4
Şubat
2026
Çarşamba
ANASAYFA

Rus ve Sovyet Edebiyatı (76)

Leonid Nikolayeviç Andreyev II.

Andreyev’den “Kral Başını Kaybettiğinde” öyküsünün özeti:

Leonid Andreyev’in, otokrat bir hükümdarın da fizik ve fizyolojik niteliklerinin bir insan olarak diğer insanlardan fark göstermediği hâlde ona atfedilen tanrısal iktidarın köle hâline getirilen bilinçsiz insan yığınları üzerinde acımasız istismarı; bunun farkına varan istisnaî yapıdaki kişilerin bu tek merkezî güç’ün bertaraf edilmesi çabalarındaki sistem farkları, köle yığınlarının aymazlığı ve çoğunlukla biat etme alışkanlık ve uyuşukluğu; yeni iktidar sahibi olma uyanıklığı ve enerjisini taşıyanlardan kurtulma şanslarının bulunmadığını allegorik biçimde anlatan bu öyküsü, âdeta Rusya’daki Ekim 1917 Devrimi sonrasının kehâneti olarak Ekim.1905’de yazılmıştır. Öyküyü Archibald Wolfe’un İngilizce çevirisinden özetliyoruz.

Bir zamanlar bir açık alanda kasvetli kale pencereleri olan güçlü istihkâm duvarları ile çevrelenmiş bir kara kule, çok uzaklardan fark edilebilen antika saati ile dikili duruyordu. Artık göçüp gitmiş soyguncu baronlar tarafından inşa edilmiş bu yapının bir kısmı tehlikeli suçluların ve isyancıların hapsedilmesine tahsis edilmişti. Geri kalanı da baronların ikameti için kullanılıyordu. Asırlar boyunca yapılan ilavelerle çok heybetli bir yapı ortaya çıkmış; fakat artık içinde yaşanan dramların unutulduğu bu kale ıssız kalıp bakımsızlıktan okyanusun azgın ve tuzlu dalgaları ile yıkanan kayaların üzerinde bir korku ve sıkıntı veren bir taş yığını hâlinde kalmıştı. Gün içinde güneşin aldığı konum ve renklere göre kulenin çeşitli cephelerinden yansıttığı değişik ışıltılarla ve ayrıca kuledeki saatin bakımını üstlenmiş tek gözlü bir adamın ilgi ve hareketliliği ile yaşam alâmeti gösteriyordu.

Adamın saat yapım ve bakım ustası olma sebebi bu kuledeki saate duyduğu meraktandı. Saatin kocaman dişli çarkları, manivelâ kolları, dev sarkacı ile karmaşık yapısına nüfuz edip onu sürekli düzene koymak, adeta, kendisinin varlık nedeni olmuştu. Her gün saatin gerisindeki hücreye girer, sarkacın tekdüze ve gizemli bir konuşma yapıyormuşçasına tıkırtı çıkaran sesini dinler; onu bir filozof gibi yorumlardı.

Kulenin bulunduğu bu eski kent ve kentin merkez oluşturduğu topraklardaki milyonlarca insana, soyu çok eskilere dayanan ve seleflerine göre aldığı sıraya uyularak kendisine “Yirminci” unvanı verilen gizemli bir kral hükmederdi. Bu garip devletin nasıl kurulduğu hakkında kimsenin bir bilgisi yoktu. Krallar alelade insanlar gibi doğup ölüyorlardı ama başka kimsenin alt edemediği sınırsız bir güç ile dünyaya geliyor; savaş çıkarma yetkileri ve onbinlerce insanı canlarından ediyorlar; eylemleri ne denli adaletsiz ve acımasız olursa olsun bunun hesabını vermiyorlardı. Bu gücün Tanrısal kaynaklı olduğunu kabûl etmekten başka bir yol yoktu.

