaptığı bir kuzunun içkisiz gitmediğinden şikâyetçi olur. Nihayet paşalar adadan sıkılınca, usta gemi inşaatçısı olan köylüye bir de gemi yapımı işi düşer. Paşalar köylüye bir zılgıt da geminin çok sağlam olmasını teminatı vermesi için atarlar. Yolda karşılaştıkları fırtınanın gemiyi sarsmasının verdiği korku ve heyecanı da köylüye küfrederek bastırmaya çalıştılar. Evlerine fıstık gibi besili ve güleryüzlü döndüklerinde aşçı kadınlar çok şaştılar. Eh, artık, paşalar da köylüye bir kadeh votka ile bir gümüş beşlik yollama hatırşinaslığını esirgemez.
Şçedrin, soylu sınıfın toprak amelesini böylesine ezmesinin, fukara köylüde sınıf bilinci uyandırdığına ve kaçınılmaz bir isyan doğuracağına işaret eden öyküler de yazmıştır.
“Svinoyve Taptiki-Taptık Oğulları” bu tür masallardandır ve sansüre de uğramıştır. Üç Taptık oğlunun menkıbelerini nakleden bu masal dizsinden birinci Taptık oğlunun öyküsünü özetleyelim.
Ayıplanan ve tarih belleğinde kalmayan küçük cinayetlerin tersine büyük cinayetlerin ciddîye alınarak tarih klasikleri arasında anıldığı gerçeğini iyi kavrayan Taptık oğlu yaşlanmış, soyuna sopuna emeği geşmiş; in yapmış, ağaçları köklemiş; bir bakıma mühendislik deneyimi kazanmış bir hayvandır. Deneyimlerinden dem vurup her ne konuda olursa olsun kan dökmenin erdeminden söz ederdi. Kan dökme gibi radikal bir tavır Kral Aslana da uyduğu için bu bilge dostunu binbaşılığa tefi ettirdi. Geçici Voyvoda göreviyle ırak ormanlara fesat çıkaranları tedibe gönderdi. Başına buyruk yaşayan orman sakinleri önce endişe ettilerse de, disiplinin kendilerini düzene sokabileceği düşüncesi ile avundular. Fakat Taptık oğlu en ufak hatayı kan dökerek cezalandırmaya karar vermişti. Geldiği gün bir kova vodka içerek sarhoş oldu; lojman olarak kullanacağı in hazır olmadığı için dışarda uzanıp horlamaya başladı. Bu sırada, hem kova ile su taşıma hem de kanarya gibi ötme marifeti olan bir saka kuşu geçerken yerde yatan ayıyı bir kütük sanıp üstüne kondu. Uykusu hafif olan Taptık oğlu öfke ile bağırdı. Saka çok korktu ama uçup kaçacağına olduğu yerde kalakalınca yakalanıp Voyvoda’nın midesine indi. Binbaşı kuşu acele ile yutmuştu ama bu defa, dişinin kovuğuna bile girmeyen bu sergerde direnişçinin kim olduğuna dikkat etmemişti. Bu gafını gören olmamasına dua ediyordu. Oysa yakındaki kayın ağacına konmuş bir sığırcık kuşunun: “Salak herif, bizi düzen’e koymaya geldi; hepimize çok yararlı saka’yı yedi,” dediğini duyunca binbaşı onu yok etmek için kayın ağacına tırmanmaya koyuldu; sığırcık da başka bir kayın’a uçuverdi. Öteki hayvanlar da onun hem zalimliğini hem beceriksizliğini eleştiren bir koroya başladıl. Binbaşı bir şunun bir ötekinin peşinden koşup yakalayayım derken iyice alay konusu ve perişan oldu. Artık inden lojmanında da rahat edemez olmuştu. Muzip hayvanlar üzerine köpek sürüsü gönderip orasını burasını didikletiyorlardı. Ormanın tüm sakinlerinin diline düşmüştü; hatta ünü ormanların dışına taştı, vahşi Tunguz’un, steplerin oğlu Kalmuk’un kulaklarına kadar gitti; onlara bir saka kuşunu yiyecek kadar budala bir mütegallibe’nin boyunduruğuna gimeme bilincini kazandırdı. Taptık oğlu da bu hâle gelmesinin Aslanın kulağına gideceğinden kuşkulanmaya başlamıştı ki, Aslan’ın Danışma Kurulunun baş müşaviri eşekden, orada bazı ciddiyetsiz olayların istihbaratının yapıldığı ile ilgili bir sorgulama yazısı geldi. Taptık Oğlunun itiradan başka çaresi yoktu. Eşek aracılığı ile yapılacak muhaberatın yanında bir küçük bal fıçısı da armağan gönderdi. Gelen resmî yanıtta: yaratılmış kötü etkiyi ortadan kaldırmak için esaslı bir kan dökme gerektiği tebliğ ediliyordu. Taptıkoğlu hemen faaliyete geçerek bir koyun sürüsüne saldırarak tümünü boğazladı. Bunu bir kadının elindeki ahududu sepetini gasp, ormanın köklenmesi, bir basım evinin tegâhlarının parçalanması, harflerin dağıtılması, eline geçen insan aklının bulduğu en güzel eserlerin lağım çukuruna atılması izledi. Ve oturup takdirname beklemeye başladı. Ama eşeğin verdiği rapor, saka kuşunun yendiğini unutmayan Aslanı tatmin etmemişti; Taptıkoğlu’nu terfi ettirmeyerek emekliye sevketti.
Huzur ve sükûna daha da çok ihtiyaç duyduğumuz bugünlerde, sanat ın her çeşidinden gençlerimizin aydınlanmasını sağlayan yazılarınıza - kısa bir süre için ara verip - yeniden başlamınız beni son derece memnun etmiştir. Hasret kaldığımız yapıtlarınızı okuyup iç ferahlığı duyacağımı belirtir, tüm okuyucularınız adına en içten saygılarımı sunarım !
Takdir duygularını ifade etmeyi hiç esirgemeyen, yararlı bir şeyleryapmada beni motive edip ayakda tutan çok değerli, müstesna okurum Sayın DR.Selçuk And'a minnetlerimi saygılarımla arzederim.