4
Şubat
2026
Çarşamba
ANASAYFA

Rus ve Sovyet Edebiyatı (80)

Pavel Petroviç Bajov

Pavel Petroviç Bajov

Gümüş dönemin düz yazıda folklor ve çocuk masallarını seçmiş yazarlardan biri olan Bazhov, 27 Ocak. 1879’da, Urallarda bir kent olan Sysert’te doğdu. En tanınmış eseri Ural folkloruna dayalı “Malakit Vazo” * (1)adındaki peri masalları derlemesidir. Masallardan biri “Taş Çiçeğin Masalı” çok ün yapmış; Prokofievin bir bale müziğine konu olmuştur. Rus Devrimi ve İç Savaşı hakkında da kitaplar yazdı. Eski Rus Başbakanlarından Yegor Gaydar’ın dedesi olan Bajov 1889-1893 arası Yekaterinburg’da bir din okulunda okudu. Rusça öğretmenliği yaptığı bir okulda Valentina Ivanitsky ile tanışıp evlendi; iki kızları oldu. Birinci Büyük Savaş başladığında Bolşeviklere; 1918’de gönüllü olarak Kızıl Orduya katıldı. 1920 Güzünde Semiapalatinsk İlinin Parti Komitesi üyesi olup il meclisleri ve sendikalara nezaret etme görevi aldi. 1923-29 arası Yekaterinburg’da ikamet edip “Krestianskaya-Çiftçiler” gazetesi yazı yönetimine girdi. Ailesinin çok cefa çektiği fabrika düzeninin ıslahı için yazılar yazdı. 1924’de ilk kitabı “Malakit Vazo’yu yayınladı. Yazıları ve siyasal etkinlikleri, özellikle “Kazak Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti”nin kuruluşunda geçen emeğinden ötürü “Lenin nişanı” ve SSCB Devlet Ödülü kazandı.

İkinci Dünya Savaşı sırasında Bajov hem Yekaterinburg gazetecileri derneğinde çalıştı hem de Alman işgâline uğrayan yerlerden kaçıp bu kente sığınanları yönlendirip, onlara yardımcı oldu. Savaştan sonra görme gücünü büyük ölçüde yitirmesine karşın yazılarına ara vermedi. 1946’de Yüksek Sovyet Şurasına seçildi. 3.Aralık.1950’de Moskova’da öldü; fakat memleketi Yekaterinburg’da gömüldü.

En ünlü öyküsü “Taş Çicek”i anlatalım:

Uzun zaman öncesi Urallardaki bir köyde Prokopiç adında ün yapmış bir zenaatkâr yaşardı. Uralların en tanınmış değerli taşı malakit’ten çok ince bir ustalıkla mücevher ve başka şeyler imâl ederdi. Köyün bağlı olduğu il yöneticileri bu sanatın onunla göçüp gitmemesi için bazı çocukları eğitmesini istediler; fakat o yetiştirmeye çalıştığı hiç bir çocukta bu yeteneği bulamadı. Köyde Danila adında bir de yetim çocuk vardı. Çok zayıf ve hastalıklı bu çocuk fabrikada çalışamıyordu. Sadece açık havaya çıkar doğanın güzellikleri ile ruhunu beslerdi. Bir defasında yaşlı bir çobana yardımcı olmak istedi. Fakat çaldığı flüt çobanı derin bir uykuya daldırınca sürü kurtlar tarafından telef edildi. Sürü sahipleri Danila’yı ve çobanı ağır biçimde cezalandırdılar.

