4
Şubat
2026
Çarşamba
ANASAYFA

Rus ve Sovyet Edebiyatı (84)

Anna Andreyevna Gorenko (Anna Ahmatova)

Anna A. Gorenko (Ahmatova)

Osip Mandelştam’ın gönlünü çaldığını, “Ozanlar Loncası”nın kurucusu Gumilyevle evli olduğunu naklettiğimiz, yazılarını, soyu Cengiz Han’a dayandığı söylenen Tatar büyük annesinden esinlenerek “Anna Ahmatova” müstear adı ile kaleme alan modernist ozan Anna Gorenko 23.Haziran.1889’da, Ukraynanın Karadeniz limanı Odesa yakınlarındaki Bolşoy Fontan’da doğdu. Bürokrat olan babası Andrey Antonoviç Gorenko da annesi Inna Erazmovna da Rus soylularındandı.

Anna henüz onbir aylıkken ailesi St. Peteresburg’daki Çarskoe Selo’ya taşındı. Lise öğrenimi için Kiev’e gitmiş; hukuk öğrenimi için de önce Kiev Üniversitesine devam girmişti. Fakat ertesi yıl Peterburg’a dönerek edebiyat tahsiline başladı. Onbir yaşında yazmaya başladığı şiirlerini yirmisine gelmeden yayınlattı. Nekrasov, Racine, Puşkin, Baratynsky ve simgecilerden esinlenmiş; fakat simgeciliği yaşı ilerledikçe geride bırakmıştır. 1903 Noelinde tanıştığı Nikolay Gumilyev onu ısrarla yazmaya teşvik etti; kendi gazetesi “Sirius”da, Anna’nın “Elinde birçok Işıldayan Yüzük var” diye çevrilebicek bir isimli şiiri yayınlandı. O andan itibaren aranan bir ozan olan Anna, Nikolay’ın yıllar süren evlenme tekliflerine nihayet 1910 Nisan’ında olumlu yanıt verdi; Kiev’de evlendiler. Ne yazık ki Ahmaatova ailesinden kimse düğünlerine katılmadı. Çift balayları için gittikleri Paris’de ünlü İtalyan ressam Modigliani ile tanıştılar. 1910 sonlarında Osip Mandelştam ve Sergey Gorodetsky ile birlikde “Ozanlar Loncası”nı kurarak; Batı Avrupa ve Amerika’da yayılmakda olan “Imagism-İmgecilk” akımı parelelinde “simgeci-karşıtı” özlü ve duru özelliği olan “Akmeist” akımı geliştirdiler. Mandelştam’ın eşi Nadejna, anılarında Anna’yla tanıştığında onun kocası ile ilişkisini affettiğini yazmıştır. Çiftin 1912’de doğan oğulları Lev, Sovyetler Birliği’nin yıkılışına kadar geçerliğini koruyacak (Rusya’nın kültürel yönden Avrupa’dan çok Asya’ya yakın olduğu iddiasındaki “Yeni-Avrasyacı” kuram şampiyonlarından, Sovyetlerdeki Türkî toplumların üzerinde derin araştırmalar yapan bir tarihçi olacaktır.

Ahmatova’nın oğlu Lev Gumilyev, 1980’lerde Rus Coğrafya Derneği toplantılarından birinde

Ahmatova’nın eserleri kısa lirik şiirlerden, Stalin terörü hakkındaki başyapıtı “Rekviem-Mersiye” gibi çok ince psikolojik analizlerle donanmış bir trajik destana kadar uzanır. Şiirlerinde sözün fazla uzatılmaması, duygasıllıkda ölçülü kalınması, kişisel tutumunda ülkeyi terketmeyip, Stalin mezalimine yakından tanık olma azmi onu çağdaşlarından farklı kılan çarpıcı bir özelliğidir. 1912’de Ozanlar Loncası onun, dokuz yıl içinde yayınlanmış beş kitabından ilki ve en sevdiği “Son Buluşmanın Şarkısı” isimli şiirini de içeren “Akşam” başlıklı olanı çıkardı. Bu çok olumlu eleştiriler aldı. ‘Kurşunî Gözlü Kral’, ‘Su Üzerinden’ ve “Artık ayaklarıma ihtiyacım yok’ şiirleri ona süratle ün kazandırdı. İkinci şiir demeti “Çiotki-Tesbih” ( ya da “Güldeste”) 1914’de yayınlandı. Ondan heveslenen binlerce kadın onun tarzına öykünerek şiir yazmaya girişmişti. Soylu zerafeti ve sanattaki tutarlığı ile “Neva’nın Ecesi” ünvanı alan Ahmatova, bu olayı: ‘Kadınlara konuşmayı öğrettim; ama susmayı öğretemedim,’ diye değerlendirir. Osip Mandelştam gibi Pasternak da ona durmadan kur yapmış; Aleksanr Blok ile de ilişkisi olduğu söylentisi yayılmıştır. “Kahramanı olmayan bir Şiir” en uzun ve en tanınmış yapıtıdır.