Gerçi ülkenin şifahî ve yazılı tarihinden arada adil ve iyi yürekli krallar çıktığı da öğreniliyordu ama genellikle halk çılgınca tutkulu, zalim kralların kahrını çekiyordu. Söylentiye göre bilgelik, erdem ve merhamet hükümdarı zayıflatır, çılgınca tiranlık, şirretlik, işkence, aşağılama, çatışma güçlü kılarmış. Temelinde yatan cesetlerin sayısı ölçüsünde üstünde oturduğu taht yücelirmiş. Komşu ülkeler de, “Yirminci” ve selefleri gibi aynı şekilde halkın yüzünü pek görmediği, öldükten sonra unutulan zalim hükümdarlarla yönetiliyormuş. Sade insanların doğup ölmesi gibi krallar da ard arda yılanın gömlek değiştirmesi gibi ölüyor; sadece aldıkları isim numaralanıyor, arada farklı bir isim alındığında o da numaralanarak babadan oğula geçiyor; zulûm ve adaletsizlik baki kalıyordu. Sadece ölen tiranın yerini yenisinin almasından ibaret değişiklik düzeninin monotonluğunu kuledeki saatin sarkacının hışırtılı salınması simgeliyordu; “Böyle gelmişşşş, böyle giderrrrr”.

Bu büyük ülkede, “Yirminci”nin saltanatı sırasında bir gün milyonları ayağa kaldıran bir devrim oldu. Kralı ve halkı birbirine bağlayan bağlar sessizce çürümüş; halk krala kayıtsız şartsız itaat alışkanlığını yitirmişti. Kralı afallatan, bastırılamaz bir devinim; saraya saldırı başlamıştı. Haşmetli Kral balkondan nezaketle selam veriyor, Kraliçe tebessüm ediyordu. Soylu Saray erkânının kimi intihar ediyor, kimi “Çok yaşa Yirminci” diye bağırarak etrafa dağılıyordu. Saray soytarıları alaylı bir ses ve eda ile “Bize ışık ver, Yirminci! Işık ver!” sloganını atıyorlardı. Fakat bu arada kuleyi saran Kalabalıktan bir ses: “Bunlar onlar değil; Kral kaçmış diye bağırdı. “Çok yaşa, Efendimiz!” “Köleler!” gibi Yirminciyi ululayan seslerle Yirminciye hakaret yağdıran sesler birbirine karışmıştı. Meşaleler sönmeye yüz tuttu. Kalabalık geriye dönmeye başladı. Pencereler yeniden karardı. Müphem anılar, terör önsezileri kenti doldurdu; aynı kalabalık içinde herkes kuşku içinde idi.

Kral gerçekten kaçmaya teşebbüs etmişti. Rüşvete, göz boyamaya ve dalkavukluğa kulağı tıkalı dürüst insanlar bu rezil kaleyi fethedecekler miydi? İblisin soylarını zindana tıkacaklar mıydı. Bu kule galerisi onun tenezzüh yeri olmaktan, masif kale duvarları aşılmaz olmaktan çıkacak mı idi?. Daha sonra kent ıssızlaştı; kediler bile dolaşamaz oldu.

Birdenbire her caddede silahlı adamların oluşturduğu küçük kıtalar belirdi. Fazla gürültü etmiyorlardı ama tehalükle hain arıyorlardı. O gün onbin hain bulundu. O günün gecesi kentte genel bir şenlik vardı. Herkes dans ediyordu. Sonra boyun damarlarını şişire şişire; “Ölüm! Yirminci’ye ölüm!” diye haykırmaya başladılar. Ondan sonra hainlerin katliâmı başladı. Bir günde yedibin hain katledildi. Ama bu emirleri veren yetkili kimdi? Aramaya başladılar: “Sen misin?” “Sen misin?” Bazıları tebessüm ediyorlardı. Galiba bir şeyler biliyorlardı. Sonra gene Yirminciyi aramaya koyuldular. Birileri diğerlerine “Katiller!” diye bağırdılar. “Hayır biz anayurdumuzu seven insanlarız. Hainlere acıyor musunuz?”. Gene barış-huzur yok olmuştu. “Kan dökülüyor!”, “Yazık halka!”, “Yazık özgürlüğe!”, “Özgürlük!”, “Hainler!” vaveylaları...

Fakat kuledeki bir gözü kör saatçi elinde büyüteç camı, çarklar, manivelalar, ipler arasında dolaşıp o koca sarkacı harekete geçirdi; Sarkaç, aynı şarkıyı söylemeye başladı: “Böyle gelmişş! Böyle giderr”, ”Böyle gelmişşşş! Böyle giderrrr...” .

