4
Şubat
2026
Çarşamba
ANASAYFA

Rus ve Sovyet Edebiyatı (93)

Türkî yazın ustalarına devam ediyoruz. Çokan Çingisoviç Valikanov olarak bilinen Kazakistanlı etnograf ve tarih bilgini olup bu alanda yazılı eserleri olan Muhammed Hanefiye’yi tanıtmıştık. Bu kez ülkeye doğrudan çağdaş edebiyatı getiren iki yazın mensubunu anlatacağız.

Abay Kunanbayuli (Kunanbayev) ve Muhtar Ömerhanoğle Ayvazov

Abay Kunanbayuli

Kazak dili ilk kez 1860’larda Arap alfabesi ile yazılmaya başlamıştı. 1929’da Latin alfabesine geçildi. Rytkev bölümünde değindiğimiz üzere Stalin’in 1940’da tüm Orta Asya âleminde birliği sağlama gerekçesi ile Kiril alfabesini dayatması üzerine kabul edilen Kiril alfabesine de 1992’de son verilip tekrar Latin yazısına dönüldü. Nogay-Kıpçak grubunun kuzeydoğu alt grubuna dahil Kazak dilinin 19. Yüzyıl öncesi yazılı edebiyatı bulunmamaktadır. Edebiyat saz ya da mandolin benzeri telli ve davul benzeri vurgulu enstrümanlar eşliğinde, irticalî “dombra” denilen uzun kahramanlık şiirler söyleyen saz şairlerinin varlığına münhasır kalırdı. Bu tür sunumlar ve şiir yarışmaları (eytiler) tüm Türk ellerinde olduğu gibi Kazakistan’da da hâlâ çok popülerdir. Başlıkta takdim ettiğimiz iki yazın ustasının aralarında açık dönem farkı olmasına karşın bir arada verilmeleri 1845-1904 yılları arasında yaşamış ama zamanında okuryazarlığı çok düşük oranda olan Kazakistan’da fazla tanınmamış Abay Kunabayuli’nin Kazak yazılı modern edebiyatını açan efsanevî kişiliği olup hakkında fazla bilgi bulunamaması; Muhtar Ayvazov’un onun tanıtılmasına kendini vakfetmiş ilk Kazak yazarı olmasındandır.

ABD Kuzey Carolina öğretim üyelerinden Stephen Sabol 2003’de “Rus Sömürgeciliği ve Kazak Ulusal Bilinçlenmesinin Başlangıcı” adında bir monografi yayınladı. Siuların ve Kazakların müstemleke hâline getirilmesinde Amerika ve Rus yönetimlerinin kıyaslanması ile ilgili çalışmalarını sürdüren Sabol Sovyetlerin Rus sömürgelerini gönüllü aydınlatma misyonunu kaydeder. Sovyet öncesi Kazakistan’da aydınlatma süreci başlatması beklenen Abay, Çokan Valikanov ve bir pedagog olan İbrahim Altınsarın Rus kültürü almışlardı. Ancak aralarından Abay “Kazak Edebiyatının Babası” unvanını hak eden bir çaba göstermiştir.

Muhtar Ayvazov’un cansiperâne çalışmal arı ile Sovyetler Birliği Kazakistan’ının gündemine getirdiği ve sonradan Christopher Schwartz, Michael Hancock Parmer ve Boğaziçi Üniversitemizin öğretim Üyeleri arasında yer almış Eva Marie Dubuisson gibi Orta Asya Kültürü araştırmacılarının hararetle inceledikleri bu aydınlanmacı filozof ve yazı ustası Sovyet sonrası Kazakistan’da da popülaritesini korumaktadır. Gerçek adı İbrahim olan sanatçı kendisine “takâllûs” *(1) yani kalem adı olarak “dikkatli, gözlemci” anlamına “Abay”ı uygun görmüştür. En ünlü düz yazı örneği Kazak ulusuna manevî bir rehber ola n “Kara Sözder” gerçek anlamı olan “Moral Eğitim Verici Sözler Kitabı” yerine çoğu kez “Sözler Kitabı” olarak tercüme edilmiştir. Rus eserlerini Kazak diline çeviren Kunanbayev’in steplerin halkı Kazak kültürüne ve folkloruna temel katkısı şiirlerindedir. Güçlü ulusalcılığı terennüm ettiği şiirlerinde saz şairlerinin kullandığı ‘eyti’ (atışma, eytişim=dialektik, tez ve antitezi buluşturma) yöntemine başvurduğu şiiinde Ahmet Baytursinov, Bahtijan Kanapyanov, Nirjakip Dulatuli, Buharjirav Kalmakoanov, Makambet Utesimov gibi yazarlar ve ozanlar için de öğretici bir çığır açmıştır.