Merhametli bir yaşlı kadın Danila’yı evine alıp onu şifalı ot ve çiçeklerle tedavi etti; ayrıca bunlar ve Malakit Dağında bulunan “Taş Çiçek” hakkında ona bilgiler verdi. Olağanüstü güzellikte olan bu çiçeği bulanın hiç mutlu olmayacağı yolunda da ikazda bulundu. Danila iyileşince fabrika müdürü onu taş işlemeyi öğrenmesi için Prokopiç’e gönderdi. Çocuk sahibi olmadan eşinden ayrılmış Prokopiç çok üstün yetenekte gördüğü bu çocuğu öz evladı imişçesine sevdi. Yıllar geçti; Danila güçlü, yakışıklı bir genç oldu. Günün birinde, fabrika sahibi ona malakit’ten, üzerinde kendi istediği bir tasvir bulunan vazo yapması görevi verdi. Danila vazonun biçimini ustaca tasarladı ve imalata girişti; fakat üzerindeki eskiz’in ruhu onu tatmin etmedi. Günlerce ormanlara gidip çeşitli çiçek ve bitki gözlemleyip ilham almaya çalıştı. Nihayet beğendiği bir çiçeğin tasvirini vazo üzsrine stilize bir uslûpla resmetti. Bunu gösterdiği başka sanatçılar bu esere hayran kaldılar. Fakat Danila: “Evet bu resim stil bakımından vazoya yakışmış ama ben gene de bunda canlı bir güzellik göremiyorum! Taş çiçekteki büyülü cazibe bunda nerede?” dedi. Çok yaşlı bir sanatçı onu uyardı: “Zinhar, o taşı aklına bile getirme. Yoksa Bakır Dağı Melikesinin hizmetine girip kalırsın. Onun işçileri ebediyen dağda yaşarlar; onları kimse bulup göremez. Bir keresinde onların eserini görme şansı elde etmiştim. Harikûlade idi! Çünkü onlar Taş Çiçeği ellerine geçirmişler; güzelliğine nüfuz etmişler; onu işleyerek yaptıkları eserler bizimkilerle kıyaslanamaz.”

Bu görüşmeden sonra Danila, vazosuna ekleyeceği bir taş blok bulmak üzere ormana gitti. Böyle sık sık gözden kaybolmasından kaygılanan Prokopiç onun nişanlı olduğu güzel kız Katya ile bir an önce evlenmesini arzu ediyordu. Danila ise bu eseri tamamlamadan evlenmeyi düşünmüyordu. Bir gün gene ormanda taşı ararken birden: “Danila Usta, taşı bulmak için Yılan Tepesine gitmen gerek” diyen bir fısıltı duydu. “Acaba bu Bakır Dağın Melikesi mi, acaba?” diye düşündü. Yılan Tepesine gitti ve orada koca bir malakit bloku buldu. Çok sevindi; taşı evine götürüp vazosunu yontmaya başladı. Fakat sonuç gene onu tatmin etmedi: “Demek ki bu taşı işleyecek ölçüde usta bir sanatçı değilim,” diyerek işi sürdürmekten vazgeçti ve Katya ile nikâh hazırlıklarına koyuldu. Düğünden bir gün önce, tekrar Yılan Tepesini gezmeye gitti. Birden, gözlerinin önünde Bakır Dağın Melikesi belirdi. Danila çılgın bir coşkulu sevinçle ayağa fırladı. Melike: “Bu taşı sana onu gösterebilirim ama pişman olur; ailenden yoksun kalırsın,” uyarısını yaptı. Danila ayak diredi: “Biliyorum; ama onu mutlaka görmek istiyorum,” “O hâlde, pekala; gel bakalım!” diyen Melike ona Taş Çiçeği gösterdi.

