Anton Pavloviç Çehov III.
![]() |
| Genç Çehov (ayakda), ilk yazılarını yayınladığı günlerde kardeşi Nikolay’la birlikte |
İstanbul Şehir tiyatrolarının gündemine gireceği için öncelik verdiğimiz “Vişne Bahçesi” oyunundan sonra Çehov’un eserlerinden örnek vermeyi mümkün olduğunca kronolojik sıraya bağlı kalarak sürdüreceğiz. 24 yaşında kaleme aldığı “Hameleon-Bukalemun” öykü özetini sunuyoruz:
Bukalemun, ilk bakışta bir köpeğin bir adamı ısırması ile ilgili yalın ve kurgusal bir öykü gibi görünür. Fakat bunun da ciddî bir çözümlemede Çehov’un, öteki hikâyeleri gibi karşımıza tanıdık kişileri çıkarıp gerçekçiliğe sadık kaldığını gözlemleriz.
Polis müfettişi Oçumyelov, bir çarşı alanında, sırtında yeni paltosu, kolunda bir paketle yürümektedir. Birden ardından öfkeli bir feryat duyar. Arkasına baktığında düğmeleri açık, kolalı pamuk gömleği yırtılmış bir adamın üç ayağı üzerinde zıplayıp hırlayan genç borzoi cinsi dişi bir köpeği kovalarken görür. Bağıran kuyumcu Kriyukin’dir; köpeği arka ayaklarından yakalayıp havaya kaldırır; bu serseri köpeğin parmağını ısırdığını; sokakların bu itlerin zararlarına açık kalmaması ve kendisine verdiği zarara karşılık “kısas” için köpeğin vurulması gerektiğini ileri sürer. Müfettiş kalabalık bir grubun meraklı bakışları karşısında, köpeği infaz etmek için yasal prosedüre baş vuran Kriyukin’in şikâyetine hak verir. Ancak, kalabalık içinden biri çıkıp köpeğin General Jigalov’a ait olduğunu söyleyince “Haa, Jigalov mu? Şu paltomu çıkarmama yardımcı olur musun, Yeldyrin. Hava feci hâlde ısındı; her hâlde yağmur yağacak!” diye lâf karıştıran Oçumyelov köpeğe bakıp: “Yahu küçücük bir şeymiş. Sen dev gibi adamsın; üstünü başını nasıl yırtar? Parmağını ola ki bir çiviye taktın.” iddiası ile tavrını değiştirir. Köpeğin Generale ait olduğunu söyleyen kişi: “Onurlu efendim, şaka diye köpeğin gözüne sigara bastırmış olsa gerek. Köpek de bu düşüncesiz adama karşılık vermiştir. Kriyukin’in tepesi atar: “Hadi oradan şaşkoloz; görmediğin şey hakkında fikir ileri sürme!” Tartışmayı izleyenlerden bir başkası hayvanın Generalle ilgisi olmayıp pis bir mongrel sokak köpeği olduğunun aşikar olduğunu söyleyince Oçumelov’un gene fikri değişir: “Evet canım, Generalin çok değerli cins köpekleri vardır. Böyle uyuzları ne yapsın?” Ama gene ikirciklidir. Generale ait olmasını da ihtimalden uzak tutamaz. Nitekim kalabalıktan başka bir ses yükselir: “Bu kesinlikle Generalin köğeği!” Oçumyelov, bu defa, yanındaki çocuğa: “Yeldyrin, şu paltomu giydirir misim; galiba soğuk bir rüzgâr çıkacak, üşüdüm...” der ve çocuğa köpeği alıp Generale götürerek durumu tahkik etmesi talimatını verir. Tam o sırada Generalin aşçısı Prohor görünür.
“Hah, yahu Prohor gelsene şuraya; bak şu köpeğe; sizinkilerden biri mi?
“Yooo! Bizim hiç böyle bir köpeğimiz yok!”
“Haa, hiç vakit geçirmeyelim; sokak köpeğinin teki... Hemen itlâf edelim...”
Prohor sözlerine devam eder: “Bizim değil ama; Generalin evveli gün bizi ziyaret eden kardeşine ait.”