Bin yıllık tek adam hükümranlığı devrilmişti. Artık halkoyuna gerek yoktu. Zaten herkes ayakta idi. Zafer kazanmışlara özgü tınılı gür bir ses duyuru yaptı: “Cumhuriyet oybirliği ile kabûl edilmiştir,”. Diğerleri ayakta birbirlerinin yüzlerine bakıyorlardı. Salona sükut egemen oldu. Hepsi hürdü. Herkes bunu fısıldıyordu:“Özgürlük”. Delinin biri hâlâ: “Çok yaşa Yirminci” dedi. Saat 2’yi vurdu. Kulenin dibine gelenlerden biri etrafına bakınarak: “Onun haberi var mı, bundan?”diye sordu. Duvara yapışmış koyu bir siluet öne çıkarak: “O uyuyor, yurttaş,” yanıtını verdi. “Sen kimsin, yurttaş? Pek yumuşak konuştun.” Başka siluetler de yumuşak konuşanın etrafını çevirdiler: “Neden yanır vermiyorsun? Bir hortlaksan derhal yok ol; halk meclisi hortlaklığı lağvetti!” Yabancı yorgun bir sesle: “Biz tiran’ı gözaltında tutuyoruz.” “Seni halk meclisi mi tâyin etti?” “Hayır, biz otuz altı yurttaş kendimiz görev üstlendik; otuz yedi idik, birimiz öldü. İki aydan fazla zamandır duvarın yanında beklemedeyiz. Çok yorgunuz.“ “Millet size minnettardır. Bugün ne olduğunu farkında mısınız?” “Bir şeyler işittik ama asıl görevimiz tiran’a göz kulak olmak,” “Bizim artık bir Cumhuriyet olduğumuzu, artık özgür olduğumuzu işittiniz mi?” “Evet ama bekçilik yapmaktan çok yorgunuz. Tiran çok hilebaz ve tehlikeli; gözümüze uyku girmedi.Demek ki sizler artık özgürsünüz?!. Oh, ne güze!” “Gelin sizi kucaklayalım, kardeşler!” Yorgun dudaklar kaleyi yeni ziyarete gelenlerin sıcak dudakları ile birleşti.

Öte yandan tiran da kanı donmuş vaziyette haber toplamaya çalışmaktadır. Bir insan hükümdarlığını kaybeder de ne hâle gelir? Ancak, şimdiye kadar uyguladığından da çok daha korkunç eylemler planlarsa umudunu koruyabilir. Bu eylemlerin umudu ile, maiyeti göz yaşları içinde onun etrafını sarmakta, kraliçenin ellerini öpmektedirler.

 

Halk meclisi ise dehşetengiz yakıştırmalarla süslü nutukların söylendiği arenalarda çılgınca bir terörü kışkırtmaktadır. Bu meşum kralın hâlâ hayatta olması hazmedilememekte; “Ülkede sadece bir adam, otuz beş milyon hayvan olmasına razı mısınız?” sloganı ile tahrikât yapılmakta; savaş kıtaları oluşturulması istenmekte; sokaklarda zafer yürüyüşleri düzenlenmektedir.

Kraliyet hakkında verilecek nihaî hüküm zamanı gelmiştir. Yirminci zaten halkın bilincinde mahkûm olmuştur. Kentin sokakları artık sükûnete kavuşmuş; vaveylanın yerini sessiz bir merak ve beklenti almıştır. Sadece ara ara: “Yirminci’ye ölüm!” haykırışı duyulur.

Kale muhafızlarının zayıf direnmesi kırılıp içeri girildiğinde Kralı göreceklerini beklerken karşılarında bir soytarı görürler. Bir ejderha hayâl ederlerken, fena hâlde soğuk almış, elinde mendil, koca kızarmış burnunu silmekte olan bir burjuva imajı onları şaşkınlığa uğratır. Ama o: “Ben Kral’ım,” der. Evet, gerçekten de Kral odur. Ne tuhaf! Böyle şaban suratlı bir herifin kral olması!.. Koca bir ejderha avına çıktıklarını zannedenler sırıtırlar, omuz silkerler, sonunda kahkahayı koyuverirler. Ayrıca, kaleye girerken hesapladıkları şiddetli dirençle karşılaşmamaları; aksine içerdeki Saray erkânının son derece nazik ve mültefit davranmaları da onları şaşırtmıştır. Korkunun yarattığı soluk yüzlerine karşın ciddî ve vakurdurlar. Yirminci’ye gelince ne ile itham edildiğini bilmez görünmekte; halkını bağrına bastığını ihtiyatlı bir dille iddia etmektedir. Ziyaretçiler, onun iyi beslenmiş fakat fazla konuşkan biri olmaması ile alay ederler. Başka tiranları yardımına çağırmakla suçlarlar. O kimseyi yardıma çağırmadığını, başka kralların gayretkeşlik ederek ona yardım eli uzattıklarını; kendisinin hayırsever, Yunan ve Latin klasiklerini okumuş kültürlü, insaniyetçi, onurlu birisi olduğunu ileri sürer.