Gece Danila köy’e geldi. Nişanlısı Katya düğün arefesi partisi veriyordu. Danila da önce neşe içinde partiye katıldı; dansetti; şarkılar söyledi. Fakat giderek hüzüne kapıldı. Katya’nın sorularına başının ağrıdığı yanıtını verdi. Partiden sonra evine koştu, vazoyu kırdı ve uzaklara kaçıp kayboldu. Köy halkı onun kayıplara karışması hakkında çeşitli rivayetler uydurdu ise de nereye gittiğini keşfedilemedi. Aradan üç yıl geçti. Katya kimse ile evlenmedi. Ana-babası ölünce o da ihtiyar Prokopiç’in yanına, ona yardıma gitti. Fakat çok geçmeden Prokopiç de öldü. Kızın hiç parası yoktu; geçinebilmek için, iğne, broş gibi tezyinat eşyası imâline başladı. Değerli taşlar bulma umudu ile o da Yılan Tepesine çıktı. Tepede sevgili Danilasını hatırlayınca ağlamaya başladı. Birden, çok güzel bir malakit parçası gördü. Onu alıp eve götürdü ve broş yapımında kullanmaya başladı. O da ustalaştığı ve çok titiz çalıştığı işinin göz kamaştırıcı ürünlerini, satılması için köyde bir tacire götürdü. İçinden: “Acaba bana Danila’nın ruhu mu yardım etti? Piyasada benim broşlarımın üzerine yok. Bu malakit’i bulmakla çok şanslıyım” diyordu. Yeni bir değerli taş bulmak için tekrar Yılan Tepesine koşturdu. Bir yandan da aklına Danila geliyor. “Niye beni terkettin?” diye hıçkırıklara boğuluyordu. Bir an için kendisini tanımadığı bir orman içinde ve bir dağın tepesinde buldu. “Belki, burada Danila ile karşılaşabilirim,” diye düşündü ve nitekim aşağıya baktığında Danila’ya çok benzeyen bir adam gördü. Adam ellerini ona doğru kaldırdı. Kız da ona doğru atılmak istedi ama o görüntü birden kayboldu. Köye dönünce bu olayı yakınlarına anlattı ama kimseyi inandıramadı. Ertesi gün Katya Danila’yı görme umudu ile yine tepeye koştu. Kız kardeşi de onu izledi. Sihirli ormana geldiğinde Danila’nın adını çağırmaya başladı. Fakat tepelerden yankılanan ses: “O burada değil! Burada değil!” yanıtı verdi. Sonra birden karşısına Bakır Dağın Melikesi çıktı: “Neden benim bahçeme girdin? İstediğin değerli taşlarsa onlardan al ve buradan uzaklaş.” dedi. Katya büyük bir yüreklilikle: “Benim, senin ölü taşlarına ihtiyacım yok. Bana Danila’mı geri ver. Nişanlımı tutsak etmeye hakkın yok,” dedi. Melike güldü: “Sen galiba kiminle konuştuğunun farkında değilsin?” Katya meydan okudu: “Kör değilim; seni tanıyorum ama senden korkmuyorum; ve Danila’nın bana dönmek istediğini biliyorum,” Melike: “Pekala, konuş bakalım onunla.” dedi. O anda Katya Danilayı gördü. Melike Danilaya iki seçenek tanıdı: “Danila Usta eğer bu kızla birlikte gitmek istiyorsan git ve bu dağda gördüğün ve öğrendiğin her şeyi unut. Burada kalmak istiyorsan Dünyanın geri kalanı ile tümden ilgini kes ve onları unut.” Danila: “Özür dilerim; sevdiğim kimseleri unutamam. Yaşamımın her anında Katya’yı düşündüm,” yanıtı verdi. Melike güldü: “Pekala, Danila, yuvana dön. Bu dürüstlük ve sadakatine karşılık sana bir armağan vereceğim. Burada öğrendiklerini unutmayacaksın. Fakat bu dağın gizi hakkında kimseye söz etme. Bu arada nerede olduğunu soran olursa bir süre deneyimini arttırmak için uzaklara gittiğini söylersin.” Katya ve Danila mutluluktan uçarak evlerine döndüler. Katya’nın kardeşi onu ormanda kaybedince köye dönmüştü. Evde onları görünce: “Nerelerdeydin Danila?” diye bağırdı. Danila: “Çok uzak bir beldedeki bir uzmanın yanına gidip mesleğimi geliştirdim.” dedi. Katya ile mutluluğa erişen Danila Uralların en usta yontucusu olarak tanındı.