Ayvazov’un gençliği

Filoloji doktoru, sosyal eylemci, Kazak yazar Muhtar Ayvazov Doğu Kazakistan’da, Abay Bölgesinde, tüm çocukluğunu geçirdiği Kaskabulak İli eski Semey kasabasında, aslında göçerlerden gelme bir aile içinde 27.Eylûl.1897’de doğdu. Bölgeye adını vermiş ve efsaneleşmiş ozan Abay Kunanbayuli (Sovyetlerde Kunanbayev diye anılır) ile özdeşleşmiş olan yazın yaşamına ilham verenler ve onu Abay’ın ruhanî etkisinin egemen olduğu bir ortamda yaşatan, gene saygın birer ozan olan babası ve büyük babasıdır. Ona okuma yazmayı büyük babası öğretti. İslamî eğitim aldığı Semiapalatinsk Medresesinden sonra, beş yıllık ortaokulda ve Leningrad Üniversitesinde öğrenim gördü. Babası Ömerhan’ı 1900’da, annesi Nurcemal’i 1912’de yitirmiş; büyük ebeveyni Ayvaz ve Dinas ile amcası Kasım himayesinde yetişmiştir. Sporcu ve resme de yatkın bir genç olan Ayvazov en çok tiyatro oyunları ile göze çarpmıştır. İlk oyunu, yirmi yaşında yazdığı bir Romeo-Juliet benzeri “Enlik-Kebek”tir. Bu oyun kız torunu için yapılacak köy düğününde sahnelenecektir. Sosyalist çizgiden çıkmayan yirmiden fazla oyun yazdı. Bu oyunlardan sonra roman tarzına döndü. Akrabası da sayılan Abay Kunanbayuli’nin tanıtımına hasrettiği ve Dünyada çok okur bulmuş ve filmlere konu olmuş “Abay” ve “Abay’ın Yolu” isimli romanlarının yazımı yaşamının son yirmi yılını almıştır. “Abay” “roman à clef” tarzı dört ciltlik çok uzun bir biyografik kurgudur. Birinci cildin “Olgunlaşma” başlığı taşıyan bir kaç sayfalık bir bölümünde genç Abay’ın, öncel bir aşka dayanmayan, çiftlerin birbirlerini ilk kez düğün töreni sırasında gördükleri geleneksel nikâhı yer almaktadır. Abay müstebit babasına itaat etmiştir ama gönül bağladığı Togjan’dan kopuşun verdiği yürek acısı ile... Etrafında cereyan eden eğlence ve şamatayı içine sindirememektedir. Abay ile gelin Dilda arasında hiç bir insanî bağ yoktur. Onu, ancak “yüksek ağaçlar yıldırım çeker” diye nitelendiren biyografı Ayvazov anlayabilir. Bu kadar uzun bir çalışma genel olarak ulusal sanatı Abay’ın kişilik kültü üzerine inşa etmesi sebebiyle derli toplu, homojen bir görüntü verir

Ayvazov’u salt biyografi yazarı bir araştırmacı sanmak yanıltıcı olur. Edebiyat tarihçiliği, denemeciliği ve eleştirmenliği yanında yukarda değindiğimiz üzere oyun ve toplumsal yaşamın gerçeklerine uygun, bazıları başyapıt sayılan realist küçük öykü yazılarında da başarı göstermiştir. Bir kurt’la insanın uzlaşma olanaklarını irdelerken okurun tüylerini ürperten “Boz Vahşi” isimli öyküsü Jack London’ın “White Fang-Beyaz Sivri Diş”i yarışan güzelliktedir. Steplerde doğanların, acımasız ve şiddet dolu olmasına karşın stepler dışında da yaşayamayacaklarını çok iyi bilen Ayvazov bu öyküsünde, bir step köylüsü tarafından daha gözü açılmamış enikliğinden beri yetiştirilmiş ve doğaya salınmış bir kurt’un yönetimindeki kurt sürüsün hücumuna maruz kalan köylü grubunun son nefeslerine kadar onlarla boğuşmalarını hikâye etmektedir. Kurbanlardan biri onu yetiştiren ve ona “Boz Vahşi” adını veren Kurmaş adındaki çocuktur.