Ziyaretçiler bekleme odasına geri dönüp tartışmaya başlarlar. Ülkeden sürmek mi, idam etmek mi gerektiği konusunda tam anlaşmaya varılamaz. Kentte de sabırsızlık başlamıştır. Tiran konusunun bu kadar büyütülmesini pek akıl erdiremeyenler vardır. “Tiran’a ölüm!” diye haykırmaya devam edenler Vardır. Bu bağırış çağırış kaosu içinde tekrar tiranla görüşmek isteyenler onu bu kez bulamazlar. Kalenin altını üstüne getirir; mermer merdivenleri arşınlar; tüm rutubetli hücreleri araştırırlar. Sonunda kalenin en dip mahzeninde, iki titrek mum ışığı arasında, Yirminci’nin alın terlerini silmekte olan küçük figürü görülür. İbret-i âlem için, onun idamını herkese göstermek üzere uygun bir yer aranır. Ama ne kale damlarının üzeri ne de çeşitli boyda binaların bulunduğu bu kentteki her hangi bir alan bu muazzam kalabalığa yeterli görüş açıklığı vermemektedir. Nihayet yeterince uygun bir alana idam platformu kurulur. Davul ve trampet gürültüleri, ufak tefek figür alana getirilir. Bir şeyler konuştuğu anlaşılmakta, fakat işitilmemektedir. Nihayet kralın bir zamanlar kutsal ve kadir-i mutlak sayılan fakat şu anda cansız bedeni ve cellat tarafından ayrılmış kafası tabuta konur. Bazıları tabuta elleri ile dokunmak; kralî kan kokusunu duyumsamak isterler. Bunun için birbirleri ile itişir, bağrışırlar. Tabutun, mevtanın orasından burasından parça koparıp, anı olarak saklamak telaşındadırlar. Vahşi bir keyifle kimisi ölünün tırnağını koparmış, kimisi kan bulaşığını mendiline aktarmıştır. Kent tam bir karnaval havasında birbiri ile tutarsız nümayişlere sahne olmuştur. Kral’a gizlice sadık olanlar: “Kral öldü; yaşasın Kral! Yaşasın Yirmibirinci!” diye homurdanıp ortadan kaybolurken, bazıları, alçak sesle: “Gerçekten özgürlüğün geldiğine inanıyor musunuz?” diye soranlar, “Önemsiz birinin ölümüne böylesine mutlu olanların özgür kalacağına asla inanmıyorum,” yanıtı verenler, “Özgürlük geldi!”, “Hakimiyet ezilmelidir”, “Köleler ezilmelidir; hakimiyet diye bir şey hiç olmadı; tek başına kölelik mevcut oldu,” avazeleri ile yırtınanların çeşitli tondaki sesleri birbirine karışır.

Evet, başını göklere uzatmış bu yüksek kuleden Kral alınıp kaderine götürülürken bir gözü kör saatçi koca sarkacın altında derin uykuya dalmıştı. Kulede egemen olan huzur içinde sevinçle uyandı. Hattâ şen şarkılar söyledi. Çarklar ve manivelalar arasında neşe ile dolaştı. Sarkaç gene usanmadan aynı şarkıyı söylüyordu: “Böyle gelmişşşş; böyle giderrrr!”