*(1) Malakit :(ya da Malaşit) Türkçede “bakır taşı” denilen bazik bakır karbonat. Eski tarihlerden beri mücevher yapımında kullanıldığı gibi bakır yataklarının aranmasında kılavuz mineral işlevi görür. Dünyanın çok az sayıda belgesinde ve Sibirya’da Nijni Tagilsk’de bulunur.

Mihail Mihailoviç Prişvin

Mihail Mihailoviç Prişvin

Bir tacir çocuğu olan Prişvin 23.Ocak.1873’deYelets kentinde doğdu. Riga Politeknik okulunda öğrenim görürken Marksist çevrelerle ilişkisi yüzünden tutuklandı. 1902’de Leipzig Üniversitesinden tarım ekonomisti olarak mezun oldu. I.Dünya Savaşında askerî muhabir olarak çalıştı. Savaştan sonra yayıncılık ve köy öğretmenliği yaptı. 1898’den itibaren dergilerde makaleler yazmaya başladı. İlk kısa öyküsü “Saşok” 1906’da yayınlandı. Bu öykü kendi gençliğini temsil eden ‘Kurimuşka-Tavşancık’ lâkabı ile anılan sıradan adam Alpatov’un betimlenmesi ile takdir kazanmış; iki ödül aldığı çocuk edebiyatına büyük katkıları olmuştur. Alpatov’un öyküsünü, gene otobiyografik bir dizi olan ve kendini şer güçlerine teslim etmiş genci hikâye eden “Kaşçeeva Zinciri” (1923-1954) izler. “Berendy Baharları”, “Krutoyarsk Canavarı”, “Kuş Mezarlığı” öykülerinde, “Korkusuz Kuşlar Ülkesi” gibi (1907)Avrupa’nın kuzeyi, Olonets, Karelia ve Norveçi tanıttığı, “Görünmeyen Kasabanın duvarları yanında” gibi Kırım ve Kazakistan gezilerine özgülenmiş gezi kitaplarında , “Sevgili Hayvanlar”, “Hayatın kökeni” gibi avcılık ve doğa olayları konularındaki bilimsel yanı olan öykülerinde de(1933), “Adem ile Havva” (1909, “Siyah Arap” (1910), “Zafer Tamburinleri” (1913)“Maçuna’nın Doğum yeri” gerçekçi felsefî denemelerinde olsun her tür öykü ve denemesinde, sembolist ozanlara yakınlığından onların gizemli imajlarını bu öykülere ustaca yansıtmış; çocukluk safiyetini yitirme, “hayır” ve “şerin doğası, aşk, güç ve yaratıcılığın pekiştirilmesi gibi renkli motifler kullanmış ve insanın evrendeki yeri hakkında felsefe yapmış; doğayı yakından tanıtmıştır.

16.Ocak.1954’de Moskova’da vefat etti.