“Haaa, Ekselanslarının biraderleri, Viladimir Ivaniç buradalar mı? Ay, hiç haberim yoktu, ayol! Demek bu cici köpek de ona ait. Ay, çok tatlı şey!” Polis müfettişi elini uzatıp köpeği okşamak ister. Köpek hırlar. “Ay, tatlım üşüdün mü? Prohor köpeği alıp uzaklaşır. Herkesin hâline güldüğü Kriyukin’i bir de Oçumyelov azarlar. Oçumyelov “insanın adaletsizliği ve riyakârlığının mükemmel ve somut bir simgesi”dir.
Prişibiyev Çavuş, Çehov’un 1885’de yayınlanmış bir öyküsü olup mahkeme önüne genel huzuru ihlâl isnadı ile çıkarılmış bir askerin forme edildiği kişilikten kendisini nasıl kurtarmadığı betimlenmektedir. Sert bir disiplin ve otoriteye mutlak itaat eğitimi almanın genellikle her ülkedeki gibi bazı Rus askerî peromelinin de sivil yaşamın farklı düzenine uyum sağlayamamaları sonucunu verdiği; zamanın ve göreneklerin değişimini hazmetme yeteneğini gösteremeyen bu Çavuş’un özelinde anlatılır.
![]() |
Mahkemede oturum açılmış; Yargıç karşısında sanık mevkiindeki Prişibiyev’e hakkındaki iddiaları anlatır: “Çavuş Prişibiyev, sana yönelik isnadlar: Eylûl’ün üçünde, devriye polis Jigin’e, Zabıta âmiri Alyapov’a, Polis memuru Yefimov’a, onların özel yardımcıları Ivanov ve Gavrilov’a ve altı çiftçiye saldırıp onlara müessir fiilde bulunmandır. Üstüne atılı bu suçu kabûl ediyor musun?
Yüzünü buruşturan Prişibiyev, her sözcüğünün vurgulayarak, boğuk ve sert bir sesle, komuta verir tonla konuşmaya başlar: “Muhterem Yargıç Hazretleri, yasalara uygun hareket edeceksek; tümüyle iddia sahiplerinin suçları yüzünden ortaya çıkan karşılıklı bir mübareze bahis konusu olduğunu kabûl etmemiz gerek. Bütün hadise, eşimle ırmak boyunca uygar bir biçimde gezintiye çıktığımızda, sahilde boğularak öldüğü anlaşılan uzanmış bir cesedin başına başı bozuk bir kalabalığın toplanıp şamata yaptığını görmemle başladı. Tahammül etmem mümkün olmayan bu görüntü karşısında kalabalığı: “Kanun var, nizam var; niye böyle düzensiz toplandınız, dağılın, evlerinize gidin!” diye dağıtmaya çalıştım. Yakındaki polise de onları kovalamaları emrini verdim. Polisin, bana verdiği: “Dur bakalım, sana ne oluyor? Sen ne devriye ne de zabıta âmirisin – kalabalığı dağıtmak senin işin mi?” yanıtını alınca tepem attı.” Mahkeme salonunun her yanından Prişibiyev’e tepkiler yağıyordu. Birisi: “Şuna bak, kim oluyor? Ordudan emekli olduğundan beri onbeş yıl boyunca başımıza belâ oldu; herkesi taciz edip duruyor” diye toplu bir şikâyet getirdi. Buna benzer yakınmalar ard arda geldi. Yargıcın salonu susturup, yeniden sözü verdiği Çavuş: “Kalabalığı dağıtmanın benim görevim olmadığını söylüyorlar ama ortada huzur diye bir şey kalmamış ki. Halkın, böyle saygısızca gürültü yapmasına nasıl müsaade edilir? Evet, ben emekli bir karakol baş çavuşuyum; vazifeli memur değilim ama deneyimliyim; Varşova’ya varıncaya kadar sayısız karakolda görev yaptım. İtfaiye baş çavuşu olarak da hizmet gördüm. Sağlığım bozulduğu için malûlen emekli oldum. Soylu çocukların gittiği bir orta okul kapıcılığı yaptım. Tüm kuralları, nizamları bilirim. Burada görevli olanlar köylü adamlar; halk üzerinde etkili olamıyorlar. Irmak kenarında bulunmuş cesedin ölüm nedenini araştırmaları gerek; intihar mı; cinayet mi? Devriye Jigin görevini umursamıyor, sigara tüttürüyordu,” diyerek uzun uzun Jigin’in liyakat sahibi olmamasından dem vurur. Jigin, Prişibiyev’in olay mahâlline gelmesinden önce tüm görevini yaptığını; diğer görevli polisleri de haberdar ettiğini, zabıta âmirine raporunu verdiğini söyler. Pribişiyev görevli zabıtanın hiyerarşik ilişkileri hakkında da eleştirilere kalkınca tekme tokat birbirlerine girişmişlerdir. Polislere hak veren altı köylüyü de hırpalayan Çavuş, Mahkemede onları eşlerinin büyücülük yaptığını; geceleri başkalarına ait ineklerin sütlerini sağdıklarını iddia eder.