Ayvazov olgun yaşında (imzası ile)

Ayvazov, dünya klasiklerini ulusuna tanıtma yolunda Nikolay Gogol’un “Müfettiş”ini, Nikolay Pogodin’in “Aristokratlar’ını, K. Terenyov’un “Bahar Aşkı”nı , A. Kron’un “Deniz Subayı”nı ve Shakespear’in “Hırçin Kız”ı ile “Othello”sunu Kazak diline çevirmiştir. 1920’lerde ulusalcı eğilimle ittiham edilmesine karşın kendisi başından beri, modernleşme ve uygarlaşma misyonu gördüğü Bolşevizme sempati gösterdiğini ileri sürmüştür. Bunun bir politik manevra olduğunu iddia edenler de vardır. 1917 yazında Reyhan adında 15 yaşında bir kızla evlenen Ayvazov’un bir yılsonra Mugamilya adında bir kızı oldu. Çift 1920’de boşandı.

Ayvazov 1928’de Leningrad Devlet Üniversitesinden Filoloji diploması aldı; Taşkent Üniversitesinde doktorasını verdi. 1930’larda edebî çalışmalarına ara verip Dünya seyahatine çıktı. 27.Haziran. 1961’de bir cerrahî operasyon sırasında vefat etti. Almatı’da Merkez Kabristanına defnedildi. Adını yaşatmak için Bilimler Akademisi Edebiyat ve Sanat Enstitüsüne ve Kazak Devlet Akademik Drama Tiyatrosuna onun adı ilâve edildi. Almatı’da gene onun adını taşıyan bir okul, bir sokak ve bir kent merkezi bulunmaktadır. Yazar gerek Sovyet gerek Kazak Hükûmetlerinden pek çok ödül ve nişan aldı.

*(1) Takâllus: aslında Arapça gerilme demektir. Bir sanatın icrasına başlamak gerilim yarattığı için Abay bu müstear adı uygun görmüş olacak.

Cengiz Aytmatov

Hem Rus hem Kırgız dillerinde yazan Kırgız edebiyatının Dünyaca ünlü siması, Kırgızistan’ı Dünyanın Avrupa Birliği, NATO, Benelux ve bir kültür kurumu olan BM UNESCO’da diplomat olarak temsil eden Aytmatov 12.Aralık.1928’de, Şeker’de, bir Kırgız baba ile Tatar annenin oğlu olarak doğdu. Babası 1937’de, Moskova’da, burjuva ulusalcılığı tutuklanıp, 1938’de idam edildi (bu konuya da 1980’lerde SSCB, Moskova merkezli “V/O ‘Mejdunarodnaya Kniga’ G – 200’ yayınevinden çıkmış İngilizce “Soviet Writers-Sovyet Yazarları” isimli kitapta ‘Cengiz Aytmatov’ bahsinde rastlamadım).

Aytmatov’un gençliği

Aytmatov Sovyetler Birliğinin en uzak köşelerinden biri olan Kırgızistan’ın kültürel dönüşüm geçirdiği bir dönemde Şekerde bir Sovyet okulunda öğrenime başladı. Çok erken yaşta da çalışma hayatına girdi; ondört yaşında Köy Sovyetinde sekreter yardımcısı oldu. Daha sonra vergi tahsildarlığından yükleyiciliğe, mühendis yardımcılığına kadar çok değişik işler yaptı. 1946’dan itibaren Frunze’de (şimdiki Kırgız başkenti Bişkek) Kırgız Tarım Enstitüsünde Veterinerlik öğrenimi yaptı. Yazarlığa 1952’de Rusça “Gazeteci Çocuk Ciyo” ve “Aşim” öyküleri ile başladığına göre II. Büyük Savaş sonrası yazarlardandır. Kırgızca ilk öyküsü “Ak Zaan-Beyaz Yağmur” (1954). Gene ilk eserlerinden “Zorlu Geçit” (1956) ve “Yüz yüze” kısa romanı (1957) ilk edebî dememelerindendir. Yukarda andığım Moskova merkezli İngilizce “Soviet Writers” antolojisinden alıntıladığım II. Dünya Savaşı dönemi ile ilgili bir kurgu olan “Yüz yüze” povestinin çok kısa özetini ve değerlendirmesini, ulusçuluk anlayışı yönünden olumsuz bir örnek olarak bölüm sonunda vereceğim.