Saşa Çorny

Saşa Çorny

Asıl adı Aleksandr Mihailoviç Glikberg olan ozan, hiciv ve çocuk öyküleri yazarı Saşa Çorny (Çerny olarak da söylenir) Odesa’da, 13.Ekim.1880’de, Yahudi bir eczacı ailede doğdu. Annelerinin sinir hastası olması, babalarının da gösterdiği şiddet onun ve kardeşlerinin üzerinde çok kötü etkiler yaratmıştı. Ayrıca Rusya’da Yahudiler çocuklar üzerinde kota uygulandığından, Glikbergler Odesa jimnazyumuna kaydolamayan de çocuklarının bu sorunlarını Ortodoks Kilisesinde vaftizlerini yaparak çözümlediler;. Aleksandr (Saşa) Odessa jimnazyumunun büroktatik cefasına katlanamadı; onbeş yaşında St. Petersburg’a teyzesinin yanına giderek oradaki jimnazyuma girdi. Öykü yazmaya meraklı idi. Cebir dersinden başarısız olunca okuldan atıldı. Akrabaları da ana babası da onun mektuplarına cevap vermeyince sefalete düştü. Bereket, öykülerinden biri gazeteci Aleksandr Yablonovsky’nin dikaktini çekerk “Syn Oteçestva-Yurdun Oğlu” gazetesinde yayınlandı. Gene Ukrayna’da Jitomir kentinde ikamet etmekte olan yarı Fransız, yarı Rus K.K. Rochet adında aydın birisi bu yazıyı okuyunca çocuğu evlâd edinmeye karar verdi. Çeşitli işler alan yazarımız Varşova-St. Petersburg demiryolu hattındaki görevi sırasında Maria Ivanovna Vasilievna ile tanışıp evlendi. Yaşamı boyunca mutlu kalacağı eşi ile balaylarını 1905’de İtalya’da geçirdiler. “Saçmalık” adındaki bir şiir demetinin Rusya’nın eski dergilerinden “Zritel-Seyici” de yayınlanması derginin kapatılmasına sebebiyet verdi. Ama okuyucu üzerinde etkisi muazzam olan bu dizeler elle çoğaltılarak tüm ülkeye dağıtıldı ve ozanın ününü her yana yaydı. 1906-1907 yıllarında Almanya’ya taşındı. Heidelberg Üniversitesinde öğrenim gördü. 1908’de Petersburg’a dönüp “Satirikon” isimli mizah dergisinde yazmaya başladı. Hayranları arasında, onun şiirlerinin büyük bir bölümünü ezberleyen büyük ozan Valdimir Mayakovsky de vardı. I. Dünya Savaşı başlayınca nefer olarak bir sahra hastanesinde hizmet gördü. Ekim 1917 Devriminden sonra önce Vilnius’a sonra Almanya’ya göç etti; “Ateş Kuşu” adında bir Berlin dergisinde çalıştı. Daha sonra Fransa’ya gidip “Parisli” adında bir Rusça gazetede çalıştı. “Susuzluk” adında üçüncü şiir kitabını yayınladı. Provance’da “La Favière” adındaki Rus kolonisi kurucuları arasına girdi. “Çocuklar Adası” adındaki dördüncü şiir kitabı vefatından sonra yayınlandı. Şiirleri Dmitri Soştakoviç’in müziğine esin vermiştir. Güney Fransa’da Lavandon’da bir kasabadaki yangının söndürülmesine katılırken kâlp krizinden 5.Temmuz.1932’de vefat etti. Adına “Fox Terrier Miki’nin Anı Defteri”ni yazdığı köpeği Miki de aynı gün ölmüş ve sahibinin göğsünde gömülmüştür.

Mizahî şiirlerinden “Derdine Deva Arayan”ı örnek olarak veriyoruz:

Bir zamanenin anı defterinden

Kafayı yemiş vaziyette doktora gittim./ O burnunun üzerine bir kıskaç gözlük kondurdu../
Hemen teşhisini yapıverdi:/Sinir bozukluğu. Asabî teşevvüş.../
Reçetemi yazayım:/Hunyadi Yanoş.

Kanım tepeme sıçradı:/ Hunyadi mi?!. O da ne ola ki?/
İmansızlık ya da iç sıkıntısı mı?!./ Ben filozof değilim, senin lâfından anlamadım.
Filozof’a sorayım./ Haydi, eyvallah!

Ve doğruca bir filozof’a gittim:/”Bu denenden ne murat ola? Bir kitap ya da tasarı mı?
Gerçek bir okul, amacı kesin bir yol mu,/ Karanlıkta kalmış bir öküzün önünde açılan?
Açıkla bunu bana!”

O dedi ki: Allı yeşilli bir fistan içinde, / Etekleri yerde sürünerek, salınarak gezinmedir./
Sokrat bile bu konuda çaresiz kalmıştır;/ A budala! Baksana etrafına/!/”Sonsuz teşekkürlerimle...”