Sonuçda, halkın huzurunu bozmaktan bir ay hapis cezasına hüküm giyer.
Vanka Çehov’un, biyografisinde değindiğimiz üzere 26 yaşında yazdığı bu öykü, yukarda özetlenen ikisinin aksine umut tuzaklarında bocalayan insancıkların dramını ağır bir hüzünle sunduğu, toplumsal bir eleştiridir. Çocukların, Noel Babanın hediye getirmesini beklediği Noel gecesinde yalnız bırakılmış 9 yaşında bir çocuğun kendine bir umut ufku açmaya çabalamasını görürüz. Edebî değerine nüfuz edebilmek için yazarın tüm eserleri gibi eksiksiz okunması gerekli öyküyü Çehov bahsini fazla şişirmemek için biraz kısaltmak zorundayım.
Öyküde büyük ölçüde, ana babasını yitirmiş; bir malikânede gece bekçiliği yapıp gündüz mutfakta uyumak zorunda olan tek yakını enfiye düşkünü, tatlı dilli dedesi Konstantin Makariçten de, daha fazla birlikte olanağı kalmadığından ayrılıp bir kunduracının yanına çırak gitme zorunda kalmış 9 yaşındaki Vanka (Ivan) Jukov’un Noel gecesi dedesine yazdığı mektuba yoğunlaşılır.
Efendisi ve hanımının, tüm kasabalı gibi Noel gecesini Kilisede koro ile toplu ayinde geçirmek üzere evden ayrılmasından sonra, efendisinin dolabından aldığı paslı kalem ucu ve sapı ile divid (eski tip mürekkep hokkası), eline geçirdiği buruşuk kağıt ile bir peykenin önüne çömelen Vanka, arada sırada alaca karanlık odadaki kasvetli tasvirlere ve yakalanma endişesi ile pencereye bakarak şunları yazar:
![]() |
“Sevgili Dedem, Konstantin Makariç, sana bir mektup yazıyor; mutlu bir Noel ve Kadir-i mutlak Tanrının seni kutsamasını diliyorum. Anam-babam yok. Tek yakınım senden da uzaktayım. Dün fena hâlde hırpalandım. Beşikteki veletlerini sallarken içim geçip uyuya kaldığım için efendim beni saçlarımdan sürüyerek avluya çıkardı ve postal gergisini olanca şiddeti ile bana vurdu. Bir hafta öncesi de hanımım benden bir ringa balığını temizlememi istedi. Ben kuyruğundan işlemeye başlayınca, balığı elimden kapıp başı ile suratımı muştaladı. İşçiler benim hâlime güldüler; votka almam için beni meyhaneye yolladılar, ve meze yapmak için efendimin bahçesinden hıyar çalmamı istediler. Bunu farkeden efendi eline ne geçerse beni onunla dövdü. Yemek vermedi. Sabah ekmeği öğleyin yulaf lâpası, akşam gene ekmek verdiler. Onların yediklerinden hiç pay almadım. Çaydan, çorbadan, her şeyden yoksun kaldım. Beni kapı eşiğinde yatırdılar. Veletleri ağlamaya başladığında gözüme uyku girmiyordu; zaten onun beşiğini sallamak benim işimdi. Sevgili dedem, Tanrının affını benden esirgeme, beni buradan al, köyüme, yuvama kavuştur. Artık dayanamayacağım. Ayaklarına kapanırım. Sonsuza dek senin için dua ederim, al beni buradan yoksa öleceğim.”