Siyasal görüşlerinin keskinliği ona, 1914 Temmuz’unda: “Korkulu günler yaklaşıyor; çok yakında yeni mezarlar ülkeyi kaplayacak” kehanetini yaptıracaktı; nitekim hemen o yılın 1.Ağustosunda Almanya Rusya’ya savaş ilân etti. Dünya Savaşının karanlığı, devrim ve Rusya üzerindeki totaliter baskı “Gümüş Dönem”in sonunu getirdi. 1917’de çıkan üçüncü kolleksiyonu “Belaya Staya-Beyaz Sürü”yü Rus asıllı ABD’li eleştirmen Joseph Brodsky, XX.yüzyılın sonlarında, ozanın kişiliğine özgü bir lirizmin ve kontrol altına alınmış bir korkunun ürpertilerini taşıdığını söyleyecektir.

Anna Ahmatova’nın Della-Vos-Kardovskaya tarafından 1014’de yapılmış tablosu

1918’de eş i Gumilyevden boşanan Ahmatova 1921’de “Podorojnik-Sinirotu”, 1922’de “Anna Domini MCMXXI” (İsadan Sonra MCMXXI yani 1921) koleksiyonlarını yayınlayınca Sosyalist Gerçekçiliği tutan eleştirmenlerce burjuva ve aristokrat diye nitelenecek, ilerki yıllarda bürokrat Andrey Jdanov tarafından bu şiirleri ile yarı rahibe yarı fahişe olduğunun açığa çıktığı alenen halka duyurulacak; yazı hayatından dışlanacak; 1940’a kadar hiç bir şiiri yayınlanmayacaktır. İkinci evliliğini Vladimir Şilejko adındaki (Asur, İbranî tarihlerini araştıran) bir Şarkiyatçı ile yapan Ahmatova, 1921’de, sabık kocası Gumilyevin ilgili bahisde anlatıldığı üzere idamı üzerine, Gorky’nin müdahalesi ve Lenin’in geciken af kararına karşın Gumilyev dahil 62 kişinin ldamını anılarında ve şiirlerinde hüzünle kaydeder. Üçüncü kocası bir sanat bilimcisi Nikolay Punin oldu. Onunla, adamcağızın devamlı tutuklanması yüzünden, ancak 1935’e kadar birlikde yaşayabildi. Punin 1953’de Gulagda vefat edecektir. 1929’da Nikolay Puninle evli olduğu sırada yanına gelip Leningrad Üniversitesine giren oğlu Lev Gumilyev de annesinin Stalin yönetimi ile ters düşmesi nedeni ile Üniversiteden çıkarıldı. 1938’de Gulaglara gönderilmek üzere sınır dışı edildi. II. Dünya Savaşı sırasında kısa bir süre ile Kızıl Orduya girip Berlin çatışmasına katıldı. Onun selameti için Ahmatova Staline methiyeler yağdırmak zorunda kalmış ama samimiyetine inandıramamış; oğlu hiç rahat bırakılmamış; çeşitli bahanelerle defalarca tutuklanmıştır. Nihayet Stalin’in ölümden sonra, 1956’da “Çocuğun ebeveyninin hatasından sorumlu olmadığı...” hakkındaki bir kararnameye dayanılarak serbest bırakıldı. Bu yüzden ve gerçekten çocuk eğitimi ile ilgili yeterli deneyimi olmayan annesi ile arası hep gergin olmuştur. Anna Ahmatova, kendini sadece Tagore, Hugo, Giacomo Leopardi çevirilerine ve Rus klasik yazarları üstündeki denemelere adadığı bu şiirsiz günleri “Vejetaryen Dönemim” diye nitelendirir. 1935’den itibaren düzenli tren istasyonuna gidip sürgüne gönderilen aydın dostlarını uğurladığını yazar. Canı gibi sevdiği ozanlar Mayakovsky, Yesenin ve Marina Tsvetayeva’nin intiharlarının acısını yaşamış; 1940’da Leningrad’ın (St. Petersburg) 900 gün süren kuşatmasına tanık olmuştu. Askerî hastanelerde yaralı askerlere düzenli şiir okuyarak morâl verdi. Stalinin ölümünden sonra baskı biraz hafiflemişti ama edebiyat hâlâ ağır biçimde denetim ve sansüre bağlanıyordu. Ancak, 1955’de bir dergide çıkan bir çeviri çok övgü görünce 1956’da şiirleri yeniden yayınlanır oldu. Diğer önemli yapıtlarından “Yol kenarındaki çimenler” (1921), derlenen fakat hiç yayınlanmayan iki ciltlik “Kamış” (1924-26 arası şiirleri), “Düzensiz”, 1940’da derlenip yayınlanması önce engellenen akabinde serbest bırakılan “Altı Kitapdan”, 1943’de Taşkent’ta yayınlanan “Şiir Seçkileri”, gene ayrı ayrı yayınlanmayan müteaddit şiirleri ve 1965’de 1909’dan beri yazdığı hemen tüm şiirlerinin derlemesi mevcuttur. Batıda saygı gören ve ABD’li ünlü ozan Robert Frost tarafından 1962’de ziyaret edilmiş olan Ahmatova 5.Mart. 1966’da Moskovada kâlp yetersizliğinden vefat etti. Açık tabutta taşınarak St. Petersburg’a götürülerak Komarovo Kabristanına defnedildi. Her iki kentte de büyük tezahüratlarla cenaze töreni ile ebediyete uğurlandı.