Sokakta giderken/ Hırçın tavırlı bir kadın gördüm./
Sessizce yanına yanaştım:./”Merhaba, komşu...” – “Seni küstah dilenci!”/ “Özür dilerim..”.

Sersemlemiş durumda eve gittim./ Beynim, sanki birbirleriyle birdirbir oynayan-/
Kimisi gırgır geçen, peşinden delicesine / Düşüncelerle dolu./
Boşluk içinde şaşkınım!

Bir hemşire yavaşça odaya girdi./Buyrun size başka bir filozof:/
“Burada yaban hayvanı gibi neden oturuyorsun?/ Sorunlarla boğuşma, unut onları,/
Sadece iman et, biraderim.”.
“Peki, Hunyadi?”“Hunyadi mi? O da kimmiş?/Bir Alman azizi mi, ruhunu kurtaracak?
Azizlerin birbirinden farkı yoktur ki, /İllâ ki Hunyadi’yi arıyorsun...”
Der ve çıkar.

Aleksandr Aleksndroviç Malinovsky (Bogdanov)

Aleksandr A. Bogdanov

Bilim kurgu yazarlığı yanında felsefe, ekonomi, tıp araştırıcısı ve “sosyal, biyolojik ve fizik bilimlerin örgütlü bir sistem içinde araştırma birlikteliği kurmalarını ifade eden “tektoloji” kavramını getiren bilim adamlığı ile de tanınan Malinovsky Beyaz Rusya’da, 22.Ağustos. 1873’de doğdu. Moskova Üniversitesinde Tıp öğrenimine başlamışken, Çar II. Aleksandr’a 1881’de yapılan başarılı suikastla anılan “Narodnaya Volya-Halkın Özgürlüğü” adındaki terörist gruba üye olmak suçundan tutuklanıp Tula kentine sürüldü. 1899’da doktor olarak mezun olacağı Harkiv (ya da Harkov) Üniversitesine devam etti. Devrimci eylemlerini bırakmadığı gibi ekonomi ve kimya üzerine broşürler yayınladı. “Doğadaki basit elementlerin olası tarihi” adındaki çalışması siyasal imalı görülerek 6 ay hapis ve Vologda’da sürgün cezası aldı. Tüm enerjisi ile çeşitli bilim dallarında araştırmalar yapmayı sürdürdü. Bogdanov takma adı ile Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin Bolşevik fraksiyonuna katıldı. 1904-1906 arasında yazdığı ve Marx, Ernst Mach, Wilhelm Ostwald ve Richard Avenarius’un düşüncelerinin kompozisyonunu yaptığı üç ciltlik “Ampriyo-Monizm” isimli eseri özellikle Buharinin üzerinde çok etki yapmıştır. 1905 Devrimi ve sonrasında aktif çalışmaları Lenin’in de hoşuna gitmedi; Bogdanov’u felsefî idealizmle suçladı. 1909’da Parisdeki bir konferansda Bogdanov Bolşevik grubundan ihraç edildi. Lunaçarsky ve Gorky’ye yanaşan Bogdanov onlarla birlikte “Otzovists-Boykotçular” denilen grubu girdi. 1914 affı ile Rusya’ya dönen Bogdanov Ekim 1917 devriminde hiç rôl almadı. Sovyetler döneminde de, proleter sanat hareketi (protekult) kuruculuğu ve teorisyenliği yapmasına karşın yönetimle gerilimli ilişkileri sürdü. Sorgulamalara muhatap oldu. 1924’de, ebedî gençlik, en azından kısmî gençlik arayışı içinde kan transfüzyonu denemeleri yapmaya başladı. Bu konuda kendisine destek veren pek çok gönüllü arasına kız kardeşi Maria Ulinova da girdi. Kendi göz zafiyetinin giderilmesi ve çıplak başlılığa çare bulma, 7-10 yaş genç görünme gibi bazı olumlu sonuçlardan sonra “Hematoloji ve Kan Transfüzyonu Enstitüsü”nü kurdu. Fakat bu çalışma, sıtma ve tüberkülozdan muzdarip bir öğrencisinden aldığı kanla onun sonunu getirdi. 7.Nisan.1928’de kan zehirlenmesinden vefat etti. Bu kanı intihar amacı ile aldığı da söylenir.