Vanka’nın ağzı titredi; kirden simsiyah olmuş yumruğu ile gözlerini sildi ve hıçkırdı.
“Senin enfiyeni ben öğüteceğim. Sana dua edeceğim. Seni memnun etmeyecek bir şey yaparsam istediğini yap bana. Benim bir işe yaramayacağımı düşünüyorsan Fedka yerine çobanlık yapayım. Sevgili dedem, burası benim tahammülümü aştı. Köye kaçmak isterdim ama postallarım yok; ayazda donmaktan da korkuyorum. Büyüdüğümde bunun bedelini öderim. Kimsenin seni incitmesine izin vermem. Vefat ettiğinde, anama yaptığım gibi senin de ruh huzuruna dua ederim.
Moskova büyük bir kent. Burada hep soyluların evleri var; yığınla at var ama hiç koyun yok, köpekleri de çok lânet, hain. Çocuklar dışarı çıkıp yıldızları seyretmiyorlar; koroya gitmemize izin verilmiyor. Bir kez bir dükkânda satılık çok güzel balık zıpkınları görmüştüm; her tür tüfeklerin satıldığı dükkânlar da vardı. Kasaplarda çulluk, keklik, tavşanlar va ama bunların nerede avlandığını satıcılar söylemediler.
Dedeciğim, büyük evde Noel ağacı diktiklerinde benim için yaldızlanmış bir ceviz ayır ve onu yeşil dolaba koy. Genç bayan Olga Ignatyevna’ya Vanka için ayırdğını söyle.”
Vanka derin derin soluklandı; tekrar pencereden dışarı baktı; babasının, efendilerinin ailesi için ormandan Noel ağacı getirdiğini; evde büyük bir keyifle ağacın süslendiğini; annesi Pelegaya hayatta iken çok sevdiği, kendisine okuma-yazma öğreten genç hanım Olga Ignatyevna’nın ona Noel cicileri armağan ettiğini; sonra kadril danslarına başlandığını hatırladı. Annesi ölünce Vanka, dedesi ile birlikte olması için mutfağa, sonra da Moskova’da kunduracının evine transfer olmuştu.
“Mutlaka gel, canım dedem,” diye yazmaya devam etti: “Hazret-i İsa’nın aşkına, yalvarırım beni buradan uzaklaştır. Benim gibi mutsuz bir öksüze merhamet et. Nasıl sefil olduğumu anlatamam; hep ağlıyorum. Evveli gün efendim kafama kundura kalıbı ile vurdu; yere yuvarlandım. Hâlim köpekten beter. Alyona’ya, tek gözlü Yegorka’ya’ya ve arabacıya selamlarımı söyle. Konsertina’mı (küçük akerdeon) kimseye verme. Sana sadık torunun, Ivan Jukov. Canım dedem, ne olur gel.
Vanka kağıdı iki defa katladı, önceki gün bir kopeğe aldığı zarfın içine yerleştirdi. Biraz düşündükten sonra kalemini divide daldırarak zarfın üstüne yazmaya koyuldu: “Köydeki dedeme” sonra kafasını kaşıdı “Konstantin Makariç”... Yazarken kimseye yakalanmadığına çok sevinmişti. Kasap dükkânındaki adamdan mektupların posta kutularına atıldığını, oradan görevlilerce alınıp posta arabaları ile çıngırak çalan arabacılarca tüm dünyaya dağıtıldıklarını öğrenmişti. Vanka en yakın posta kutusuna gidip ince yarığından mektubu attı.
Bir saat sonra tatlı umutlarla huzur içinde uykuya daldı. Rüyasında bir soba gördü; sobanın üstünde dedesi oturuyordu. Sobanın yanında da, dedesinin enfiyelerinden verip hapşırttığı köpek Kaypak kuyruğunu sallayarak duruyordu.
Hikâye burada biter ama Vanka’ya posta kutusuna atılacağını öğrettikleri mektuba pul yapıştırılması gerektiğini söylemeyi ihmâl etmişlerdir. Hoş, mektup dedenin eline ulaşsa da acaba torununun yanına gelip onu kurtarması imkânı olacak mıydı? O da çok kuşkulu...
Çehov, ufacık mutluluk beklentilerinin bile dünya gerçeklerine uymayabileceğini anlatmak istiyor.
Sürecek