Aytmatov asıl uğraşısı olan yazarlığı geliştirmek için 1956-1958 yıllarını geçirdiği Moskova’da Maksim Gorky Enstitüsünde edebiyat bilgileri aldı. En çok tanınmış kısa romanı “Cemile”yi bu sırada yazdı (1958). Cemile sarsılmaz ve yolundan dönmez bir yüreklilikle babaerkil eski gelenek ile bağlarını koparan bir genç kadının öyküsüdür. Bir askerin genç, güzel ve doğal yeteneklerini Tanrının cömertçe bahşettiği karısıdır. Yuvasını terkeder, harp malûlü, yoksul, fakat ruhen zengin, birbirlerine çılgınca aşık oldukları Danyar ile kaçar. Kendilerine kader kabûl ettikleri bir kararı almışlardır. Belki bu öykü hakkında en güzel değerlendirmeyi, Cemile ve Danyar’ın birbirlerini sevmelerinin, sevme yeteneğinin insanın bir moral kazanımı olduğunu saptadığı için dünyanın en güzel aşk hikâyesi kabûl eden Louis Aragon yapmıştır.

Aytmatov 1959’dan itibaren sekiz yıl “Pravda” muhabirliği yaptı. 1961’de İkinci Moskova Uluuslararası Film Festivalinde jüri üyesi oldu. 1971 aynı Festivalin yedincisinde de keza jüri üyeliği yaptı. 1962’de “İlk Öğretmenim” novellasından sonra 1963’de, “Cemile” de dahil “Dağların ve Bozkırların Masalları” adı altında toplanan hikâyeleri için “Lenin Ödülü” aldı. 1966’da başka bir başyapıtı “Kopar Zincirlerini Gülsarı” ve 1969’da onun devamı “Elveda Gülsarı”yı yazdı. 1970’de yazdığı “Beyaz Gemi” ile birlikde Devlet Ödülü aldığı bu kısa roman yaşlı bir Kırgız çoban Tananbay ve atı Gülsarı’nın basit fakat Kırgızistan’daki savaş sonrası yıllarının çetin yaşam koşullarında yaşayan halkın doğa ile ilişkileri, hayır ile şer hakkında eytişimsel irdelemeler, bireysel ahlâk değerlerinin oluşumunun somut ayrıntılarının arka plân oluşturduğu öyküsünü nakleder. Garip bir çoban olan ihtiyar Tananbay’ın yaşamı, o daracık alanında aynı atları ve sürüsünü kollamasına münhasırdır. Fakat uçsuz bucaksız doğa ile çevrili ruhu o dar alanın dışına taşmak ister. Kendini yeni bir yaşam için güçlü ve genç hisseder; onu engelleyen etkenler kendinden çok daha güçlü bile olsa onlarla mücadele etmekten korkmadığını düşünür. Sadık dostu ve yardımcısı Gülsarı, sırtına Tananbayın ilk eğer attığı ürkek taylığından beri hayat boyu onun yanında olmuştur. Tananbay ve Gülsarı’nın öykülerinin birlikteliği vardır ama adamla atın zihinlerinden geçenler birbirleri için sırdır; ya da bilebildiğimiz kadar at’ın kendine yeni dünya arayış hedefi olmadığından birbirine ters gibidir. Ne var ki kader onları sımsıkı bağlamıştır. Yaşamlarının birlikteliği bu şiirsel masalın müzikal ritmi içinde değişen tablolarla anlatılır. Birbirlerine “Elveda!” demek korkunç bir boşluk yaratacaktır.

Cengiz Aytmatov 2007’de

“Beyaz Gemi”de “hayır ve şer”, “erdem ve ayıp”, “insaniyet ve vahşet”, “güzel ve çirkin”, “yetenek ve cehalet” düaliteleri, yedi yaşındaki bir oğlan çocuğun ruhunda yarattığı trajik dalgalanmalar odağında, karşılaştırılır. Yazarın bunları izleyen eserleri “Fuji Dağına Tırmannış” (1973), “Deniz kıyısında Koşturan Benekli Köpek” (1977) oldu.