Mikhail Alekseyeviç Kuzmin

Mikhail Alekseyeviç Kuzmin

Gümüş Çağ’ın önde gelen ozanlarından yazar ve müzisyen Kuzmin Ekim.1872’de Yaroslavl’da soylu bir ailenin oğlu olarak doğdu; Mart.1936’da vefat etti. St. Petersburg’da öğrenim gördü. Konservatuarda Nikolai Rimsky Korsakov’un hocalığında müzik eğitimi aldı ama şiire daha fazla ilgi gösterdiğinden mezun olmadı. Fakat müzikten de kopmadı. Aleksandr Blok’un “Fuar Gösterisi Gişesi” oyununun Meyerhold tarafından sahnelenmesinde müziğini besteledi. Bestelediği diğer şarkılar da genellikle Petersburg seçkinlerince çok beğenilmiştir. Wagner ve Nietzsche’nin hayranlarından Alman dostu bir aristokrat olup Ekim Devriminin Dışişleri Halk Komiseri Georgy Çiçerin onun en yakın dostlarındandı. Kuzmin Mısır, İtalya’da gezmiş; kuzey Rusya’yı ziyaretinde, 1666 tarihinde Patrik Nikon’un Rus Ortodoks Kilisesinde yapmak istediği reformlara tepki olarak ayrılarak Petersburg’da ayrı Kilise kurmuş “Eskiye İnananlar” tarikatından çok etkilenmişti.

“Mir iskusstva-Sanat Dünyası” sı edebî çevresine girerek il yazılarını orada yayınladı. Sonra Valery Bryusov’un davetine uyarak, simgeci ozanların merkezi sayılan “Vesy-Denge” dergisinde, Fransız ozan Pierre Louys’in *(!) “Bilitis’den Şarkılar” örneği Aleksandrian vezni ile şiirler yazmaya koyuldu. 1908’de, antik Yunan’dan ve İskenderiye’den başlayarak modern Petersburg’a kadar çeşit çeşit temayı işleyen şiirlerinin toplandığı “Seti-Ağlar” adında ilk demeti kitabı yayınlandı. Fakat sembolistlerle bağı kesin olmayıp Akmeist akıma da destek vermişti; Anna Ahmatova’nın arkadaşı olup ilk şiir kitabı “Akşam”ı ona ithaf etmişti. Ahmatova’nın bir şiiri yüzünden araları açıldı. Kuzmin’in son şiir kitabı “Alabalık buzu Kırıyor” (1929) dizi öyküler biçimindedir. Puşkin devrimi gibi Yirminci Yüzyıl lirik Rus şiirini de Annensky ile birlikte onun başlattığı söylenir.

Örnek şiiri olarak, 1917’de yazdığı “Bir Fincan Tabağı İçindeki Fujiyama”yı veriyoruz:

Yükselen çay buharı arasında görüyorum Fujiyama’yı-
Sarı göklere ser çekmiş altından doruk,
Bir fincan tabağının onu teslim alması nasıl da doğal oluyor!
Fakat, işte, o zarif buhar damlacıkları ona yeni bir yücelik katıyor.
Şu gümüş bulutların ipeksi tülden filesinin
Bir karınca gözü büyüklüğündeki güneş huzmesi ile parçalanıp dağılışına bak,
Kara çay yaprakları – kuşlar ya da balıklar yükseliyor
Semanın titreşim içindeki sarı safirinnin çizdiği hatlar!
Baharın dünyası küçük bir fincana sığacak:
Etrafda boru sesleri, badem kokuları duyumsanacak -
Tüm körfez genişliğini iki katına çıkaracak ama
Bir porselen kenar süslemesinin içine hapsolacak.
Fakat bir mimosa dalı bilinmez bir dürtü ile
Uzanarak gökyüzüne zerafetle yaslanacak:
O zaman bunu yansıtmak için kaleme aldığı bir düz yazı bizi aydınlatan bir şiir değeri taşıyacak.

*(!) Pierre Louys: İlk öyküsü “Aphrodite-Moers antiques” (Afrodit-Antik usûller) öyküsünden başlayarak pagan seksüalitesini ve özellikle Lesbienliği anlattığı için dünyada da, Afroditîn 1944 yılında Avni İnsel çevirisi ile ülkemizde de gürültüler koparmış Fransız ozanı.
 

Yayın Tarihi : 17 Aralık 2012 Pazartesi 10:53:34


Bu haber hakkında yorum yazmak ister misiniz?