En fazla etki uyandıran uzun şiiri “Rekviem-Mersiye”den parçalar sunacağız:
Yabancı bir gökyüzü altında değil/ Yabancı kanatların koruması altında değil-/Üzerimize felâketin çöktüğü orada/ Tüm bu acıları kendi halkımla paylaştım.

BİR ÖNSÖZE GEREK YOK

Yejov terörünün *(1) dehşet verici günlerinde/ Ben Leningrad’da tutukevi kuyruklarında onyedi ayımı harcadım./Bir gün, nasılsa, biri beni kuyruğun dışına çekti./ O sırada arkamda dudakları soğuktan mosmor kesilmiş bir kadın vardı./Kuşkusuz benim adımı hayatında hiç duymamıştı. /Hepimizin özelliği olan uyuşukluk içinde sarsılıverdi. / (O diyarda herkesin yaptığı gibi kulağıma fısıldayarak) ded ki: “Birisi bunu açıklayabilir miydi?”/ Yanıt verdim: “Ben açıklayabilirim. O anda, unuttuğumuz ya da özlediğimiz bir tebessüm yayıldı yüzüne.

KUTSAMA

Bu felâketin önünde dağlar yıkılır, /Görkemli ırmak çağlamasını keser,/ Ama zindan kapıları mahkûmları dünyadan ayırmak/ Ve de ölüme yaklaştırmak için,/ üzerlerine sımsıkı sürgülenmiştir./Taze rüzgârlar yumuşak yumuşak birileri için eser,/ Zarif gün batımları onları ılıtır, bilemeyiz kimleri. / Biz her yerde, aynı minval dinliyoruz/ Bu nefret dolu anahtarların dönüş gacırtılarını/ Ve tören yürüyüşüne geçmiş askerlerin yeri sarsan ayak seslerini. /Sabah âyinine yetişmek istercesine erken kalkarak, /Başkentin tüm yollarını çılgın bir koşturma ile aşındırarak ana hayat kaynağımızı arıyor,/ ölmüş, cansız bir güneşe rastlıyoruz./ Neva Irmağı, her geçen gün daha alçalmış, daha sisli puslu görünüyor; / Fakat gene de umut, bir türlü yanaşamadığımız bir mesafeden bize sesleniyor./ Vakit geçirmeden verdikleri hüküm gözyaşı selleri, /Bunu izleyen, çılgınca atan yüreğimizi yerinden koparan/ Dünyadan saltık bir yalıtım, / Barbarca yere çarpılan yürek yürümeyi gene başarıyor, tereddütle, yalnız başına./ Nerelerdsiniz, benim iradelerini yitirmiş dostlarım,/ İblisin egemen olduğu yılların tutsakları? / Sibirya ayazında ne kerâmet görüyorsunuız? / Mehtabın çevresindeki bu bulanık serap ne ola ki? /Sizin her birinize ayrı ayrı selam ve veda mesajlarımı gönderiyorum.