1880’de ilk romanı “Yüzyıldan Uzun Süren bir Gün”ü yazdı. Bu eserde Türk folklorundan aldığı ögeleri çağdaş yaşama uyguluyor; genç bir tutsağın “mankurt” efsanesindeki bazı baskı araçları ile bilinçsiz köle hâline getirilmesi ile bir devenin kızışıp isyan etmesi olayını buluşturulup allegori tekniğini uyguluyordu. Başta bu roman, pek çok yapıtı çeşitli dillere çevrildi. Bunu izleyen önemli romanı, ana kurt Akbara ile eniğinin öyküsü olup 1988’de yayınlanan “Yapı İskelesi”dir. 1994’de “44. Berlin Uluslararası Film Festivalinin jüri üyesi oldu. 1996’da “Kassandra Markası”, 2006’da “Dağlar Devrilirken” isimli eserleri yayınlandı.

Aytmatov Almanya, Nuremberg’de âni bir böbrek yetmezliği sorunu ile kaldırıldığı hastanede 16.Mayıs.2008’de pnömoni’den vefat etti. Nâşı Kırgızistana taşınarak Çong-Taş köyündeki babasının yattığı yer tahmin olunan Ata Beyit kabristanına defnedildi.

Şimdi “Yüz yüze” öyküsünün özet ve değerlendirilmesini sunalım:

“Öykünün başkarakteri Kırgız asker İsmail Orduyu terkedip, gizlice yuvasına döner. Bu kaçışı ile dışlanması gereken toplumla bağını fizyolojik ihtiyaçları açısından korumak zorundadır. İhtiyacı olan eti, çok çocuklu dul kadın komşusunun tek ineğini çalarak sağlar. Bu hırsızlığı karısı Saide ile arasında oluşan sarsıntıyı kopuş noktasına getirir. Zavallı kadın evde gizli yaşayan kocasını korumak için olanca fedakârlığı göstermiş; son lokma ekmeği onunla paylaşmıştır. Şimdi artık, kucağında çocuğu, kendisini öldürme ihtimâline aldırmadan eşinin saklandığı yeri askerlere göstermektedir. Ailesi yıkılmıştır; yaşamı tümüyle karanlık bir hâle gelmiştir ama, bedeli ağır olsa da, ölüm korkusundan azade kalmış; bir insan olarak ayağa dikilmiştir.” Zamanında Sovyet yetkilileri ve resmî eleştirmenleri çok memnun eden bu öyküdeki İsmail’in yoksul kadın komşusunun ineğini çalmasının elbette etik açıdan savunulur tarafı yoktur ama, Komünizmin enternasyonal olduğunu iddia ve Batı Emperyalizmini tel’in edip de, Troçky’nin anlayışının tersine bu idealin uluslararası plânda barışçıl bir kampanyasının yapılması yerine fiilen Rus Çarlığının emperyalizmini seçen, Aytmatov’un babasının da, ulusalcılık suçlaması ile kurbanı olduğu terörü yaratan Stalin’in Sovyetler Birliğinde, Birliği oluşturan ülkelere özgürlük tanımayan tavır ve hatta daha ileriki dönemlerde Macaristan, Çekoslovakya, Polonya gibi bağımsız olması gereken uydulara tatbik edilen saldırgan tutumu göz önüne alırsak yazarın Sovyet Ordusunu terkeden bir Kırgız asker kurgusunu seçmesi bana baskı karşısında teslimiyet ve tâbiyet gibi göründü. Belki Aytmatov koşullara uyup belli bir süre için barışçıl davranmayı seçmiş olabilir. Ama bildiğimiz gibi büyük şairimiz Nazım Hikmet mecburen Sovyetlere sığınıp Azerbaycan’ı ziyaret ettiğinde yerli halkla Türkçe konuşmasına karşı Rusça konuşması gerektiği yolunda sert bir uyarı alınca ilk düş kırıklığını yaşamıştı. Ancak Sosyalist Demir Perdenin yıkılışı ile Türkî ülkeler de kansız bir şekilde bağımsızlıklarına kavuşmuş, gerçek devletlerini kurmuşlardır. Her ulusun bağımsızlığını talep etme hakkı vardır. Bu bakımdan Dünya Uygur Kongresi Başkanı Rabia Kadir’in Komünist Çin emperyal uygulamasına karşı oluşturduğu Doğu Türkistan (Uyguristan), Tibet Sürgün Yönetimi, İç Moğolistan ve Demokratik Çin muhalefet hareketinin taleplerini Pekin Hükûmetinin dikkate alması beklenir.

Yayın Tarihi : 21 Mart 2013 Perşembe 12:02:11


Bu haber hakkında yorum yazmak ister misiniz?