1908 yılında yazdığı ve özetini vereceğimiz “Kızıl Yıldız” romanı da, bu türde yazan başka yazarlara esin vermiş bir bilim kurgu olup bilimsel ve toplumsal bazı öngörüler içermekte, aynı zamanda Bogdanov’un siyasla savaşımlarını simgesel yoldan anlatmaktadır. İlk kez, 1984’de Charles Rougle tarafından İngilizce çevirisi yapılmıştır.

Kızıl Yıldız’ın konusu şöyledir:

Roman, devrim hareketine sempati gösteren Leonid’in Mars gezegeninden tebdil-i kıyafetle gelen başmühendis Menni ile tanışması ile açılır. Menni, gezegenler arasında bilgi alış verişi amacı ile Leonid’i kendisi ile birlikte Mars’a gitmeye davet eder. Bu gezi “eteronef” denilen bir tür elektronik radyasyonla işleyen ve Netti’nin kaptanlığını yaptığı “nükleer fototonik roket”le gerçekleştirilir. Yol boyunca Menni’den ve onun doktoru Netti’den Mars lisanını öğrenir. 

Mars gezegenini ziyaret

Yazar Bogdanov kendi idealindeki sosyalist Mars toplumunun, çocuk kolonileri, fabrikalar, ev hayatı v.b. ayrıntılarını, Leonid’in ağzından açıklar. Ancak, Mars’a yabancı oluşu Leonid’de bir tür paranoya noktasına gelecek derecede bir gerilim yaratır. Yabancı organizmalar uzmanı Netti bu durumu zamanında teşhis ederek, onun bu şiddetli bunalımını tedavi eder. Leonid iyileşir fakat bu arada, ilk izleniminin aksine Netti’nin bir kadın olduğunu keşfeder. Önceki takdir duygusu bu defa derin bir aşka dönüşür. Her ikisi de birlikte Venüs gezegeninde maden keşfi görevi alırlar. Leonid bu gezi sırasında ise mürettebattan Enno adındaki bir kişi ile ilişki kurar. Venüs’e geldiklerinde ise Leonid, bu keşifi planlayan kurulun Arz’ın kolonizayonu gibi korkutucu bir projesi olduğunu öğrenir. Gene uzay gemisi mürettebatından Sterni adında birisinin fikrine göre bu proje, ancak Arz nüfusunun yok edilmesi ile gerçekleşebilir. Bu haber zaten ruhsal sarsıntısı henüz tümüyle düzelmemiş olan Leonid’i daha ağır bir bunalıma sürükler. Bulduğu çare Sterni’yi öldürmektir. Bu işi hallettikten sonra, bu ağır bunalımdan kurtulması için Arz’a geri gönderilir. Leonid’in yeniden tedavi görevini eski bir yoldaşı olan Dr. Werner yüklenir (“Dr. Werner” Bogdanov’un kullandığı müstear adlardan biridir). Tedavisini başardığı Leonid devrimci gücünü yeniden kazanır. Roman Dr. Werner’in Mirsky’e yazdığı bir mektupla sona erer. Bu mektupta, Leonid’in tekrar Netti ile buluşup Mars’a birlikte dönecekleri açıklanmaktadır.
 

Yayın Tarihi : 9 Ocak 2013 Çarşamba 10:45:50
Güncelleme :9 Ocak 2013 Çarşamba 10:59:27


Bu haber hakkında yorum yazmak ister misiniz?