*(1) Yejov Terörü: Nikolay Ivanoviç Yejov ya da Ezhov, Rusyadaki Büyük tasfiye sırasında Stalin tasfiyelerinin uygulayıcısı NKVD Komiseri.Yaptığı zalimane kıyımlara “Yejovçina-Yejov usûlü mezalim” adı verilmiştir. 1940’da Stalin onun vücudunu da ortadan kaldıracak “Yejovçina”nın kurbanlarından biri bizzat kendisi olacaktır.

Marina Ivanovna Tsvetayeva

Marina I. Tsvetayeva

Rusya’nın karışık günlerinde yaşadığı için ülkesi dışında fazla tanınmayan fakat kullandığı özgün dili ile XX. Yüzyıl Rus edebiyatının en başta gelen ozanlarından olduğu kabûl edilen Tsvetayeva 8.Ekim. 1892’de Moskovada doğdu. Babası, şimdi Puşkin müzesi adını taşıyan Aleksandr III. Müzesinin kurucusu Moskova Üniversitesinde Güzel Sanatlar Profesörü Ivan Vladimiroviç Tsvetayev’dir. Babasının ikinci eşi olan annesi Maria Aleksandrovna Meyn piyanisttir. Çocukluğu yarı kardeşleri ile bir hayli çekişmeli geçmiştir. Tüberküloz olan annesini son günlerinde tedavi için gittikleri Cenova yakınlarındaki Nervi’de 1906’da kaybetti. Moskova’daki burjuva yaşamından sıkılan Marina pek çok Rus göçmeninin bulunduğu Cenovada kendini özgür hissedeceği bir ortam bulmuştu. 1904’de Lozan’da liseye girmiş; batı Avrupa’da geçirdiği günlerde Fransızca, İtalyanca, Almanca dillerini öğrenmişti. 1908’de 16 yaşında edebiyat öğrenimi için Sorbonne Üniversitesine girdi. O sırada Rus yazınında “simgecilik” yeşermeye başlamıştı. Bu akım onun sonraki şiirlerine epey etkide bulundu. İlk yayınlanan şiir derlemesi “Gece Albümü”dür (1910). Onun arkaşı ve akıl hocası olacak ozan ve eleştirmen Maksimilyan Voloşin’in dikkatini çeken bu albüm ününü hızla yaydı. Tsvetayeva Voloşin’i, ölümünden sonra “Yaşayan bir Adam Hakkında Yaşayan bir Söz” adlı” yapıtı ile tanıtmıştır. Güneydoğu Ukrayna, Karadeniz sahilinde sevimli ve romantik bir dinlenme kasabası olan Köktöbel’de (Türkçe kökenli “Mavi gök Tepesi) , 1911’de onyedi yaşında Harp Okulu öğrencisi olan Sergey (Seryoja) Yakovleviç Efron ile tanıştı. Kendinden bir yaş küçük olan bu delikanlıyı sevdi ve babasının projesi olan Puşkin Müzesinin törenle Çar hu zurunda açıldığı ertesi yıl onunla evlendi. Fakat bu evliliği, “Kilometre Taşları” adını verdiği şiirler demetini ithaf ettiği Osip Mandelştam, Pasternak, Rainer Maria Rilke dahil diğer bazı sanatçılar ve 1923’de kendisine “Bitişin Şiiri” ve “Dağ’ın Şiiri” yapıtları için ilham verecek Rodzeviç adındaki subayla münasebetlerini engellemiyecektir. Hattâ kendinden yedi yaş büyük kadın ozan Sofia Parnok ile lesbiyen bir ilişki kurması kocasını son derece üzmüştür. Fakat iki kadının birbirine aşkı çok derindi; bu fırtınalı aşkı “Kız Arkadaş” ve “Hâtâ” gibi ateşli duygular taşıyan şiirler dizisinde İçinde terennüm etti. Yazlarını hep Kırımda geçiren çiftin beş yaş aralıklı iki kızları oldu. Efron 1914’de gönüllü katıldığı Dünya Savaşı ardından 1917’de Moskovada Beyaz Ordu 56. Yedek Birliğinde subay görevi aldı. Etkili bir biçimde kaleme alacağı Savaş ve Devrimin getirdiği ve “Tanrının kendisini cezalandırması” diye yorumladığı acı günlerde Tsvetayeva, açlık felâketi ile karşılaşan iki kızını da 1919’da daha iyi beslenebilecekleri umudu ile bir yetimhaneye yerleştirmiş ama küçüğü Irina orada da gıdasızlıktan canını yitirmiş; büyüğü Ariadna (Alya) da hastalanınca onu geri almıştır. Tsvetayeva o arada altı manzum tiyatro oyunu ve öykü niteliğinde şiirler yazdı. 1917-22 arasında kaleme aldığı “Kuğuların Ordugâhı” adındaki epik dizeleri eşinin dahil olduğu Beyaz Ordu gönüllülerine adadı.

Tsvetayav’nın kızı Ariadna’nın Sovyet polisince alınmış 1949 tarihli fotosu

Eşi Efron’un öldürüldüğü sanısı ile ve anti-Bolşevik olduğu için daha fazla kalamayacağı Rusyadan, kızı Ariadna (Alya) ile birlikde 1922’de Berlin’e geçti. Bir sürpriz Berlinde Efronla buluştu. O yıl yazdığı İmparatorluk Yönetimi yanlısı “Bakire-Çar” adındaki manzum uzun peri masalını, “Ayrılık ve “Blok’a Şiirler” adındaki şiir kitaplarını yayınlatmak olanağını buldu. Aynı yılın Ağustos’unda ailece, Efron’un siyaset ve sosyoloji öğrenimine başlayacağı Prag’a taşındılar. Efrom’un okul yurdunda, Marina ve kızının kent dışında bir köyde bir odadaki ve daha sonra Parisdeki ikametleri de gene sefalet içinde geçti ama gurbetteki bu zor günlerinde Tsvetayeva gene “Hüner” (1923) ile “Ariadne” (1924), ve “Phaedra” (1927) gibi klasik konuları işleyen iki manzum trajedi, “Rusyadan Sonra” (1928), “Yurt Özlemi” (1935), “Vatan” (1936) gibi manzum şaheserlerini “Benim Puşkin’im” (1937) gibi eleştiri kitapları, “Çek Ülkesi Şiirleri”ni (1938) yaratmakdan geri durmamıştı. Şiirine, çelişkiler içindeki insan varlığının ona kesin bir hüküm vermedeki kararsızlığı, kendini kâlbinin sesine bırakma eğilimi egemen olup bu eğiliminden sıcak ve romantik tarzı ile sanat eserleri yaratmayı bilmiştir.

Efron ailesi yoksullukla birlikde yurt özlemi ağır basınca 1939’da Moskovaya dönme zorunda kaldılar. Elbette onları Rusya’da da huzur beklemiyordu. 1941’de Efron ve Ariadna casuslukla suçlanarak tutuklandılar. Kızı sekiz yıl hapse mahkûm oldu; kocası idam edildi. Stalinin ölümünden sonra her ikisinin de aklanacakları bu mahkûmiyette Alya’nın NKVD ajanı olan nişanlısının yönetimce özel olarak onları tarassut etmekle görevlendirilmiş olmasının dahli olduğu söz konusu edilmektedir. Alman taarruzu karşısında Moskova’nın tahliyesi sırasında Marina da oğlu ile birlikde Tataristan’da Yelabuga’ya yerleştirildiler. İş bulma istekler i geri çevrildi. 31.Ağustos.1941’de Tsvetayevanın kendini astığı söylenir. Irma Kudrova adlı müellif “Bir Ozanın ölüm: Marina Tsvetayeva’nın ölümü hakkındaki “Son Günleri” kitabında onun zeka özürlü oğlu yüzünden intihar ettiği de dahil çeşitli senaryoları yazar.

Tsvetayeva 2.Eylûl.1941’de Yelabuga Kabristanına gömülmüş ama mezar yerinin tam mevkii hâlâ meçhûl...

Şiir örneği olarak 1915 tarihli “Gerçeği Biliyorum” adlı olandan dizeleri verelim:

Gerçeği biliyorum - tüm diğer gerçekleri unutuyorum!
Kişi için yeryüzünde didişmenin hiç gereği yoktur.
Bak - akşam oldu, bak, nerdeyse gece basıyor:
Kimlerden söz edeceksin, ozanlardan mı, aşıklardan mı, komutanlardan mı?

Rüzgâr artık yatay esiyor, toprak çiğ damlaları ile ıslanmış,
Gökyüzündeki yıldızlar fırtınası diniyor gibi.
Ve yakında hepimiz toprak altında uyuyor olacağız,
üstünde iken birbirimize uykuyu haram eden bizler.
 

Yayın Tarihi : 29 Ocak 2013 Salı 17:02:56


Bu haber hakkında yorum yazmak ister misiniz?